Lozan’da Vazgeçilenleri Sahiplenirseniz Hedef Olursunuz (5)

Devletler, siyaset gereği söyleyeceklerini : Eski bir siyasetçiye, diplomata, ya da bir gazeteciye söylettirirler. Almanların, eski Dışişleri Bakanı’nın aşağıdaki beyanatı gibi.

Eski Alman bakandan Türkiye yorumu: Avrupa’nın hasta adamı geri dönüyor

Almanya’nın eski Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Joschka Fischer, AKP Türkiyesi’nin, Ortadoğu’da ‘Arap Baharı’ denilen olayların başlamasının ardından yaşadığı dönüşümü analiz ederken “Avrupa’nın hasta adamı geri dönüyor” yorumunu yaptı…

“ERDOĞAN BATI’YLA ENTEGRE ETME ŞANSINA SAHİPTİ”

…“Stratejik konumu, ekonomik ve insani potansiyeli sayesinde Türkiye’nin parlak 21. yüzyıl geleceğine doğru hareket etmesi gerekirken milliyetçilik ve yeniden doğuya yöneliş anlayışıyla 19. yüzyıla doğru yol aldığını” öne süren Fischer, “2014 yılında cumhurbaşkanı olan Erdoğan, Türkiye’nin hızla modernleşmesine ve aynı hızda geriye doğru gidişine başkanlık etti.

Atatürk’ün izinden ilerleme ve Türkiye’yi Batı’yla entegre etme görevini tamamlama şansına sahipti ancak başarısız oldu” ifadelerini kullandı… (1)

Türkiye’deki tüm darbeler ne zaman oldu bilir misiniz? Halk ne zaman iktidara gelir gibi oldu ve bağımsızlığına sahip çıktıysa.

İlginç değil mi?

NATO’nun ve Avrupa Birliği’nin sessiz kalarak sonucunu heyecanla bekledikleri 15 Temmuz 2016 Darbesi de dahil.

Alman Siyasetçiden sonra :

Wasington’daki Türkiye uzmanlarından Lisel Hintz yukarıdaki konu hakkında açıklama yapmaktadır:

…Başkan Trump’ın çelik ve alüminyum ürünlerinde Türkiye’ye yönelik gümrük tarifelerini iki katına çıkardığını açıkladığı Twitter mesajının, normalde sürpriz olması gerekse de Trump’ın karakteri düşünüldüğünde sürpriz olmadığını söyledi. Hintz, Trump’ın da tıpkı Erdoğan gibi “güç gösterisi” ve kimlik siyaseti yöntemi izlediği görüşünü dile getirdi.

Amerikalı uzman, Brunson meselesinin Amerika’da hem yürütme hem yasama organları, hem de iki partinin de birleştiği bir konu olduğuna dikkati çekti.

‘İlişkiler sürekli daha kötüye gidiyor’

Hintz, Türkiye’nin yön değiştirdiği ve “artık Batı kampında görülmediği” tartışmalarıyla ilgili olarak da şu değerlendirmeyi yaptı:

“…Evet Türkiye teknik olarak NATO üyesi ama bence ‘müttefik’ kelimesini bu yaşanan duruma uydurmanın hiçbir yolu yok, ittifakın üyesi olmak tamamen resmiyette kaldı. Bence karşılıklı değerler ve hatta bir dereceye kadar ortak çıkarlar hakkında konuşmak için bile çok geç. Bunu Suriye’de, ya da başka bazı konularda gördük. Türkiye kendi bağımsızlığını, NATO’ya illa bağlı olmadığını ortaya koyma yönünde çok gayret gösterdi; Şangay 5’lisine dahil olma, Çin’den Rusya’dan silah alma, İran’la müzakere etme, Astana sürecinin parçası olma gibi sözleri ya da gelişmeleri sık sık duyduk, gördükDolayısıyla Erdoğan tarafından Batı’ya karşı koyma, ‘size ihtiyacımız yok, sizin güvenlik altyapınızın parçası olmamıza artık gerek yok’ şeklinde çok güçlü bir çaba sergilendi. Bu durum sürdürülebilir mi değil mi, bence bunun üzerinde düşünmek önemli çünkü çok yakın bir Türk-Rus ortaklığının Erdoğan’ın bile güvenebileceği bir durum olduğunu düşünmüyorum. Ama Erdoğan’ın Putin’i araması, konuşmasında Çin’e, Rusya’ya, İran’a güvenden bahsetmesi, bence bunlar Batı’ya karşı ‘sizin kurallarınıza göre hareket etmek zorunda değiliz’ şeklinde çok güçlü bir sinyal.”

Batılılaşmamız, Batı için neden bu kadar önemli?”

Konusunun anlaşılması ve açılması adına : 2018’den 1932 Yılına, İngiliz Ajan H.C.Armstrong’un Mustafa Kemal Paşa hakkında yazdığı Bozkurt kitabındaki yazılanlara gidiyoruz.

Yazar, Mütareke (ateşkes) döneminde İngiliz Yüksek Komiserliği’nde çeşitli görevlerde bulunduktan sonra 1923 yılında İstanbul’dan ayrıldı. Türkiye’de kaldığı bu birkaç yıllık dönemde aralarında Mustafa Kemal’in de olduğu birçok şahsiyetle temaslarını sürdürmüştür.

(Bozkurt) “Mustafa Kemal’in sağlığında, 1932’de yayınlanan ilk biyografisidir:

…Kılıç Ali, hatıralarında “Bozkurt” kitabından bahsediyor: “Armstrong ismindeki meşhur bir Türk düşmanının yazdığı kitapta, Atatürk’ün aleyhinde bazı kısımlar vardı ve bunun için de hükümet tarafından memlekete sokulması men edilmişti.”

Atatürk merak etti. Kitabı getirtti. Bir gece sofrada geç vakte kadar tercüme ettirerek okuttu, dinledi. Armstrong, Atatürk’ün herkesçe malûm içkisinden bahsediyor ve bunlara garazkârâne mütalâalarını da ilave ediyordu.

Fakat bunları sayıp dökerken de, memleketin herhangi bir felâketi veyahut memleketini ve milletini alâkadar edecek herhangi mühim bir hadise zuhur etti mi, onun içkisini de, eğlencesini de bir tarafa bırakıp pençesini hadiselerin üzerine atarak arslan gibi kükrediğini de belirtip yazmayı ihmal etmiyordu.

Atatürk kitabı sonuna kadar dinledikten sonra;

-‘Bunun ithalini menetmekle hükümet hataya düşmüş. Adamcağız yaptığımız sefahati eksik yazmış, bu eksiklerini ben ikmal edeyim de kitaba müsaade edilsin ve memlekette okunsun!’ diye latife etmişlerdi” (2)

Kanaatimize göre, “Bozkurt”, Mustafa Kemal Paşa’ya düşmanlık için yazılmış bir eser değildir. Kitabı dikkatli okuyanlar da bu kanaate ulaşacaklardır.

Armstrong kitabında bakınız ne demektedir :

– “Osmanlı İmparatorluğu ölmüş ve gömülmüştü. İyi ki de ondan kurtulmuşlardı, çünkü gerçek Türklerin kemiğindeki iliği emiyordu.

Beş yüz yıldır Türkler Irak’ta, Arabistan’da ve Afrika’da dövüşmüşler ve ölmüşlerdi; hiçbir kazançları olmaksızın Padişah tarafından arsızca sömürülmüşlerdi: Artık yetmişti(M.Kemal Paşa-Canmehmet notu) Osmanlı İmparatorluğu’nu diriltmeye filan kalkışmayacaktı….”

Armstrong neyi vurgulamaktadır?

-Yeni kurulan devlet ‘in “Osmanlı İmparatorluğu’nu diriltmeye kalkışmayacağı’nı.

Peki, ya bir gün birileri Osmanlının iddialarının peşinden gitmeye kalkarsa?

Kalkarsa, yukarıdaki tehditler peş peşe sıralanmaya başlayacaktır.

Bu pencereden bakıldığında,

Eski Alman Dışişleri Bakanı’nın, yeniden dillendirdiği “Hasta Adam!” ifadesi,

Bir tespit midir, bir tehdit midir?

Batılı büyük düşünürlere göre Osmanlı, insanlık tarihinin görüp göreceği tek “Güneş Devlet” tir. (*) Osmanlı, kastedilen manada “Hasta“ değildir. Ortada bir hastalık varsa, bu: Hristiyan dünyasının, kendi itirafları ile Osmanlının bünyesine beş yüzyıl boyunca aşıladıkları virüslerdir.

Osmanlı, beş yüzyıl boyunca yapılan binbir çeşit saldırıya karşı direncini son ana kadar koruyabilmiş; 1918 Dünya şartlarının gereği olarak kendi iradesi ile bir Anka Kuşu (**) misali küllerinden yeniden doğmuştur.

Bu iddialı sözler, duygusal bir (Müslüman, Türk ve Osmanlı hayranı!) beynin değil, aşağıda açıklandığı üzere çok sayıda (yabancı) düşünür büyük beynin ortak ifadesidir.

Bunlardan birisi de, Romen Büyükelçi Trandafir G. Djuvara‘dır. (3) Diplomat-Tarihçi Djuvara, 1914 yılında yazdığı kitapta, bizim anlayamadığımız, daha doğrusu anlamamız istenmediği için doğru anlatılmayan Osmanlı gerçeğini bize tam ve doğru olarak aktarmaktadır.

15 Mayıs 1889 tarihinde Godefroid Kurth  şöyle yazıyordu:

-“İslam başka hiç kimsenin yapamadığı, hatta cesaret edemediğini yaptı. Haç herkesi yenmişti. Hilal ise haçı yenilgiye uğrattı. (4)

XI. Yüzyılda “Tanrı böyle istedi” denmişti. Bugün de aynı şey söylenebilir. O tarihlerde yaptığımız savaşın eşini bugün aynı düşmanlara karşı yapıyoruz

Tarîh-i İslâm sırf akvâm-ı îslâmiyye’nin (Müslüman Toplumlar) zararına olarak akvam (Cemiyet) ve milel-i Mütecâvvirenin (komşu devletler)  terakkîyâti  (yükselme) tarîhi demektir. Ve binâen’aleyh ba’zı mahiyet-i diniyyeyi muhtevidir. (Fatih) Sultan Mehmed-i Sânî ile Sultan Süleyman-ı Kanuni’nin Hrıstiyan memâlîğindeki (Ülkelerinde) muzafferiyeti Hilâl’in Sâlib’e muzafferiyetidir. (İslam’ın Hristiyanlığa galip gelmesidir)  (5) …

Bizans İmparatorluğu’nun vârisi bulunan Osmanlı İmparatorluğu bu verasetin hem menâfi’ini (faydasını) hem de mehâzîrini (zararını) gördü. Her taraftan boğazlara sâhib bu imparatorluk bir hayli zaman Asya’ya müntehi (tamamlayıcı) olan Avrupa yollarına da hakîm bulunmakta ve kendi silahî kuvveti ile bütün Avrupa’yı merkezî üzerine icrâ-yı hükm ve nüfuz eylemekde idi. (söz sahibi oldu)  Ve tabî’î bundan dolayı birçok düşman kazanmış idi. (6)

Garbtan (Batıdan) Hindistan’a vâsıl olmak arzusunda bulunan Kristof Kolomb İslâmiyeti bidâyet-i i zuhurunda mahv etmek (yıkmak) fikrine düşmüş idi. (***)

Bu fikrin evhâm ve hayâlâtdan (Hayal) ibaret olduğunu mu’âsırîni (aynı asırda yaşayanlar) Kristof Kolomb’a söylüyorlardı.

İşte o vâkiten beri evlâd ve ahfadı da (gelecek nesiller) aynı fikri perverde (yetiştirilmiş) ediyorlar  fî-yevminâ hazâ  (bugünkü günde) birlikte Pamir Kıt’ası’na gelmiş olan ve biri Kafkasya’ya ve diğeri Nil’e hakîm bulunan Rusya ile İngiltere’nin şarktan (Doğudan) vesâ’ir Hükûmet-i Hristiyaniyyeninde garbtan (Batıdan) Bahr-i Sefid  (Akdeniz) üzerinden Müslümanları tazyik ettikleri görülüyor. (7)

Papa Aeneas Sylvius Piccolomini 1463 yılında Fatih Sultan Mehmet’e yazdığı bir mektupta onu hıristiyan olmaya davet ediyordu:

“Vaftiz olacağın bir damla su seni Hristiyan yapacak, İncil’in hizmetine sokacaktır; bunu yaparsan, yeryüzünde senin şanını aşabilecek, gücün eşit olabilecek hükümdar bulunmayacaktır.” (8)

İstanbul’un fethinden hemen sonra bile zaman zaman Osmanlı imparatorluğunun kısa zamanda yıkılacağı söylenir olmuştu; büyük Napolyon da tahmininde yanıldı, 1784’te Türkiye’nin on yıl içinde Rusya’nın avucuna düşeceğini yazan Prusya’nın İstanbul’daki temsilcisi Diez de(7) Rus Çarı Büyük Pierre 23 Mart 1711 tarihli bildirisinde Doğu Hiristiyanlarına şöyle sesleniyordu:

Sizleri orduma davet ediyorum, gelin; kılıcımın gücüyle, barışa kavuşacaksınız ve Türklerden kurtulacaksınız.”  

1807 yılında Şövalye Gentz “İstikbali mezardan daha da karanlık” görüyordu; Ruslar 200.000 kişi kaybedecekler ama Konstantinopl’a (İstanbul’a) yerleşeceklerdi. (9)

(İngiltere Dışişleri Bakanı) Lord Curzon’un İstanbul ile Boğazlar’ın Türklerden alınması konusunda İleri sürdüğü düşünceler aşağıdadır:

-“Aşağı yukarı beş yüz yıllık bir süre boyunca Türklerin Avrupa’da bulunmaları Avrupa siyasası için bir delilik, entrika ve çürüme, Türklere tâbi uluslar için bir zulüm ve fena idare kaynağı, İslam âlemi için de yerinde olmayan küstahçasına ihtiraslar saiki olmuştur Türk’ü, kendini büyük bir devlet addetmek cüretine sevk etmiş ve ona aynı hayali diğerlerine kabul ettirme kudretini vermiştir… (Türklerin Avrupa’da bulunmaları) Balkan sorununun çözülmesine ve Balkan uluslarının tam serbestisine karşı sarsılmaz bir set olmuştur. Gelir ve varlığının İstanbul’un çürümüş çevresine veyahut hakiki kuvvetli ve ihtiyaçları ile mütenasip olmayan kara ve deniz kuvvetlerinin gereklikleri için israf olunması Türk ulusunun daha iyi ve uygun hiçimde yöneltilmesini aynı surette engellemiştir.” (10)

 “Sevr taslağı öncesi Lozan’daki İngiliz temsilcisi Lord Curzon, hükümetine verdiği memorandumda bütün batı dünyasının görüşlerine tercüman olarak şu açıklamayı yapıyordu.

Türkleri Avrupa’dan ve İstanbul’dan sürmek için 500 yıldır beklediğimiz fırsat doğmuştur. Bu fırsat asla kaçırılmamalıdır.”

İngilizlerin bu konudaki düşüncesi elbette bunlarla sınırlı değildir.“Bu Kuran Müslümanların elinde kaldıkça biz onlara hakiki hâkim olamayız. Ya Kuran’ı ortadan kaldırmalıyız veya onları Kur’an’dan soğutmalıyız” diyen İngiliz Başbakanı Gladston ise, Lord Curzon’un bu görüşünü destekleyerek “Barbar Türkleri Asya’ya Sürmeliyiz” açıklamasını yapıyordu…”(11)

Paris 1919: Dünyayı Değiştiren Altı Ay” kitabıyla olay yaratan ünlü tarihçi Margaret MacMillan, Habertürk’ten Selçuk Tepeli’ye konuştu. İngiltere eski başbakanı David Llyod George’un torunu olan MacMillan, olay yaratan kitabında en çok bahsettiği Osmanlı İmparatorluğu hakkında çarpıcı açıklamalarda bulundu.

HASTA ADAM‘ ALGISI DEĞİŞİYOR”

Ülkesinde Osmanlı’ya dair uluslararası bir tabir olan “Hasta Adam” algısının değiştiğini vurgulayan MacMillan sözlerine şöyle devam etti;

Sadece Kanada’da değil, İngiltere ve Amerika’da da Avrupalıların Osmanlı İmparatorluğu’nu “hasta adam” diye niteledikleri basit algı değişti. Osmanlılar hakkında pek bilgi sahibi olunmadığı ortaya çıktı ve şimdilerde gittikçe artan bir ilgi var.

“BARIŞ VE İSTİKRARA DAİR ÇÖZÜMLER OSMANLI’DA VAR”

Osmanlı algısı Türkiye’de de değişiyor. Aradan zaman geçtikten sonra tarihi daha objektif yargılamak mümkün oluyor. Ayrıca Ortadoğu’daki sorunlara barış ve istikrar getirecek çözüm alternatifleri arayanlar geçmişe bakıyorlar ve orada da Osmanlı İmparatorluğu var.

“DÜNYA OSMANLI’DAKİ PAYLAŞIMI FARK EDİYOR”

Mesela Osmanlı’da müthiş bir paylaşım vardı. Dünya bugün bunu fark ediyor. New York’ta Libya’yla ilgili bir konferansa katılmıştım. Libya Osmanlı kontrolü altındayken İtalyanlara nazaran çok daha üstün bir düzen olduğunu görmek beni derinden etkilemişti. Osmanlılar Libya’da okullar, üniversiteler açtılar. İnsanlar eğitim görüyordu. İtalyanların gelişi Libya’nın bir bakıma sonu oldu.(12)

Yazılanlar özetlenirse:

Bozkurt’un yazarı Armstrong ne demektedir?

 “Osmanlı İmparatorluğu ölmüş ve gömülmüştü. İyi ki de ondan kurtulmuşlardı, çünkü gerçek Türklerin kemiğindeki iliği emiyordu.

-Beş yüz yıldır Türkler Irak’ta, Arabistan’da ve Afrika’da dövüşmüşler ve ölmüşlerdi; hiçbir kazançları olmaksızın Padişah tarafından arsızca sömürülmüşlerdi: Artık yetmişti! (M.Kemal) Osmanlı İmparatorluğu’nu diriltmeye filan kalkışmayacaktı….”

Sevr taslağı öncesi Lozan’daki İngiliz temsilcisi Lord Curzon, hükümetine verdiği memorandumda bütün batı dünyasının görüşlerine tercüman olarak şu açıklamayı yapıyordu:

“Türkleri Avrupa’dan ve İstanbul’dan sürmek için 500 yıldır beklediğimiz fırsat doğmuştur. Bu fırsat asla kaçırılmamalıdır.”

Yukarıdaki mesajlara göre Türkiye’nin yeri Batı mı, Doğu mu ?

“Batı’da yer almamız” gerektiğini ileri sürenlerin tezi: (Hürriyet/Taha Akyol)

“…Demokrasi ve hukuk devleti konularında Avrupa’nın sert eleştirileri öteden beri biliniyor.

Avrupa ve Amerika’nın bu tavrı karşısında Türkiye geleceğini artık Batı’da değil İslam dünyasında veya Türk dünyasında ya da Rusya ile Avrasya coğrafyasında mı aramalı?

Hayır! 

Türkiye bu ülkelerle ilişkilerini sonuna kadar geliştirmeli fakat Türkiye’nin geleceği dediğimizde, bizim temel ihtiyaçlarımızın neler olduğunu, o coğrafyalarda neler bulabileceğimizi hamasetle değil, akılla iyi tahlil etmeliyiz.

Bilimi, teknolojiyi ve demokrasiyi o coğrafyalardan alabilir miyiz? “

Kendimizi kandırmamızda üstümüze yok!

Batılılar bize paramızla (stratejik) malzeme satmıyor, ne zaman içeride kalkınmamızla ilgili hayırlı bir iş yapılırsa (halkın egemenliğine dayalı bir iktidar oluşturulursa) hemen bir darbe ile tüm düzen başa döndürülmekte değil midir?

BATI, ONLARIN DİLİ, DİNİ, KÜLTÜR DEĞERLERİ İLE ONLARA GİTMEMİZİ İSTİYOR. ÜSTELİK BİR SÖMÜRGE OLARAK.

İşte kendi ayaklarımızın üzerinde durmamızın bedeli:

-Her yetişkin vatandaş (bilgi edinmek, ilmi temelde üretmek için) bir yılda en az 25 (yirmibeş) kitap okumalı;

-Her vatandaş, kazancını (her ne olursa) en az yüzde yirmi-otuzunu tasarruf ederek; devletinin, işadamının yatırımına kaynak-sermaye oluşturmalı ve dış borç sarmalından, faiz ödemelerinden kurtulmalıdır.

Değilse:

-Bir gün yüzümüzü Avrupa Birliği’ne, Bir gün Rusya’ya döner, yardım bekleriz.

Döneriz de, Devletlerin dostluğu! Çıkarları kadardır.

Ancak:

Dünyanın en değerli Coğrafyasına ve verimli topraklarına sahip olan bizlere; bir yere ait olmayı düşünmek, bir tarafa yaslanmak hiç yakışmamaktadır.

DÜN NASIL – DEVLETİN DİNİ ADALETTİR– DİYEREK BİR DÜNYA DEVLETİ KURABİLMİŞSEK, YARIN DA

A-D-A-L-E-T-İ-N SULTAN OLDUĞU BİR DEVLET KURABİLİRİZ.

www.canmehmet.com

Resim : Tarafımızdan düzenlenmiştir.

İçerikteki vurgulamalar tarafımızdan yapılmıştır.

Açıklama ve Kaynaklar:

(*) Güneş Devlet : Güneş Ülkesi isimli ütopya eseri ile ünlenen İtalyan Filozof Tommaso Campanella (1568-1639)  şair, yazar ve filozoftur. “Güneş Ülkesi, isimli eser, filozofça bir devlet tasarısıdır. Platon’un Devlet’i, Thomas Moore’ın Ütopya’sı çizgisinde, toplum yararını bireyinkiyle bağdaştırıp, halklı bir düzen tasarısı getiren Güneş Ülkesi, sosyal bilimlere eğilenlerin okumadan edemeyecekleri, dünya üniversitelerinde de yardımcı kitap olarak salık verilen ana yapıtlardan biridir.

“Filozof Companella, son tahlilde Osmanlı’nın şahsında; her şeyin ideal ve nihaî anlamda tatbik edildiği “Güneş Ülke” özlemini şu şekilde tavsif ve tarif etmektedir:

“Güneş Ülke’yi yeryüzünde bulmak mümkün müdür?

Fikir hürriyetine. Vicdan hürriyetine, lisan hürriyetine ilişmeyen Türklerin varlığı hiç olmazsa yarın böyle bir ülkenin var olacağını bana hissettiriyor.

Madem ki, düşünceyi zindana koymayan, hakikat sevgisini zincire vurmayan bir millet, o cesur, âdil Türkler var; üzerinde yalnız hakikatin, adaletin ve hürriyetin hüküm sürdüğü bir “Güneş ülke” yarın neden vücut bulmasın?”

(**) Anka Kuşu: “Arap, Fars ve Türk edebiyatlarında anka, efsanevi özellikleri ve değişik adlarıyla çeşitli teşbih, mecaz ve mazmunlar halinde geniş kullanma sahasına sahiptir. Özellikle divan edebiyatının manzum ve mensur metinlerinde iyi özellikleri ile zikredilir. Renkli tüyleriyle bir cennet kuşu kabul edilerek zümrüdüanka diye bahsedilmiştir. Yükseklerde uçması ve kolay avlanamayışı yüzünden ulaşılması çok zor durumları ifade etmek için kullanılmıştır. Sevgili, adı herkes tarafından iyi bilindiği halde, kendisini görenin olmaması, gözle görülmeyişi veya ona ulaşma zorluğu sebepleriyle ankaya benzetilmiştir. Onun aşığa iltifat etmesi ve yakınlık göstermesi ise aşığın başına “devlet kuşu” konması olarak kabul edilmiştir. Ankanın en meşhur özelliği, kimseye muhtaç olmadan kendi başına yaşadığı için kanaati temsil etmesidir. Bu yüzden kanaat sahiplerine “ankameşreb” veya “ankatabiat” denir. Yine bu özelliği sebebiyle kimseden birşey beklemeden darda kalan herkese yardım eden bir varlık hüviyeti kazanmıştır.”Efsaneye göre: Anka Kuşu; ölümünün yaklaştığını hissetmeye başladığı an kendisine kuru dallardan bir yuva inşa etmeye başlar ve bunu ne olduğu bilinmeyen bir zamkla sıvar.Daha sonra yuvanın içinde ölümünü bekler. Güneş ışınları yuva içindeki kuru dalları (kuş ile birlikte) yakar. Efsaneye göre bir süre sonunda küllerden yeni bir Anka Kuşu doğar. Bu efsane, birçok dinde yeniden varoluş, diriliş sembolü olarak benimsenir”

(***) Hurmuzaki, Suppl. I, Cilt II, Sh.220 (Alıntı: Türkiye’nin paylaşılmasında…)

(1)Yazının tamamı için bakınız:   

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/dunya/1069049/Eski_Alman_bakandan_Turkiye_yorumu__Avrupa_nin_hasta_adami_geri_donuyor.html

(2) Kılıç Ali, Atatürk’ün hususiyetleri,

(3)Şark Mes’elesi  Edouard dé Driault, “Bidâyet-i Zuhurundan Zamanımıza Kadar “: Sahife:64

(4)(La Croix et le Croissant; Le Magasin Littéraire et Scientifique; Gand ve Paris) Alıntı: “Türkiye’nin paylaşılması hakkında yüz proje” Trandafir G. Djuvara İkinci Baskı: Ağustos 2008

(5)Şark Mes’elesi  Edouard dé Driault, “Bidâyet-i Zuhurundan Zamanımıza Kadar “

(6) A.g.e: Sahife:64

(7) A.g.e: Sahife:6

(8) “Evolutions du probleme oriental.” Revue des Deux Mondes, 1878)

(9) “Türkiye’nin paylaşılması hakkında yüz proje”

(10) Osmanlının Tasfiyesi, Yazarın dip notu: Hikmet Bayur, sahife:316. Bunlar, Ocak 1919’da İngiliz kabinesi üyelerine dağıtmış olduğu bir andıçta bulunmaktadır. Bkz. Lord Ronaldshay, The Life of Lord Curzon, III, s. 264)

 (11)Prof. Dr. A. Haluk ÇAY, 1996, “Her Yönüyle Kürt Dosyası” S.13–14, Turan Kültür Vakfı Yayınları. Ayrıca bakınız, Prof. Karaca’nın “Büyük Oyun” isimli eserine Daha fazlası için bakınız;  https://www.canmehmet.com/lozanda-lokomotif-vagonlardan-ayrilir-ve-salip-hilali-doguyu-halleder-son.html

(12) http://www.ensonhaber.com/margaret-macmillan-hasta-adam-algisi-degisiyor-2013-12-01.html

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Anti-Spam Quiz:

*