26 Şubat 1990 Tarihli Cumhuriyet Gazetesinde, CIA görevlisi Graham E. Fuller’ın (*), Gazetenin Washington Temsilcisi Ufuk Güldemir’le (**) yaptığı bir söyleşi yayınlanır.
Öncelikle Kıdemli Ortadoğu Uzmanı CIA Görevlisi Fuller’ı kısaca tanıyalım :
Fuller, uzun yıllar bölgemizde çalışmış bir istihbarat görevlisidir. “Ilımlı İslam !”(***) projesinde yer almasının yanında, 15 Temmuz Darbe girişiminin (ihtimaldir ki, planlayıcılarından olarak) içerisindedir.
Bu söyleşi ile bizler : Hem ABD/Batı’nın bizden geleceğimizle ilgili beklentilerini öğrenecek, hem de yarınlarımızı nelerin üzerine kurmamız gerektiğini tekrar hatırlamış olacağız.
…
CIA çalışanı Fuller, Ortadoğu uzmanı ve bölgede uzun yıllar görev yapmış olarak söylediği aşağıdaki ifadeler, resmi tarihimizin üzerinde hala mühendislik çalışmalarının kaldırılmadığını adeta ispat eder niteliktedir.
“…İngiltere’nin Padişah Mehmed Vahidettin’i, bir vapurla çekip götürmesi ve Hilâfet’in Türkiye’den atılması için Ankara’yı zorlaması, sonunda Osmanlı Devleti’nin yıkılmasını çabuklaştırmış ve kolaylaştırmış mıdır?
Bu noktalar ayrı bir araştırma konusudur. Yalnız, bildiğimiz, M. Kemal’in asla ihtilâlci olmadığı, yeni bir devlet kurmak fikri taşımadığı, bu karara zamanla ulaştığı merkezindedir.
Elbette Fuller, bir CIA/Devlet görevlisi olarak arşivlerden hareketle konuşmaktadır. İddiası : Sabık Sultan Vahdettin’in kaçmadığı ve İngilizler tarafından götürülmesinin (aslında sürgün edilmesinin) yanında hilafeti de kaldırtanın İngilizler olduğu gerçeğidir. Bakınız : https://www.canmehmet.com/turkculuk-turklerin-islam-oncesine-dondurulmesi-planidir-4
**
“ATATÜRK’E ve İSLÂM’A YABANCI BAKIŞI
Graham E. Fuller’ın : “Diplomat ve CIA uzmanı olarak, İslâmiyeti, “Dış Türkler”, Atatürk devri, T.C.’nin İslâm dünyası siyâseti vs.yi çok defa bizden daha iyi bildiği, bunlara saplantısız, korkusuz, politikasız hür bir aydın sıfatıyla yaklaştığı gözleniyor.
Graham Fuller, Cumhuriyet devri okumuşlarının halka ve İslâm’a karşı tavırlarını şöyle açıklıyor:
“Kemalizmin bir başka boyutu da elitin (seçkinlerin) halka ‘patemalistik’ (babaca, yön verici, terbiye edici) yaklaşımı idi. Bugünkü daha şehirli, daha iyi eğitilmiş ve oy kullanmaya alışmış Türkiye, ‘elitin’ bu rolünü artık istemiyor.
Artık: ‘Demokrasi güzel şey ama ne yazık ki halkımız o noktaya gelmedi’ cümleleri geçerliğini yitiriyor. Zaten ‘Halk adına biz konuşuruz” politikası, hep tehlikeli bir politika olagelmiştir.’
ABD’linin bu sağduyulu ve demokratik tahliline karşı, bizimki, (Söyleşiyi yapan Cumhuriyet Gazetesi Temsilcisi) Ufuk Güldemir “ordu”yu ileri sürüyor.
Ordu, demokrasiden değil ilkelerden yani “patemalizm”den yanadır, demek istiyor. Orduyu, halka, İslâm’a ve gerçek demokrasiye engel gibi göstermeye yöneliyor. Bunu yaparken de maalesef bazı gerçeklere dayanıyor.
Bazılarındaki Türk ordusuna, Türk milleti üzerinde “vesayet kurdurmak” istek ve kuruntularını dile getirmiş oluyor.
Buna karşılık, Fullerin cevabı, sosyologca ve bilgincedir :
“Bütün ordunun bir tek görüşte olduğu şüphelidir… Ordu, temelde, kendisini TÜRK DEĞERLERİNİN bekçisi ve Atatürk’ün mirasçısı olarak görüyor. Ama düşünceleri ezmek istediklerini sanmıyorum. Elbette ordu, propagandası şiddet yolu ile yapılacak her düşünceden rahatsız olacaktır. ”
Hitler, Mussolini, Stalin, Mao, Çavuşesku… Yalnız dışardakiler değil kendi milletleri ve kendilerine inanır görünenler tarafından da feci biçimde, manen, maddeten öldürülmüşler, hatta Türkçenin ağır deyimi ile “gebertilmişlerdir”
Doğu Avrupa’nın, hatta Rusya’nın son istibdat, terörizm duvarları yıkılırken uzun süreler, dünya lideri, ilericilik öncüsü, “Bilimsel sosyalizmin peygamberi” gibi gösterilen Lenin de yıkılmıştır; 72 yıllık tahtından indirilmiştir. Çoğu ülkede, Lenin’in heykelleri bile, yoldaşı Stalin’inkiler gibi alaşağı edilmektedir.
Yani dünya, tartışmasız büyükler, putlar, idoller devrine ve diktatörlere de demokratik “hâtime’ler (Canmehmet : sonlandırma) çekiyor. İnsaniyet yeni bir idrake doğru giderken İslâmiyet, Hristiyanlık gibi dinlerin ise, aydın çevrelerde yeniden bir Muhammed belâgati, bir İsâ nefesi almışçasına canlandığı, hareketlendiği görülüyor. Baskısız, “cebirsiz” bir iman gücü, Batı ve Doğu’yu yeniden bir bereketle sarıyor…
Gerçi Atatürk, yukarıda sayılan hiçbir “put”a benzemediği gibi, Lenin’e de çok uzaktır. Atatürkçülükle Lenincilik de benzemez.
“Atatürk ilkeleri” dediğimiz, zamanın politikasına dayalı birtakım “tek parti” sloganlarıdır. Leninizm ise, Marksist felsefeye ve istilâcı dünya gücüne dayanmaktadır.
Lenin ile Atatürk’ün din karşısındaki tutumları da birbirine benzemez. Lenin, Marksist ihtilâl doktrini gereğince, dinlerin hepsine tümden düşmandır; dinleri “beşeriyetin afyonu” sayar. Onları var gücüyle yıkmaya yönelmiştir. Becerip becermediği bir yana, 70 yıl boyunca, Sovyet ülkesi ve uydularında, dini resmen yasak tutmuştur. Ancak yine de Hıristiyanlığın, gizliden gizliye canlılık ve ibadetlerini devam ettirmesini engelleyememiştir…
Atatürk ise dine karşı, daha ziyade “reformcu” bir tavır takınmıştır. Millî Mücadele boyunca, Türk milleti ve aydınları ile beraber “koyu dindar” ve hatta “Hilâfete bağlı” görünüyordu. Zamanla, tek partinin dine karşı bir tavır almasına göz yummuştur.
Din karşısında M. Kemal ile Lenin’in kesin olarak ayrıldıkları bir nokta da şudur:
Lenin, gençliğinden beri yetiştiği Marksist ihtilâlci doktrin icabı, tarih sahnesine çıktığı andan itibaren dinsizdir; Kemal’in İslâm’a bakışı ise Millî Mücadele’den sonra, Cumhuriyet’le beraber değişmiştir.
Batı karşısında da Lenin’le M. Kemal’in durumları farklıdır.
Lenin, zuhurundan beri, ihtilâlci komünist doktrin gereği “emperyalist Batı’’ya ve özellikle onun sömürgeci öncüsü olan İngiltere’ye düşman görüşlerin ve öyle bir politikanın temsilcisidir.
Atatürk ise, Millî Mücadele’de Batı ile yaptığımız harplere rağmen Avrupa’ya devamlı bir yanaşma politikası içinde olduğunu, Lozan’da İngiltere ile yaptırdığı bazı kompromilerle (uzlaşma) göstermiştir.
Nihayet, Lenin Çarlık Rusyası’nı, M. Kemal Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkmış, birbirinin benzeri iki ihtilâlci “diktatör” görünüşlerine rağmen, aralarında bu bakımdan da önemli farklar vardır:
Lenin, başlangıçtan itibaren Çarlığa karşı, iç savaşı, direnişleri idare eden bir komünist ihtilâlcidir. Çar’a, onun devlet adamlarına ve hatta sosyalist Kerenski’ye karşı, daha başlangıçtan itibaren düşmanlığını ve onları yıkma niyetini açığa vurmuştur. Pek çok Rus kanı dökmüştür.
Rusya’nın çok zor bir döneminde, savaş orduları dört yana yayılmışken, devlete âdeta ihanet ederek Çarlığı ortatan kaldırmıştır. Lenin’in yaptığı bir “İstiklâl Savaşı” değildir; oluk oluk Rus (ve tabi Türk, Müslüman) kanını yine Ruslara döktüren… Bir iç harbin komutanı durumundadır.
Mustafa Kemal ise Batı’nın getirdiği Haçlı düşmanlara ve istilâya karşı İslâmî-millî bir iman direnişi içinde olan Türk milletinin istiklâl ve hürriyet azmini ele alarak topyekûn milletimizce kazanılan İstiklâl Harbi’nin muzaffer kumandanıdır. Erzurum, Sivas Kongreleri, I. Büyük Millet Meclisi süresince Padişaha, Halifeye, Osmanlı Devleti’nin bütün müesseselerine bağlı görünmüştür.
İngiltere’nin Padişah Mehmed Vahidettin’i, bir vapurla çekip götürmesi ve Hilâfet’in Türkiye’den atılması için Ankara’yı zorlaması, sonunda Osmanlı Devleti’nin yıkılmasını çabuklaştırmış ve kolaylaştırmış mıdır?
Bu noktalar ayrı bir araştırma konusudur. Yalnız, bildiğimiz, M. Kemal’in asla ihtilâlci olmadığı, yeni bir devlet kurmak fikri taşımadığı, bu karara zamanla ulaştığı merkezindedir.
Lenin’le Mustafa Kemal Paşa’yı böyle karşılaştırışımız, Rusya’da Lenin bile yıkıldığı hâlde, “Atatürk’ün Türkiye’de ayakta durabilişinin” sırlarını araştırmaktır. Bu konuda Amerikalı Fuller’in görüşleri dikkate değerdir.
Fuller, “Türkiye’de canlanan İslâm olgusu hakkında” Sayın Güldemir’le (Washington’da) konuşurken, Atatürk hakkında da şunları söylüyor:
“Atatürk’ün 1920’lerde, Türkiye’nin ayakta kalma mücadelesi sırasında oynadığı kritik tarihî role çok büyük saygım var. Ayrıca modern Türkiye’nin kalkınması ‘vizyonunu’ Atatürk’ün hazırladığı plâtform sayesinde görüyorum.
Ancak dünyada hiçbir lider… George Washington, Nehru, Lenin veya Gandi, sonsuza kadar yaşayabilecek bir ürün veremediler.
Oysa İncil ve Kur’an veriyor. Liderler ölüyor. Önce bedenleri, soma (sonra) zaman içinde düşünceleri siliniyor. Hâlbuki Kur’an ve İncil yaşıyor.
İşte Mustafa Kemal’in başına gelen de, tarih liderin başına gelenden (ve gelecekten) farklı değildir.
Mustafa Kemal’in kendisi dahi, bir konuşmasında, Türkiye’ye çizdiği vizyonun, kendisinden sonraki yüzyıllarda ayakta kalıp kalmayacağı konusunda şüphelerini sergilemiştir.
Atatürk’ün düşünceleri, devri için son derece güçlü düşüncelerdi. Onun meydana getirdiği, bugünün kendisine entelektüel güven duyan güçlü Türkiye’si artık millî kimliğini, yörüngesini, dünyadaki rolünü ve hatta İslâm’ın günlük hayattaki yerini, tekrar düşünmelidir. ”
Gazi ve Atatürkçüler yapmış her “Yörüngesini yeniden düşünmelidir’le neyi kastediyorsunuz?” diyen Güldemir’e Fuller şöyle cevap veriyor:
“Kemalizmin reformları, büyük ölçüde, İslâmiyetin eğitim, bürokrasi ve mahkemeler üzerindeki yükünden kurtulmayı amaçlıyordu…
Atatürk o dönemin Türkiye’sinde, İslâmlığın, kalkınma üzerindeki rolünün tamamıyla “negatif’ (menfi) olacağını düşünüyordu… Oysa bugün Türkiye’nin İslâmî düşünce ve eğilimler konusunda daha esnek olabilmesi mümkündür.
“îran gibi olun!” demiyorum ama İslâm’ın özel hayat ve kamu yaşayışındaki rolü konusunda esnek olmak gereklidir. İslâm, Türkiye’nin kültürel ve entelektüel mirasının önemli bir parçasıdır. Katılaşmayı önlemek için, bu gücün, kendisini anlatmasına önem vermek iyi olur.
Geçmişteki, radikal (kökten) lâiklik politikaları döneminde, İslâm’ın Türk hayatından nasıl dışlanacağı âdeta bir fikrisâbit hâline gelmişti. Bence, buna bugün bir reaksiyon (tepki) var. Ama bu reaksiyonu bir uzlaşma hâline götürmek, Türkiye için çaredir.”
Graham Fuller, demokrasi konusunda, bizi diğer İslâm ülkelerine üstün ve örnek gösteriyor.
Halkımız ve dinimiz gibi Dış Türkler, tabular ve millî dış siyaset üzerine de bir Türk aydınının düşünmesi gerektiği gibi cesaret ve faziletle düşünen Fuller, bu konuda diyor ki:
“…İslâm adına bir diktatörlük (Humeynicilik) arzulayanların varlığı, İslâmî hareketin tümüne mal edilemez…
Birçok İslâm düşünürü, İslâm’ın demokrasi ile uzlaşacağını savunuyor. İslâmiyetteki “Şûrâ” kavramının demokrasiye açık olduğunu söylüyorlar.
(Biliyorsunuz, Namık Kemal, Ali Suavî gibi ilk Meşrutiyet düşünürleri de Batı demokrasisini değil, İslâm’daki Şûrâ’dan kaynaklanan demokrasiyi sağlık vererek Türkiye’de onu işletmeye çalışmışlardır.)
Fuller, Türkiye’nin Orta Doğu’daki siyasî ve medenî konumunu da şöyle değerlendiriyor:
“Orta Doğu’nun geri kalanından siyasî, ekonomik ve demokrasi bakımından ilerdesiniz, tecrübelisiniz. Bu sizi Orta Doğu’da müstakbel büyük rollerin adayı yapıyor.
Türkiye, 1000 yıl boyunca, Orta Doğu için bir modeldi; bugün de olmaya devam ediyor… Hele demokrasi ile İslâm’ın bir arada yaşabileceğini, uzun zaman devam ettirerek ispatlar iseniz İran ve Arap dünyalarına “entelektüel” (münevverce) öncülük yapmış olacaksınız…
Ama Türkiye, İslâmiyet (e mensup) olmak kompleksi gibi Orta Doğu (lu olmak) kompleksini de artık üzerinden atmalıdır.” (Cumhuriyet, 26 Şubat 1990)(1)
**
Devam edecek…
Gelecek yazı konusu :
“Derin ABD”nin kritik isimlerinden Graham Fuller: Türkiye kontrolden çıktı mı?
Resim : Tarafımızdan düzenlenmiştir.
Açıklama ve kaynaklar :
(*) Graham E. Fuller : Türkiye, Ortadoğu, Rusya vb. bölgelerde yaklaşık 20 yıl gibi uzun bir süre bulunması, onu, Türkiye, Orta Doğu, İslâmiyet konularında ABD’nin önde gelen uzmanlarından birisi yapmıştır. CIA çalışanı Fuller’ın, “Ilımlı İslam !” projesinin içerisinde biri olarak, “Gülen hareketinin”, dolayısıyla 15 Temmuz darbe girişiminin destekleyicilerinden olduğu ileri sürülmüştür.
“Fuller ; Fethullah Gülen’in ABD’ye yerleşmesi sürecinde oturma izni alması için tavsiye mektubu yazan eski devlet görevlileri arasındadır.”
(**)UFUK GÜLDEMİR : Gazeteciliğe 1974 yılında başlamış, 1987’de Cumhuriyet Gazetesi Washington Temsilciliğine atanmıştır. 1992 yılında Amerika’dan döndükten sonra sırasıyla: Star, Show TV, Milliyet ve Sabah Gazetelerinde genel yayın müdürlüklerinde bulunmuştur
(***) “Ilımlı İslam” projesi: “İslam’ı, Batı çıkarları doğrultusunda ‘ehlileştirme !’ veya kontrol edilebilir hale getirme çabasıdır.” Açık tabiri ile, İslam’ı yozlaştırma adına hazırlanan dış kaynaklı bir mühendislik projesidir.”
(****)Türkiye’nin son dönemde kurduğu yeni ilişkiler, Batı’yı kaygılandırsa da eski CIA şeflerinden Graham Fuller, “kaygılanmak yersiz” diyor zira Fuller’e göre artık Batı’nın kontrolündeki bir Türkiye hiç olmayacak ve buna alışmakta fayda var (AA)
Graham Fuller Türkiye’nin yakından tanıdığı bir isim. 1961 – 1987 yıllarında CIA’in etkili pozisyonlarında yer alan Fuller sonrasında da 30 yıl kadar “gölge CIA” diye bilinen RAND Corporation’ın baş analistlerinden biri olarak çalıştı. Görevde bulunduğu süre boyunca, ABD’nin Türkiye ve Ortadoğu politikalarının belirlenmesi ve uygulamasında rol oynayan isimlerden biri olan Fuller, bu dönemde “Ilımlı İslam” terimini siyasal literatüre katan analistler arasında yer aldı. Bir dönem Müslüman Kardeşler’i bir dönem de kendi tanımlamasıyla “Gülen hareketini” Ilımlı İslam modeli çerçevesinde desteklenmesi gereken akımlar arasında saydı. Fethullah Gülen’in ABD’ye yerleşmesi sürecinde oturma izni alması için tavsiye mektubu yazan eski devlet görevlilerinden olan Fuller’in 15 Temmuz darbe girişiminin arkasındaki isimlerden biri olduğu da öne sürülmüş ve hakkında yakalama kararı çıkartılmıştı. Son yıllarda Kanada’ya yerleşen ve Simon Fraser Üniversitesi’nde dersler veren Fuller halen özellikle İslam coğrafyası üzerine kitaplar ve makaleler yazmayı sürdürüyor.
Fikirleri halen, ABD “derin devleti” içindeki en azından bir kesimin güncel eğilimlerini göstermesi yönüyle önem taşıyan Fuller son olarak “Türkiye kontrolden çıktı mı” başlıklı bir yazı kaleme alarak Türkiye’nin İslam dünyasındaki rolünü değerlendirdi. 2 Aralık tarihinde Graham Fuller’in kendi sitesinde yayımlanan ve farklı yayın organlarında haberleştirilerek çeşitli çevrelerde tartışılmaya başlanan makalenin tam metin çevirisini ABD devleti içindeki belli eğilimleri ortaya sermesi açısından okurlarımızın dikkatine sunuyoruz.
(1) Söyleşi ve değerlendirme : AHMET KABAKLI. TEMELLERİN DURUŞMASI 2. Sh: 247-255 GAZİ VE ATATÜRKÇÜLER. 11.BASKI.
https://www.turkedebiyati.com.tr/product-page/temellerin-duruşması-ii
