Vatandaşın Osmanlı Tarihi; Osmanlının “Güneş Devlet” olduğunu gizleyenler affedilmeyecek (8)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

Görmek için sadece bakmak yeterli olmamakta; Doğru yerde bulunmak gerekmektedir.

Güneş Ülke‘yi yeryüzünde bulmak mümkün mü? Fikir hürriyetine, vicdan hürriyetine, lisan hürriyetine ilişmeyen Osmanlı Türkleri’nin mevcudiyeti, hiç olmazsa yarın böyle bir ülkenin var olacağını bana zannettiriyor…

Yorumlardan ve yazılanlardan anladığımız, bizlerin okumuşu ve okumamışı ile çoğunluğunun, Osmanlıyı maalesef hiç ama hiç tanımadığıdır.

Osmanlıyı, nedenleri hakkında hiç bilgimiz olmamasına rağmen, iki-üç olayla tanıdığımızı ve anladığımızı zannetmiş; hiç araştırmadan, iddia edilenleri de doğrulamadan sadece birilerinin,  iftira ve karalamalarına alet olmuşuz…

-“Osmanlı Alevileri katletmiş…!

-“Türkleri uşak olarak kullanmışlar… Anadolu beyliklerine zulmetmişler..!

-“İşgal ettikleri yerleri sömürmüşler..!”

Bizler halk olarak ve maalesef Matematik ve Tarih ilmine mesafeli durmakta ve yeterli ilgi göstermemekteyiz.

Bu doğrultuda, yaşanmış olayları doğru olarak ve kaynağından öğrenememekle kalmıyor; Matematiğe ilgisizliğimiz nedeniyle, olayları düzgün bir mantıkla sentezleyemediğimizden bize sunulanları tekrar ediyoruz.

Üstelikte kime ve neden hizmet ettiğimizi de kavrayamadan…

Aramızda kaç kişi;

Osmanlı Medeniyeti’nin, özellikle 16 ve 17’inci asırda Avrupa’nın kurtuluşu için reçete ve devlet yaşamı ile ilgili uygulamalarında örnek alındığını bilmektedir?

Osmanlı Devleti’nin kuruluşuna birkaç bölüm ara verilerek, Osmanlının gerçek yüzü Yabancı ilim insanı, düşünür ve siyasetçilerin gözü ile değerlendirilerek tanıtılmaya çalışılacaktır.

Dileyenler bunları gençlerimize, özellikle üniversite gençliğine önerebilir ve onların konu ile ilgili yapacakları araştırmaya ışık tutabilirler.

Güneş Devlet Özlemi ve…

Filozof Tommasa Campanella

Güneş Ülkesi isimli ütopya eseri ile ünlenen İtalyan Filozof Tommaso Campanella (1568-1639)  şair, yazar ve filozoftur. “Güneş Ülkesi, isimli eser, filozofça bir devlet tasarısıdır. Platon’un devlet’i, Thomas Moore’ın Ütopya’sı çizgisinde, toplum yararını bireyinkiyle bağdaştırıp, halklı bir düzen tasarısı getiren Güneş Ülkesi, sosyal bilimlere eğilenlerin okumadan edemeyecekleri, dünya üniversitelerinde de yardımcı kitap olarak salık verilen ana yapıtlardan biridir. (1)

“Filozof Companella, son tahlilde Osmanlı’nın şahsında; her şeyin ideal ve nihaî anlamda tatbik edildiği “Güneş Ülke” özlemini şu şekilde tavsif ve tarif etmektedir:

“Güneş Ülke’yi yeryüzünde bulmak mümkün müdür?

-Fikir hürriyetine. Vicdan hürriyetine, lisan hürriyetine ilişmeyen Türklerin varlığı hiç olmazsa yarın böyle bir ülkenin var olacağını bana hissettiriyor.

Madem ki, düşünceyi zindana koymayan, hakikat sevgisini zincire vurmayan bir millet, o cesur, âdil Türkler var; üzerinde yalnız hakikatin, adaletin ve hürriyetin hüküm sürdüğü bir “Güneş ülke” yarın neden vücut bulmasın?” (2)

“Ütopist, yani hayâlî bir cennet ülke tasavvur eden filozof, bunu yeryüzünde ve zamanında en geniş mânâda gerçekleştirenlerin Türkler olduğunu ifade etmektedir.

Şu düşünce Osmanlı devlet adamlarının, ecdâdımızın ne derece yüksek insânî ölçülerle mücehhez bulunduklarını, o devirdeki cemiyetimizin ne kadar hür bir topluluk olduğunu en açık şekilde anlatmaktadır.”

Filozofun ne demek istediği,  yazı bittiğinde okuyanlar tarafından daha iyi değerlendirilecektir.

Fransız Gazeteci Stefan Laussanne, Balkan Harbi sırasında Bulgar Millî Meclisi nde âza olan yaşlı bir Bulgar nasyonalistiyle tanışır ve söylediklerini açık kalpliliği ile yazar;

“Bizimle Türkler arasında hiçbir esaslı ihtilaf yoktu. Şikâyetimiz de yoktu… Bizim Sırplarla ve Yunanlılarla müstakil birer devlet olarak komşuluğumuz ve bilhassa, üzerimizde Rus minnetini ve hâkimiyetini her zaman duymamızın huzursuzluğu, Osmanlı idaresinde yaşamaktan çok beterdir. Biz de. Çocuklarımız da yaptığımız hatanın acısını çok çekeceğiz.” İleride ne olacak bilir misiniz?

Osmanlı Devleti dünya üzerinde bir muvazene unsuru ve yeri doldurulamaz bir imparatorluk olarak elini eteğini çektiği zaman Avrupa, Rusları kendi topraklarından çıkaramayacaktır. Balkanlar da huzur ve sükûn yüzü görmeyecektir…” (3)

Bu deneyimli yaşlı Bulgar ne kadar büyük bir isabetle, üstelikte çok uzun yıllar önce Rusların Balkanları işgalinde Bulgarlara ve  Macarlara neler yaşatacaklarını öngörebilmiştir.

Fatih Sultan Mehmed Han, Rumeli’deki fetihleri genişleterek Sırbistan sınırlarına geldiği zaman, iki ateş arasında kalan Ortodoks Sırplar, Katolik Macaristan ile Müslüman Osmanlı arasında tercih yapmak zorunda kalmışlardı. Sırbistan Kralı George Brankoviç, Hem Macar Kralı jan Hunyad’a hem de Sultan Fatih’e heyetler gönderdikten sonra;

Osmanlı’yı daha müsamahalı bularak kendilerine aynı dine mensup Hıristiyan Macarlara karşılık Müslüman Osmanlı’yı tercih ve itaat etmişti.

Çünkü. Macar Kralı’nın; “Sırbistan’ın her tarafında Katolik kiliseleri tesis edeceğim; Ortodoks kiliselerini yıkacağım!”

sözüne, Fatih; “Her caminin yanında bir kilise inşa edilecek!” şeklinde karşılık vermişti. (4)

Osmanlı’nın meydana getirdiği kuşatıcı tolerans ve “din kalkanı” sayesinde Balkan milletleri. Macarlar ve Venediklilerin “Katolik olma mahkumiyetinden” kurtulmuş; müntesibi bulundukları Ortodoks mezhebini yaşatma imkânını elde etmişlerdir. Osmanlıların, Koyu Ortodoks olan Balkan halkı üzerindeki Katolik baskısını önlemesi ve Ortodoks kilisesine karşı gösterdiği müsamaha, Türk idaresinin bir kurtarıcı olarak karşılanmasına sebep olmuş; “Ortodoks mezhebi Balkanlardaki varlığını Türklere borçlu” hale gelmişti.

Öyle ki. Macar Tarihçi Sandor Takats (1860-1932). Sadece Ortodoksluk değil; Protestanlığın da varlığını Osmanlı’ya borçlu olduğunu, “Macaristan-Türk Aleminden Çizgiler” adlı eserinde şöyle savunmaktadır:

-“Hıristiyan Almanya İmparatorluğu’nda mezhep harplerinde kan gövdeyi götürürken Müslüman Türk idaresinde bütün dinlere saygı vardı ve mezhepler yan yana yaşayabiliyorlardı. Ortodokslar gibi Protestanlar da Osmanlı’ya çok şey borçludurlar. (5)

Protestan mezhebinin kurucusu Martin Luther, Katolik zulmü karşısında Kanuni Sultan Süleyman’a mektup göndermiş ve şunları yazmıştır:

-“Putperest Katoliklere. Papa denilen ve Hz. İsa’yı tanrı yapan dinsizlere ve onları destekleyen Alman İmparatoru Şarlken’e haddini bildiriniz ve bize yardımlarınızı sürdürünüz…” (6)

Osmanlı sisteminin, mevcut yapıyı zorlamadan, ona saygı duyarak ve sürekli toplumsal nabzı tutarak yürüdüğü bariz biçimde göze çarpmaktadır.

Lowry’ye göre, Osmanlı varlığı, yöneticileriyle pek az ortak tarafı olan bir halkı kazanabilmek için daha önce var olan yapının üzerine “ince bir tabaka” halinde serilmekle sağlanıyordu.

Osmanlı idaresinin uzun ömrünün sırrı; kaskatı değil, esnek durmasını bilmiş olmasında yatmaktadır. Osmanlı muhayyilesi, Kendisini yeryüzünde mazlumların sığındığı “son kale” olarak görüyordu. Osmanlı, azgın dalgaların, Yani emperyalist saldırıların surlarını dövdüğü “mazlumların koruyucusu” yalçın bir kale gibiydi. (7)

Dahası, Osmanlı “devlet-i ebed müddet” sloganını hiç terk etmemek üzere benimsediğinden ötürü; Bab-ı Ali ketebesinden sokaktaki cahil adama kadar hiç kimse o cemiyetin varlığı ve işlevinin kalkacağına inanmamış görünüyordu. (8)

Söğüt’te, 400 çadırlık küçük bir beylikten cihan devleti seviyesine erişen Osmanlı Devleti’nin kuruluşu ve amudî bir yükselişle doğu-batı istikametinde bir anda büyümesi karşısında şaşkınlığını gizleyemeyen Batılı tarihçi Fernard Grenard bunu şu ifadelerle dile getirmiştir:

“Bu yeni imparatorluğun kuruluşu, insanlık tarihinin en büyük ve en şaşılacak vakalarından biridir. Onların kaderlerindeki en büyük fevkaladelik başlangıçta oldu; böylesine büyük bir netice için pek küçük olarak işe başladılar.

Ama bir defa iktidarı yayılıp sağlamlaştıktan sonra, girdabın içinde tek sabit nokta oldular. Onlar yarımadada rüzgârın tesiriyle oradan oraya dalgalanan muhtelif unsurları etraflarında toplayan bir cazibe çekirdeğiydiler. (9)

Devlet-i Ali. Kısa zamanda çeşitli din, Irk, Dil ve mezhebe mensup sayısız milleti şemsiyesi altında toplayıp Osmanlı potasında mezcederek “çok dinli ve çok milletli bir dünya devleti” haline gelmişti. En küçük beldesinden payitahtına kadar Cami, Kilise ve Havra yan yanaydı.

Sultan II. Mahmud. Bunu şu veciz ifadeyle âdeta bayraklaştırmıştı:

-‘Tebaamdan Müslümanları camide, Hristiyanları kilisede. Musevileri de havrada görmek isterim.”

Osmanlı’yı, bu nev-i şahsına münhasır vasfından dolayı İlber Ortaylı.

-“Müslüman Üçüncü Roma” olarak tavsif etmektedir: “Osmani İmparatorluğu, tarihteki üçüncü ve “Müslüman Roma”dır…

Ortadoğu-Akdeniz imparatorluklan içinde klasik Roma’ya en çok benzeyenidir ve orijinal, son derece renkli bir cemiyettir…

Ama bu yapıya rağmen ideolojisi İslâm’dı ve İslâm için savaşıyordu…

Osmanlı devlet idaresi, herkesin dinî vecibesini yerine getirmesi ve hayatını yaşaması için asayiş kuvveti rolünü üstleniyordu.

Osmanlı’yı ayakta tutan temel unsurlardan biri de Osmanlı idarecilerinin kendilerini, ümmetin işlerini yapmak için Allah-ü Tealâ’nın onlann başına koyduğu bir hizmetçi olarak bilmeleridir.

Yavuz Sultan Selim’in ifadesiyle; “Reaya (köylü)  devletin efendisidir.” Bu bapla ilgili Piri Paşa, Mesela Yavuz Sultan Selim’den şöyle söz etmiştir:

-“Kendilerini padişah bilmezlerdi. Hak Tealâ’nın keminekemter bendesi ve yeryüzünde ibâdının mutimmatını kayurmağa koymuş edna bir efkendesiyem deyû buyururlardı…”

Devlet, kendi himayesine girmiş Zımnilerin her türlü hak ve hukukunu garanti altına almıştı.

Yıldırım Beyazıd. Semendere kadısına gönderdiği bir adaletnâmede,

Halkın kendisine Allah’ın bir emaneti (Vediatullah) olduğunu belirttikten sonra, kanuna ve tahrir defterine aykın olarak sancak beylerinin ve diğer görevlilerin onlardan fazla bir şey almalarını zulüm saymış ve bunu şiddetle yasaklamıştı.

Ayrıca, bu emri yerine getirmede ihmali ve kusuru görülenlerin derhal cezalandırılmalarını emretmişti. Çünkü Osmanlı. –Halil İnalcık’ın da belirttiği gibi- her fethettiği toprağı hakiki manada bir “Osmanlı Memleketi, vatanı” olarak telakki ediyordu. (10)

Diğer yandan, Osmanlıların takip ettikleri adil vergi sistemi. Türk idaresinin geniş halk kitleleri ve köylü sınıfı tarafından benimsenmesinde başlıca rolü oynamıştı.

Heath W. Lowry. Bunu şöyle belirtir: “Osmanlıların büyüklüğünü şuradan da anlıyoruz:

-Her şey açık, yeni fikirlere açık ve insanlara açık, Osmanlıları 600 sene ayakta tutan şey. Vergi sistemi ile adalettir.” (11)

Avusturyalı Türkolog Anton Cornelens Schaendinger. Osmanlı’nm hızlı gelişimini ve fethettiği yerlerdeki kalıcı hakimiyetini, özgürlükçü, kuşatıcı ve insanî anlayış ve muamelesine bağlar ve bu konuda şu isabetli ve bir o kadar da manidar tahlilleri serdeder:

“İskender. Batı’dan Doğu’ya ve Hind’e kadar yayıldı. Dârâz, Doğu’dan Batı’ya uzandı. Cengiz Han, Avrupa ortalarına kadar at koşturdu.

Lâkin hiçbirisi Osmanlı Türkleri gibi diğer insanların kültür ve din özgürlüğüne saygı göstermediler.

Osmanlılar harikulade bir nizam ve düzende asırlarca kendilerinden olmayan insanlarla barış içinde yaşadılar. Onun içindir ki, Avrupa’da dört asır boyunca kalabildiler.” (12)

Kuruluş dönemiyle ilgili geliştirdiği tezleriyle tanınan ünlü İngiliz Tarihçi Gibbons da. Osmanlı’nın hakkını tarihin tanıklığı ışığında şu ifadelerle teslim etmektedir:

“Osmanlılar’ın hoşgörüsü ister siyaset, ister hâlis insanlık, isterse başka bir şey olsun; şu bir gerçektir ki, Türkler yeni zaman içinde milliyetlerini tesis ederken, din hürriyeti umdelerini temel taşı olarak koymuş bir millettir.

Sürekli Yahudi ve Hıristiyan tazyiklerine mukâbil, Türklerin Balkanlara girmesinden sonra, yerli gayrimüslimlerle yeni gelen Müslümanlar yüzyıllarca ahenk içinde yaşamışlardır.” (13)

Gibbons’u destekleyici mânâda, Alman Türkolog F. Giese, 1914 yılında “Die Velt Des İslam” dergisine yazdığı ‘Türkiye’deki Dinî Müsamaha” başlıklı makalesinde şunu dile getirmiştir:

-‘Tolerans mefhumu. Hıristiyan memleketlerinde 16. Yüzyıldaki reformlardan sonra ortaya çıktı, son iki asırda hayli yerleşerek, bilhassa I848’den sonra herkesçe kabul edildi…

Gerçek şudur ki. Batıda kilise başka inançtakilere karşı oldukça katı ve müsamahasız davranırken Müslümanlar. Kendi ülkelerindeki gayrimüslimlere tam bir tolerans gösteriyorlardı…

İslâm hukukunun gayrimüslimlere karşı bu müsamahalı tutumu, Türkler tarafından da tarih boyunca uygulanmıştır.

Hatta, Osmanlı Devleti’nde zaman zaman gayrimüslimlerin şartları, Müslümanlarınkinden bile daha iyi olmuştur.” (14)

Fransız Tarihçi Fernard Grenard, Aynı hususta fikirlerini şöyle ifade etmektedir:

-“Osmanlı idaresinin, fethedilen memleketler için son derece liberal olduğunu kaydetmeden geçmemelidir. Bu memleketler ahalisini Türkler, dillerinde, dinlerinde hatta bazen iç düzenlerinin büyük bir kısmında tamamen serbest bırakıyorlardı…

Türk hakimiyetinden yerli Hıristiyanlar bu bakımdan da memnundular ki. Vaktiyle, Türkler gelmeden önce, ülkeleri devamlı asayişsizlik ve tahribat içindeydi. Şimdi ise sükûn hüküm sürüyordu…

Viyana bozgunundan sonra Venedik, geçici olarak Sakız’ı ve Mora’yı İşgal etti. O kadar zulüm yaptılar ki, Sakız ve sonra Mora’ya Türkler dönünce yerli Rumlar, onlan büyük sevinçle karşıladılar.” (15)

Raphaela Lewis de, Osmanlı’nın uzun ömre sahip olmasının ve uzun vadeli bir hükümranlık sağlamasının sırrını şu üç temel sacayağına dayandırır:

“Osmanlı Devleti’nin sırrı,

-Mükemmel yetiştirilmiş bir mülkî idareyi. İslâm’ın kutsal kanunlarına dayandığı için bütün Müslümanların saygısını kazanacak bir adlî sistemi ve yırtıcı olduğu kadar sâdık ve disiplinli bir orduyu birleştirmesindedir.

Devlet, kuvvetine rağmen karşı koyması tehlikeli, hatta imkânsız olan eski ve yerleşmiş mahallî geleneklerle karşı karşıya geldiği vakit çatışmamayı çok iyi biliyordu.

Osmanlılar, fethettikleri ülkelerdeki Hıristiyan halkı kendi haline bırakacak kadar insanî ve hayal gücü zengin bir idare tarzı güdüyorlardı.

Gerçekten de, Birçok bölgede halkın büyük bir kısmı, kendilerini idare eden Osmanlılardan ırk ve din bakımından çok değişik oldukları halde, baş kaldırma ve ayaklanmalar çok nadir oluyordu.

Savaş zamanı, devletin asayişi korumakla görevlendirdiği kuvvetler de tebaanın başında sadece birkaç idareci bırakarak cepheye gittikleri zaman bile bu gibi hâdiseler olmuyordu.

Mahallî şartların çerçevesi içinde bazı kavimlerin isyankârlığı hariç, yıllar boyu İtaat ve her türlü değişikliğe karşı koyma geleneğine bağlı olarak yaşamışlardı (16)

Osmanlıyı tanımak için birkaç küçük kapı açtık…

Okuyanı sıkmamak için Osmanlıyı birkaç bölümde daha tanımaya devam edeceğiz.

Bu bölümünün sonunda Osmanlıya atılan iftiralara cevap verilerek ve Osmanlı Devletinin kuruluş tarihi’ne kalındığı yerden devam edilecektir.

Resim;http://www.edize.com/selcuk-erdem-karikaturleri/380/resmi-ters-asmissin-sabaha-kadar-tartisiriz.html

Kaynak; İsmail Çolak, “Modern zamanlarda Osmanlıyı aramak”,

Yazarın kaynakları;

(1) Güneş ülkesi, Tommaso Campanella,  ÇAN yayınları, 1965 (Nadir yayınları)

(2) M. Turhan Tan, Tarihte Türkler İçin Söylenen Büyük Sözler, İst. 1936, s. 45.

(3) M. Sadi Koçaş. Tarihte Ermeniler ve Türk-Ermeni İlişkileri, İst. 1990, S. 101-104.

(4) De La Jonquere, Historie de l’Empire Ottoman, s. 164; Osman Nuri, Mecelle-i Umur-i Belediye, C. 1. S. 217; Osman Turan. Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkuresi Tarihi, c. 2, İst. 1980, s. 530; Ahmet Akgündüz. Belgeler Gerçekleri Konuşuyor, C. 2, İzmir 1990. S. 207.

(5) İsmail Çolak, “Modern zamanlarda Osmanlıyı aramak”,

(6) a.g.e. sahife,.35

(7) Heath W. Lowry. Fifteenth Century Ottoman Realities: Christian Peasant Life on the Age on Island of Limnos, İstanbul 2002, Eren Yay., S. 176; Armağan, Osmanlı: İnsanlığın Son Adası, İst. 2004, 44-45; İlber Ortaylı, Osmanlı Barışı, Yay. Haz. Mustafa Armağan, İst. 2004, s. 11-12.54, 158.

(8) Heath W. Lowry. Fifteenth Century Ottoman Realities: Christian Peasant Life on the Age on Island of Limnos, İstanbul 2002, Eren Yay., S. 176; Armağan, Osmanlı: İnsanlığın Son Adası, İst. 2004, 44-45; İlber Ortaylı, Osmanlı Barışı, Yay. Haz. Mustafa Armağan, İst. 2004, s. 11-12.54, 158.

(9) Nak. İbrahim Refik, Tarih Şuuruna Doğru. C. 3, İst. 1999, s. 17.

(10) Celalzade, Selimname; nak. Ahmet Uğur, “Osmanlı’nın Sırları”, Tarih ve Medeniyet Dergisi, Ekim 1998. Sayı: 55. S. 35; Miroğlu, agm, s. 18; Inalcık. “Arnavutluk’ta Osmanlı Hakimiyeti’nin Yerleşmesi ve İskender Bey İsyanının Menşei”. Fatih ve İstanbul, C. 1, Sayı: 2, İst. 1953. S. 155; ‘Türkleri ve Balkanlar”. Balkanlar İst. 1993. S. 15; Ortaylı, age, s. 45-46; Pamuk, agm, s. 25.

(11) İnalcık, “Osmanlıda Raiyyet Rüsumu”, Belleten XXIII (1950), s. 575-581; Miroğlu, agm, s. 16; İdea Politika, Sayı: 4. Güz 1999, s. 46; nak. Armağan. Age. S. 19.

(12) Neriman Malkoç Öztürkmen’in Röportajı, Zaman Gazetesi. 24 Ağustos 1989.

(13) Gibbons, Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluşu, Çev.: Ragıb  Hulusi. İst. 1928, s. 63; Abdülkadir Özcan. “Osmanlılarım Balkan Politikası . Tarih ve Medeniyet, Kasım 1994, s. 48. Diğer tespitler için bkz. Çolak, age, s. 108-114, 165-172.

(14) Nak. Erdal İlter, “Ermeni Kilisesi ve Terör”, Bilim ve Aklın Aydınlığında Eğitim Dergisi (Özel Sayı), Nisan 2003. Sayr. 38. S. 78-79.

(15) Grandiur et Decadance de l’Asie, Paris 1939, s. 126-128; Naima, Naima Tarihi s. 4; Miroğlu. Agm, s. 16, 19.

(16) Raphaela Levvis. Osmanlı Türkiye’sinde Gündelik Hayat, Çev: Mefkure Poray, İst. 1973. Doğan Kardeş Yay.; Tarih ve Düşünce Dergisi, Aralık-Ocak-Şubat 2005, Sayı: 55, s. 34.

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*