Yalan yazan tarih neden utanmalıdır! Neden mi? Rahmiye Hatun’u duymuş muydunuz?

Önceki Yazı
Sonraki Yazı
Ülkesi için üreten, gerektiğinde uğrunda ölen ve işi bittiğinde, itilen, kakılan ve  tekmelenenler kimlerdir?

Ülkesi için üreten, gerektiğinde uğrunda ölen ve işi bittiğinde, itilen, kakılan ve tekmelenenler kimlerdir?

Temmuz 1920 de Osmaniye’deki Fransızların Müstahkem Karargâhına taarruz ederken arkadaşlarının kararsızlığını gören Rahmiye, “ben kadın olduğum halde ayakta duruyorumda siz, erkek olduğunuz halde yerlerde sürünmekten ve saklanmaktan utanmıyorsunuz” diye bağırarak arkadaşlarını hücuma teşvik etmiş ve Fransız karargâh kapısının 10 adım önünde alnından aldığı bir kurşun yarasıyla şehit olmuştur. (1)

Aşağıda yaşadıklarımızdan hareketle bu kadim Milleti ve onun anlayışını anlatmak için birkaç örnek verilmektedir.

İstiklali için tek sahip olduğu gücü imanından hareketle ve gönüllü olarak bu kadar ağır bir bedel ödeyen halkın, kurtuluş sonrasında, inancı ve giyimi nedeniyle neler yaşadığını ve bunların hangisini, hangi sebeple hak ettiğini, her zaman olduğu gibi okuyanların bilgi-deneyim ve basiretine bırakıyoruz.

Bu ülkeyi İşgalcilerden (Değil de) taşeronlarından kimler kurtardı?

Bakalım kimler ve nasıl kurtarmış;

İşgal güçlerine karşı ilk direniş, 1918 Yılı 19 Aralık’ta başlar…

-“…Dörtyol civarındaki Karakese Köyü’ne saldıran Fransızlar, köylüler tarafından silahla karşılanmış, 19 Aralık 1918’de yaptıkları çatışmada 10 ölü vererek geri çekilmek zorunda kalmışlardı. Galip devletleri çılgına döndüren bu olay, Türk milletinin saldıran düşmana karşı ilk direnişiydi…”(2)

Devlet, Birinci Dünya Savaşı’nın galiplerince nasıl bir kumpasa düşürüldüğünün farkına dahi varmadan halk her zaman olduğu gibi başının çaresine bakmaya başlamıştır.

Aydın’ın işgali ve Yunanlıların Nazilli’ye doğru ilerlemeleri Denizli halkının asabiyetini tahrik etmişti. Denizlî Mutasarrıfı Faik Bey’in (Tekfurdağı Mebusu) arka çıkması ve Müftü Ahmet Hulusi Efendi’nîn (Denizli Mebusu), Yusuf Bey ve arkadaşlarının gayret ve teşvikiyle oluşan, Denizli Heyet-i Milliyesi tarafından 10 Haziran 1919’da aşağıdaki bildiri yayınlanarak faaliyete geçilmiştir.

‘Beyanname’

Güzel izmir’imizi işgal eden Yunan canavarları vilayetimizin içlerine doğru ilerliyorlar. Ayak bastıkları yerde hadsiz, hesapsız vahşetler, tüyleri ürperten alçaklıklar yapıyorlar, camilerime Yunan bayrağı asıyorlar… Biz bu hain düşmanlara karşı ayaklandık, bunları ilk olarak Menderes’ten bu tarafa geçirmemeye ve sonra vilayetten temizlemeye karar verdik, Allah’ın büyüklüğüne güvenen namuslu mert kardeşler silahlarıyla birer birer gelip bize el uzatıyorlar. Yarın Yunanlılar’ın pis ve murdar ayakları altında inleye inleye ölmektense bugün ya mertçe, Ölmeye  veyahut şerefle, namusla yaşamaya azmettik. Bugünkü  çalışmayı din ve namus borcu bilen kardeşlerimiz seyirci durumunda kalmamalı, vaktin nakit olduğunu ve kaybedecek zaman olmadığını düşünerek hareket etmeliyiz, Allah yardımcımızdır”.

Denizli Heyet-i Milliyesi (*)

Nazilli de toplanmış olan Yürük Ali Efe Kuvay-ı Milliyesi Ve 57 Tümen topçu kumandanı Binbaşı İsmail Hakkı’ Bey’in emrindeki yeterli miktarda topçu Denizli Kuvay-ı Milliyesi’yle  birlikte ve Binbaşı Hacı Şükrü Bey’in (Sabık Diyarbakır mebusu) kumandasında olarak Aydının geri alınmasına karar vermişlerdi. İlk önce Nazilli ile Aydın arasındaki Malkaç Köprüsü uçuruldu. Aydın’a üç saat kadar uzaklıkta bulunan Yunan karakollarına baskın yapılarak uzaklaştırıldı ve 28 Haziran 1919’da Yunanlılar’a saldırıya geçildi. 29 Haziran’da da savaş sürüyordu ve 30 Haziran’da sokak savaşını takiben Aydın, Milli kuvvetler tarafından  zabt ve geri alındı. Yunanlılar iki, üç gün İçinde çağırdıkları takviye birliklerle saldırıya geçerek Aydın’ı tekrar işgal ettiler. Bunun üzerine Kuvay-ı milliye müfrezeleri Aydın ile Nazilli arasındaki (Köşk mahalline çekilerek cephe kurdular. Eşkıyalıktan vaz geçen Demirci Mehmet Efe, maiyetiy’e Köşk’e gelerek Tüm kuvay-ı Milliye Kumandanlığını üzerine aldı. (3)

Salihli Cephesi

İzmir’in işgalinden sonra Kasaba ve Ödemişe doğru işgal sahalarını genişleten Yunanlılar, Ahmetli Istasyonu’nu da bir müfreze ile işgal ettiler.

Akşehir eşrafından yirmi yaşlarında Esat Bey adındaki bir genç maiyetinde topladığı kırk-elli kişilik milli bir kuvvetle Ahmetli’ye girmiş ve Yunan karakolları Urganlıya geri çekilmişlerdi. Yunanlılar yerli Rumların kılavuzlukları ve hiyanetiyle geceleyin bir baskın yaparak tecrübesiz genci müfrezesindeki kişilerle birlikte kısmen şehit ve kısmen esir etmişlerdir. Ertesi gün Salihli’den Halil Efe’nin topladığı bir milli müfreze Ahmetli’ye girerek Yunanlıları kovmuş ve bir cephe kurmuştur. Birkaç gün sonra Bandırma tarafından bir miktar atlı ile Salihli’ye gelmiş olan Çerkez Ethem, söz konusu cephenin emir ve kumandanlığını üzerine almıştır…

Milletin ruhundan doğan galeyanın doğal bir ürünü olan bu milli savaşa manen ve madden katılmayı, her vicdan ve hamiyet sahibi, namus gereği kabul ediyordu.

Kuvay-ı Milliye arasında çok genç çocuklar, ak sakallı dedeler de vardı. Mücahitlere cephane ve yiyecek taşıyan hatunlar pek çok olduğu gibi mavzeri elinde çarpışmaya katılan Türk kadınları da az değildi. (4)

Güney Cephesi

Ekim 1919 sonlarında Fransızlar Maraş, Antep ve Urfayı işgal etmişler ve Adana bölgesindeki faaliyetlerini artırmışlardı…Halk her tarafta mitingler yaparak bu işgali protesto etti. Gerekirse Fransızları zorla memleketlerinden kovmaya karar veren halk, bu kesin kararlarını gerek Fransız işgal kumandanına ve gerek Sivas’ta bulunan (Heyet-i Temsiliye) başkanlığına bildirmişlerdi.

Gün geçtikçe Fransızlar’a karşı halkın nefret ve düşmanlığı artmış, fiilen mücadele başlamıştı. Urfa, Antep, Maraş ve Adana mücahitlerinin yiğitçe karşı koyması karşısında, her çeşit teknik malzemeye ve Savaş araçlarına sahip bulunan düzenli birkaç Fransız tümeni binlerce Ermeni fedaisinin de, katılmasına rağmen, beceriksiz ve mağlup bir duruma düştüler.  (5)

Adana mücahitlerinin başarıları, sıra İle Hacıkırı, Kelbek ve Bilemedik’e hücum ve taarruzla başladı. Fransızlar’a bir çok zayiat ve telefat verdirildi. Büyük bölümü Ermeni askerlerinden meydana gelmek üzere iki yüzden çok Fransız esir ve pek çok ganimetler elde edildi (Nisan 1920).

Kazanılan bu başarılar, aslında cesaret ve yiğitlikleriyle ünlü olan Adana kuzey bölgesi halkının kahramanlık duygularını kuvvetlendirmiş ve Pozantı taarruz ve hücumunu çabuklaştırmıştı…

8 Mayıs 1920 sabahı, Pozantı’ya 3 yönden bombardıman başladı. Hakim yerlerde bulunan toplarımızın Toros Dağlar’ında yansıyan hüzünlü iniltilerine dayanamayan mücahitler, derhal taarruza kalktılar, fakat, tel örgüleri tahrip edilmemiş olduğu için, pek çok yerlerde hücum mesafesinde duraklamak zorunda kaldılar. İş bu taarruza birçok eşraf ve ulemanın ellerinde silahla katıldıklarını anmak, bu bölgedeki milli kararlılık ve inancın kudret derecesi ve belirmesi hakkında yeterli bir fikir verir kanısındayım. (6)

Yapmış oldukları çıkış harekâtı sonuçsuz kalmış, kumandan ve subayları, top ve makinalı tüfekleriyle 800’ü aşkın Fransız esir edilmiştir. Gariptir ki, bu önemli Fransız kuvvetini esir eden milli kahramanlarımızın sayısı yüzü aşkın değildi. Bununla beraber, bu meselede Hatice Hatun’un rolü de çok önemlidir.

Gülek Nahiyesinin Panzınçukur Köyü’nden…Emin ve Derviş Ağaların Kuvay-ı Milliyesinde vatan hizmeti yapan Hatice Hatun, Tarsus istikametinde çıkış yapan Fransızlar’a yanlış kılavuzluk yaparak Fransızları pek sarp olan (Kar Boğazına) tıkmış ve mücahitleri haberdar etmiştir. (7)

… (Anadolu milli mücadelesinin) talep ettiği fedakarlıklar ve çekilen sıkıntı ve zorluklar o kadar çok ve büyüktür ki –ciltlerle kitaplar yazılsa- yine tamamıyla açıklamak ve anlatmak mümkün olamaz…

Yunanlılara karşı hazırlanan ordumuzun muhtaç bulunduğu silahlar ve malzemelerin büyük bir bölümü ta Erzurum’dan develerle, Diyarbakır ve Sivas’dan kağnılarla çekilmiş ve gönderilmiş… karlı ve yağmurlu mevsimlerde, çamurlu ve batak yollarda yapılan bu büyük gönderme ve taşıma aylarca ve  yıllarca devam etmiştir.

Bin zorluk ile çekilen bu silahlar ve mühimmat (Fabrikasız Anadolunun İmâlat-ı Harbiyesinde) yeniden gözden geçirilerek –gece ve gündüz çalışmak suretiyle- cephelere gönderilmiş ve taşınmıştır.

Batı sahnesindeki kardeşlerinin başarı sağlaması için doğu ve merkez ordularından imdada koşan tümenlerimizde bu karlı ve çamurlu yollan haftalarca ve aylarca çiğneyerek ve sonsuz sıkıntı ve zorluklara katlanarak gelip yetişmişlerdir.

Kocalarını, baba ve oğullarını savaş meydanlarına gönderen Anadolu kadınları, ak sakallı dedeleri ve küçük yavrularıyla yukarıda zorluklarından söz ettiğim o büyük taşımayı üstlenmişler, kağnıların saplandığı veya kırıldığı yerlerde yüklerini sırtlarında taşıyarak Sakarya Meydan savaşına yetiştirmişlerdir.

Bir taraftan da yine o Anadolu kadınları – hayvansızlığa ve araçsızlığa rağmen – bin zorluklarla tarlalarını sürmüş, ekmiş. Biçmişler… ve ürünlerinin yüzde seksenini orduya vermişlerdir.

Anadolu kadınları yalnız gerilerde değil bir çoklarıda cephede ve savaş sahnelerinde fedakarca görev yapmışlardır. Örnek olarak Şehit Rahmiye Hatunu şuracıkta anmayı bir borç sayarım : (8)

Osmaniye kazasının Kaypak nahiyesi ‘Raziyeler Köyünden Rahmiye hatun Fransızların bir çok işkencelerine uğrayan Hüseyin Ağanın Kuvay-ı Milliyesine gönüllü olarak katılmış ve 1920 Şubatında Hasanbeyli yakınındaki 9 ncu Tünel’e yapılan taarruza ve hücuma katılmıştır. Bu çarpışmada Fransızlardan 80 tüfek ve 2 makinalı tüfek ganimet alınmıştır.

Çarpışmada şehit düşen ve ateş altında kalan iki arkadaşı kurtarmak için Kuvay-ı Milliye fertlerinin cüretsizliğini gören Rahmiye, derhal İleri atılarak şehitleri gidip kurtarmış ve bu kahramanca hareketinden dolayı ismine (Tayyar) namı verilmiştir.

Temmuz 1920 de Osmaniye’deki Fransızların Müstahkem Karargâhına taarruz ederken arkadaşlarının kararsızlığını gören Rahmiye, ben kadın olduğum halde ayakta duruyorumda siz, erkek olduğunuz halde yerlerde sürünmekten ve saklanmaktan utanmıyorsunuz” diye bağırarak arkadaşlarını hücuma teşvik etmiş ve Fransız karargah kapısının 10 adım önünde alnından aldığı bir kurşun yarasıyla şehit olmuştur.(9)

Bir kırık tüfekle beş, on fişekten başka savunma aracı olmayan kahraman mehmetciklerimiz, eksiksizce silahlandırılmış ve donatılmış bulunan zalim ve kan dökücü düşmanlarına karşı gösterdikleri metince sebat ne derece övgüye değerse, Süngü ve kasaturaları bulunmayan o zavallılara taarruz ve hücum emri vermekde bir kumandan için o derece acıklı ve hazin idi. (10)

Ve Şerife Bacılar…

“Kurtuluş Savaşı sırasında, cephaneler gizlice Karadeniz sahillerine, özellikle Kastamonu, İnebolu sahillerine ulaştırılmakta, oradan kağnılarla içerdeki cephelere taşınmaktadır…

1921 yılının Aralık ayında, İnebolu’dan kağnısına cephane yükleyen Şerife Bacı, Kastamonu şehrinin kapısına kadar kağnıyı getirir ve orada kağnının üzerine kollarını açmış halde, donmuş bir şekilde bulunur…

Şerife Bacı’nın, cephanenin üzerine örttüğü yorgan kaldırılınca, askerlerin dehşet bir manzarayla karşılaşır…

“Kağnıda, otlara sarılı top gülleleri arasında, çaputtan kundağa sarılmış bir bebek ağlamaktadır.”(11)

Halkımızı tanımak için şimdi biraz gerilere gidiyoruz

“Seni bana Allah verdi, ben de ona emanet ediyorum!”

Nene Hatun…

“7 Kasım 1877 (Osmanlı-Rus Savaşı) gününün gece yarısında, bölge halkından olan Osmanlı vatandaşı Ermeni çeteleri Erzurum’un Aziziye Tabyası’na girmeyi başarmışlardı. Tabyayı koruyan Türk askerlerini öldürdüler. Arkadan gelen Rus askerleri, hiçbir mukavemetle karşılaşmaksızın tabyayı ele geçirdiler. Baskından yaralı olarak kurtulmayı başaran bir er, şehir merkezine ulaşıp kara haberi Erzurum’lulara ulaştırdı.

Sabah ezanından hemen sonra minârelerden şehir halkına duyuru yapıldı.

“Moskof askeri Aziziye Tabyası’nı ele geçirdi.”

Bu haber, Erzurum halkı tarafından, vatan savunması için emir telakki edildi. Silâhı olan silâhını, olmayanlar; balta, tırpan, kazma, kürek, sopa ve taşları ellerine alarak Tabya’ya doğru koşmaya başladı. Kadın – erkek tüm Erzurum halkı yollara dökülmüştü. Koşanlar arasında, erkeği cephede çarpışan bir tâze gelin de vardı. Ağabeyi bir gün önce cepheden yaralı olarak gelmiş ve kollarında can vermişti. Üç aylık bebeğini emzirmiş,

-“Seni bana Allah verdi. Ben de O’na emânet ediyorum.”

Diyerek vedâlaştıktan sonra birkaç saat önce ölen ağabeyinin kasaturasını alarak sokağa fırlamıştı. Erzurumlular, ölüme gittiklerini bildikleri halde, Aziziye Tabyası’na doğru koşuyordu.

Tabyaya yerleşmiş olan Rus askerleri, gelenlere yaylım ateşi açtı. Ön sıradakiler o anda şehit oldular. Arkadakiler, geri çekilmek yerine daha bir kararlı ve hızlı olarak ileri atıldılar. Demir kapılar kırılıp içeri girildi. Boğaz boğaza bir savaş başladı. Mükemmel silâhlarla donanmış Moskof ordusu, baltalı – tırpanlı, taşlı – sopalı eğitimsiz halk karşısında ancak yarım saat tutunabildi.

2300 Moskof öldürülüp, Tabya geri alındı. Türkler, 1000 kadar şehit vermişlerdi…” (12)

Biraz daha gerilere gidiyoruz;

İngiliz donanmasının İstanbul’u işgal teşebbüsü (Şubat 1807)

İngiliz elçisinin İstanbul’u terkinden sonra İngiliz donanmasının başkent üzerine yürümesi muhakkak sayılıyordu.

Selim III., Boğazların günün birinde saldırıya uğrayacağını önceden düşünmüş olduğundan, Osmanlı ordusunda hizmet gören büyük rütbeli bir Fransız subayını Boğaz savunmasını incelemeye memur etmişti. Bu subay, raporunda, Çanakkale’de kuvvetli kale ve istihkâmlar bulunmaması sebebiyle uygun rüzgârdan faydalanan bir düşman filosunun Boğazı kolaylıkla geçebileceğini ileri sürmüştü. Böyle bir geçişi önlemek için tavsiye ettiği tedbirler de çok sayıda modern top tabiye etmek ve Nâra gerisinde 12 gemiden kurulan bir filoyu Boğazın savunmasına memur etmekti.

Padişah bu tedbirleri divanının tasvibinden geçirdikten sonra Kaptan paşa ile Feyzullah adında birini tedbirleri yürütmeğe memur etti. Bu adamlar, istenileni yapacak yerde işi salladılar. “İngilizlerin Boğaza taarruz için ne arzu ve ne de cesaretleri var…“  Bu böyle olduktan sonra tahkimat yapmak padişah efendimizin parasını boş yere harcamak olur” dediler.

Donanma rotasını İstanbul istikametine çevirince korkunç gerçek anlaşıldı.

Fakat artık iş işten geçmiş bulunuyordu. Bayram olduğu için asker dağılmış bir halde idi. Toplar başında işe yarar er ve subay yoktu. Gelişigüzel tanzim edilen bir ateş İngilizlere hiçbir zarar vermedi. Nâra gerisinde evvelce bulundurulması tavsiye edilmiş olan 12 harp gemisi yerinde ancak birkaç gemi bulunuyordu. Bunlardan biri vaktinde kaçıp İstanbul’a İngilizlerin Boğazı geçtikleri kara haberini getirdi. Bu haber başkentte misilsiz bir heyecan ve korku uyandırdı…

Başkent halkı da İstanbul önlerine gelecek bir düşman donanmasının dehşetini nispetsiz derecede büyütüyordu…

Böyle bir psikoloji ile toplanan divan üyeleri, durumu inceledikten sonra, İstanbul’u ve kendilerini kurtarmak için İngilizlerin evvelce ileri sürmüş oldukları şartları kabul etmeğe karar verdiler. Bu karar, Fransız elçisi Sebastiyani’ye de bildirildi. Elçinin İstanbul’dan çıkıp gitmesi lâzım geliyordu. Çünkü Fransa ile münasebetlerin kesilmesi, İngilizlerin tekliflerinden biri idi.

Sebastiyani, ilk anlarda büyük şaşkınlık geçirdi. Fakat neticede asker psikolojisi ile kendisine hâkim oldu. Osmanlı devlet adamlarına korkularının yersiz olduğunu göstermeğe çalıştı.

-“Bir kara ordusu ile desteklenmiyen bir düşman filosunun İstanbul’a bir şey yapamayacağını” anlatmağa başladı.

Bu sıralarda İngiliz donanması da İstanbul önlerine gelmiş Ve İngilizlerle görüşmelere başlanmıştı. Halkın ilk günlerdeki korku ve heyecanı yerine, azimle karşı koyma duygusu uyanmıştı. Asker ocakları da halkın bu duygusunu pay ediyordu.

Halk ve ocaklar, hükümetten emir beklemeden, silahlanmağa ve tahkimat yapmağa koyuldular. Öyle bir an geldi ki, askerlerden başka şehirde her cins ve mezhepten halk, çoluk, çocuk, kadın, erkek savunma tertipleri için olağanüstü gayret sarfetmeye başladılar.

Halkın bu yüce ayaklanması ile Babıâli’nin korku ve karasızlığı büyük bir tezat teşkil etmekteydi. Hükümetin İngiliz isteklerine boyun eğmesi halk ve askerin hiddetini hükümet ve saraya karşı çevirebilir ve bir isyana sebep olabilirdi.Bu düşüncenin şevkiyle divan İngiliz isteklerini kabule karar vermişken, bu karardan vazgeçerek başkentin savunması yolunda halka ve askerin çalışmalarına katıldı.

Bundan sonra savunma hazırlıkları görülmemiş bir hızla gelişti. İngilizler, Babıâli’nin görüşmeleri sürüncemede bırakmasından ve şehrin savunma haline konulmasından endişeye düşerek isteklerinin kabulü için yeni bir ültimatom verdiler.

Babıâlî –hükümet– müphem bir cevap verdi. İngiliz amirali için İstanbul’a saldırmak ile geriye dönmek hususunda süratli bir karar vermek zamanı gelmişti.

Çünkü şehir savunacak bir duruma konmuştu. Kaldı ki, Çanakkale Boğazı da tahkim edilmekte idi. İngilizler için selâmet, son süratle geldikleri yoldan dönmekte idi.

2 Martta İngiliz filosu Çanakkale Boğazını bazı kayıplar pahasına geçerek Akdeniz’e açıldı. (13)

Sonlandırırken…

Mustafa Kemal Paşa, Samsun’a çıktıktan bir ay kadar sonra şu gerçeği itiraf ediyor:

”İstanbul’da iken milletin bu kadar kuvvetli ve az vakitte felaketlerden bu derece müteyakkız (uyanmış) olduğunu tahayyül edemezdim… Millet baştan aşağı uyanık olup istiklal-i millet ve devleti ve hukuk-i âliye-i saltanat ve hilafeti teyid için kavi bir azim ve iman ile mücehhez bulunuyor.”

Özetle Mustafa Kemal Paşa ne demektedir?

-“..Uyanmış olan millet, milletin ve devletin bağımsızlığı ile saltanat ve hilafetin yüce haklarını desteklemek için sağlam bir kararlılık ve imanla donanmış durumda..” (14)

-Sizce bu ülkenin tek kurtarıcısı kimdir?

-Ve Halkımız, “Çakma aydınlar’ının dediği gibi, “Ahmak, 3-5 göbeğini kaşıyan köylü” müdür?

Resim;http://www.temiztoplumhareketi.com/TAKDIR_/49-gobegini_Kasiyan_ADAM_KONUSTU.html

Rahmiye (Rahime) Hatun Kimdir?

rahime hatunRahime Hatun, Osmaniye´ye bağlı Kayalı (Raziyeler) köyü Kanlıgeçit mahallesinde 1890 yılında doğdu. Babası Abdullah, annesi Hatice´dir.

 Osmaniye, 25 Aralık 1918´de önce ingilizler, daha sonra da Fransızlar tarafından işgal edildi. İşgallerden sonra, kasaba ve köylerde direnme haraketleri başlamıştı. Kanlıgeçitte, Çete Reisi Hüseyin Ağa çete toplarken, Rahime Hatun çeteye yazıldı ve savaşta aktif görev aldı. Bu sırada kendisine onbaşılık gçrevi verildi ve Rahime Hatun, RAHİME ONBAŞI ismiyle anılır oldu. Savaşta genellikle süvari olarak görev yapardı. Bazen de piyadeydi. Çok haraketli ve aktifti. Bu nedenle kendisine TAYYAR (Uçan) RAHİME denirdi.

 Rahime Hatun, Osmaniye Kurtuluş savaşında, çok büyük mücadele gösterdi. Düşmanla yapılan her çatışmada rahime Onbaşı da bulunuyordu. 5 Ağustos 1920 tarihinde, Alibeyli mahallesinde, düşman karargahı olan Hacı Ökkeş Ağa´nın evine bir baskın düzenlendi. bu baskında Rahime onbaşı da görevliydi. Çetin bir savaş olmuştu. Bir ara düşman ateşinden çeteler başını kaldıramaz olmuşlardı. Bu sırada Rahime Onbaşı ayağa kalktı, saçlarını poşudan çözerek haykırdı. “Ben kadın olduğum halde düşmandan korkmuyorum; siz erkek olduğunuz halde düşmandan niçin çekiniyorsunuz.” Bu söz üzerine düşman sarıldı. Bu sırada Rahime Hatun´un vurulduğu görüldü. Tayyar Rahime “Arkadaşlar, sakın cesedimi düşman eline koymayın” diyerek şehadet kelimesini getirdi, daha sonra ruhunu Allah´a teslim etti. Böylece savaş başında onbaşı olan Rahime, en yüce rütbe olan Şehitlik Mertebesine ulaştı.

 Osmaniye Kurtuluş savaşında can vererek bu toprağı vatanlaştıran 65 şehitle beraber, Rahime Hatun da ebediyete intikal etmişti. Ruhları şad olsun. Rahime Hatun´un mezarı şehitliktedir. Mezar taşında şu dörtlük yazılıdır.

 ´ Yarınların sahibi ey gençlik, iyi tanı
ebedi sukunetle bu mezarda yatanı
Hak için, bayrak için canını fade edip,
Sana armağan ettik mukaddes vatanı.´

Alıntı; http://mebk12.meb.gov.tr/meb_iys_dosyalar/80/01/113307/icerikler/okulumuzun-tarihcesi_32431.html

(*)ANADOLU iNKILABI Milli Mücadele Anıları’nın yazarı,MİRALAY MEHMED ARİF BEY Kimdir? Mehmet Arif Bey (1883-1926), Türk asker ve milletvekili. 1926 yılında İzmir Suikastı davasında suçlu bulunarak idam edildi. Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı’na katıldı. 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal’in kurmay ikinci başkanı olarak Bandırma Vapuru’yla Samsun’a çıkan 19 kişi arasında yer aldı. Nisan 1920’de 11. Tümen komutanı oldu. Pozantı Kuşatması ve Düzce Ayaklanması’nın bastırılmasında görev aldı. İnönü Savaşları’na katıldı.(Daha fazlası için bakınız; http://tr.wikipedia.org/wiki/Mehmet_Arif_Bey_%28milletvekili%29

(1)“ANADOLU iNKILABI Milli Mücadele Anıları”, (19I9-I923) “AYICI AKİF’İN ANILARI”, MİRALAY MEHMED ARİF BEY,

(2) Daha fazlası için bakınız;  http://www.canmehmet.com/ulkeyi-isgal-eden-devletler-yunanli-taseronlariyla-savasmamiz-icin-bize-silah-veriyorlar-7.html

(3-4-5-6-7-8-9-10 A.g.e)

(11) http://www.posta.com.tr

(12) http://www.nenehatun.k12.tr

(13) Ord. Prof. Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihî v. cilt. (1789-1856) Sahife, 54

(14) Yazı ile ilgili kaynak olan Irâde-i Milliye gazetesi, Heyet-i Temsiliye’nin Sivas’ta çalışmalarının sürdürdügü 8 Eylül 1919-13 Aralık 1919 tarihleri arasında 16 sayı yayınlanmıştır. Ankara’da, Heyet-i Temsiliye yayın organı Hâkimiyeti Milliye (10 Ocak 1920) tarihinde yayın hayatına katılmıştır. Bu iki zaman dilimi arasında İrade-i Milliye dört sayı daha yayınlanmştır. Hâkimiyet-i Milliye’nin yayınlanmasından iki gün sonra (12 Ocak 1920) Irâde-i Milliye’nin 20. sayısı neşredilmiştir. Milli Mücadele’nin yeni yayın organı, Hâkimiyet-i Milliye gazetesinin (10 Ocak 1920) tarihinde yayınlanmasına kadar geçen zaman zarfında Irâde-i Milliye gazetesinin ulusal kimliğini muhafaza etmiştir.” Dr. Fatih M. DERViŞOGLU

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*