Vatandaşın Osmanlı Tarihi; İbret alınsaydı PKK olayı belki de hiç yaşanmayacaktı. (2)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

Yarınlarımız için dün yaşananları doğru bilmek durumundayız. Elbette bir ders almak için…

Başlamadan evvel daha öncede benzerini yaşadığımız ve aynı zamanda Osmanlı için kırılma noktası olan olaylar aktarılmaktadır. Anlaşılan bugünde ve maalesef; ne hatalarımızdan bir ders almışız; ne de anlayışımızda bir değişiklik meydana gelmiştir.

Değişen bir şey yok 1;

Okuyanlar, aşağıda anlatılanların,  bugün yaşanan PKK olayı ile ilgili bir benzerliği olup olmadığı değerlendirsinler.

Sırp İsyanları (1804 – 1817)

Napolyon ile Çar, Osmanlı topraklarını paylaşmak için anlaşmaya çalıştıkları sıralarda, Osmanlı İmparatorluğu, zamanla bünyesinde yer alan değişiklikler sebebiyle kendiliğinden parçalanmaya elverişli bir hal almıştı…

Sırbistan, Fatih Sultan Mehmet tarafından alındıktan sonra, Osmanlı İmparatorluğu’na bir eyalet olarak katılmıştı. Sırp toprakları sipahiler arasında, idare bakımından paylaşılmış, fakat Sırp köylüsü toprağın gerçek sahibi kalmıştı.

Köylü, sipahilere kanunnamelerle belirtilen bir toprak gelirinin dışında bir şey vermiyordu. Bundan başka Sırplara din ve dil hürriyetiyle kendi kendilerini, geleneklerine göre, idare etmek imtiyazları da verilmişti.

Ziraatçı bir halk olarak Sırpların Osmanlı İmparatorluğunda tâbi oldukları bu rejim, Avrupa’nın henüz derebeylik hayatından kurtulamamış olduğu bir devirde, çok âdil ve ileri idi.

Sırplar, Türk idaresinden memnundular ve 18 inci yüzyılın ikinci yarısına kadar Osmanlı devletine önemli denebilecek bir gaile açmadılar.

Fakat bu tarihten itibaren Sırpların Osmanlı devletine karşı durumlarında bir değişiklik baş gösterdi. Rusya ve Avusturya ile yapılan harplerde Sırp toprakları çok kere harp alanı oldu.

Avusturya ve Rusya ajanları Sırplar arasında milliyetçilik ve istiklâl fikriyle duygularını uyandırmaya çalıştılar. Bazı Sırplar, Avusturya ve Rusya ordularında askerlik yapmaya bile başladılar.

Osmanlı İmparatorluğu’nun genel durumu Sırplar arasında yapılan propagandaları önlemeye elverişli gibi değildi. Hükümet merkezi olan İstanbul’da bile doğru dürüst asayiş ve âdil bir idare sağlanamıyordu. Sırbistan, İstanbul’dan çok uzakta bulunuyordu.

Devletin oradaki otoritesi Rumeli’nin güveni ile sıkı sıkıya ilgili idi. Halbuki Rumeli, ayanların ve dağlı eşkıyanın tahakkümü altında bunalıyordu.

Türk ve İslâm olan bu ayanlarla eşkıyaların pâdişâha karşı başkaldırmaları durumlarından memnun olmıyan Sırpların ayaklanması için bir örnek oldu.

Sırbistan’da kanunnamelerle kurulmuş olan âdil rejim zamanla bozulmuştu. Sırplar, kalelerde oturan yeniçeri dayılarının keyfî muamelelerine maruz kalmaya başlamışlardı. Belgrat paşalığına bazan değerli valilerin gönderilmesi, yeniçeri dayılarının reayaya kötü muamelelerine karşı bir fren olabiliyordu.

Nitekim Hacı Mustafa Paşa (1794-1801), reayayı koruyucu muamelesinden dolayı, Sırplar arasında baba diye anılmakta idi. 1801’de yeniçeriler Hacı Mustafa ile kavga çıkararak onu öldürdüler.

Bundan sonra Pazvantoğlu’ndan kendilerine katılan bozguncu kimselerle Sırbistan’da bir terör rejimi yarattılar.

Bu rejim Sırp isyanının yakın sebebini teşkil etti. (1)

Yeniçerilerin Sırbistan’da çıkardıkları olaylardan şikâyet için bir Sırp heyeti İstanbul’a gelerek padişahın müdahalesi için yalvardı. Pâdişâh, Sırbistan’da durumun yatıştırılması için gereken emirleri verdi.

Fakat Sırbistan’daki yeniçeri dayıları Sırpların padişaha şikâyetlerinden öfkelenerek, Knez adı verilen bellibaşlı Sırp kodamanlarından birkaçını öldürdüler ( 4 Şubat 1804 ).

Bu olay üzerine Sırplar, yeniçerilere karşı silâhlı mukavemete koyuldular. Sırp isyanı artık başlamıştı.

Sırp isyanının gelişmesi

Sırp âsileri Kara Yorgi adında bir Knezi başkan seçtiler. Kara Yorgi, iri yarı boylu bir domuz tüccarı idi. Bir vakitler dağa çıkmış, eşkıyalık yapmış, daha sonra Avusturya ordusunda hizmet görmüştü.

Kara Yorgi, kendiliğinden başlamış olan savunma hareketlerini sistemleştirdi.

Yeniçerilere karşı Balkanların klâsik muharebe usulü olan gerillâ’yı kabul etti.

Sırp çeteleri dağlara, ormanlara sığındılar. Yolları, hanları ve küçük kaleleri basarak yeniçerileri amansız bir mücadeleye mecbur ettiler.

Kara Yorgi, mücadeleye atılmak için, mütereddit bulunan Sırp köylüsünü sürüklemek ve islâmlar arasında ikilik çıkarmak için, yapılan harbin padişaha karşı yapılmış olmadığını, bilâkis kendisinin padişah tarafından yeniçerileri mahvetmeye ödevlendirilmiş sadık bir kul olduğunu ilân etti.

Bu taktik, yeniçeri düşmanı bazı Müslümanların da kendisine yardımlarım sağladı. Belgrad’ın muhasarasında Bosna valisi Bekir Paşa’dan bile yardım gördüler. Yeniçerilerin ezilmesinden ve Belgrad’ın ellerinden alınmasından sonra Sırp gerillâ’sının son bulması lâzım geliyordu.

Halbuki Sırp âsileri dağılmak İçin şu şartları ileri sürdüler:

Belgrat muhafızı paşanın maiyetinde Sırp milleti tarafından bir vekil bulunacak ve kalenin müdafaasına 1500 Sırp iştirak ettirilecek. Bundan başka, genel af ilân edilecek, eski vergiler istenmeyecek, yeniçerilerin cezalandırılması için yapılmış olan savaşta harcanmış olan para, padişah tarafından ödenecek, kiliselerin tamirine, çan çalınmasına ve mabetlerde haç takılmasına müsaade edilecek,

Sırp âsileri bu şartları, Macaristan’daki Sırp büyük papaslarının tavsiyesi üzerine yapmışlardı. Bu papaslar, muhtar ve hattâ bağımsız bir Sırp devleti için çalışmak sırasının geldiğine inanıyorlar ve bu maksadı sağlamak için de Sırp isyanının idaresine bile karışıyorlardı.

Osmanlı Hükümeti, Sırpların bu şartlarını kabul etmedi.

Bunun üzerine Kara Yorgi ile Sırp Millet Meclisini (Skupçina) Topladı Skupçina, Kara Yorgi’yi baş Knez seçerek Sırbistan’ın istiklâlini sağlayıncaya kadar Osmanlı İmparatorluğu ile savaşmaya karar verdi.” (2)

Bugün yaşananlardan; Köy yakmalar, cezaevlerinde işkenceler, faili meçhuller, Kürt işadamlarının öldürülmesiyle bir benzerlik var mıdır?

Örneğin, Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okan’ın şehit edilmesi veya Org. Eşref Bitlis (doğru ise) suikastı veya  (Doğru ise) Turgut Özal’ın vefatı ile…

**

Değişen hiçbir şey yok, 2;

“Güçlü Ordu, Güçlü Türkiye!” Veya “Güçlü Türkiye güçlü Ordu” gerçeği…

“Osmanlı İmparatorluğu, Kanunî Sultan Süleyman’ın son yıllarından itibaren çökme devrine girmişti. Kanuni’den sonra gelen hükümdar ve sadrazamlardan bir kısmı, imparatorluğu çökmeden kurtarmak için gayret sarfettiler.

Genç Osman (1622), Murad IV. (1631 -1640) ve Köprülü ailesinden gelen vezirler, yaptıkları ıslahat ile imparatorluğa eski kuvvetini vermek istediler. Genç Osman’dan maadası -başkası- bu işte muvaffak oldular; fakat yapılan ıslahatta Osmanlı İmparatorluğu’nu müesseseleri ve dünya görüşü ile geride bırakmağa başlamış olan Batı medeniyetinin tesiri yoktu. Islahat yapanların bir tek gayesi vardı :

Bozulan düzeni kuvvete dayanarak tekrar kurmak, Bu bakımdan XVII nci yüzyılın ıslahat çalışmaları disiplinsel karakter taşır.

Bu çalışmalar, ıslahata girişenlerin gösterdikleri şiddet derecesinde muvaffak olmuş ve onların mukadderine bağlı kalmıştır. Nitekim ıslahatçılar öldükten sonra imparatorluk tekrar ıslaha gerekli duruma düşmüştür.

Aradan birkaç asır geçer, biz hala (askeri) manada güçlenmekle sorunlarımızı çözeceğimizi düşünürüz.“Güçlü Ordu Güçlü Türkiye”

Yapılması gereken nedir? Önce üreten fabrikaların sağladığı gelir ve neticesinde güçlü bir ekonomi.

Sonra kazanılanlarla kurulacak modern donanımlı bir ordu.

Rusya’da “Büyük ordu!” sevdası uğruna parçalanmıştır, Aynen Osmanlı İmparatorluğu gibi.

**

Değişen bir şey yok, 3 ;

Halkta değişmemiştir, karakteri de…

-“Eflâk ve Buğdan’ın Ruslar tarafından istilâsı, İstanbul’da büyük bir heyecan uyandırdı.

Rus istilâsını izah etmek gerçekten güçtü. İngiliz elçisi bile bu olay karşısında memnuniyetsizliğini göstermekten çekinmedi. Bununla beraber elçi, hükümetinin görüşüne ortak çıktı.

İngiltere Osmanlı İmparatorluğunun Fransa ile münasebetlerini kesmesini, Türk donanmasını ve Çanakkale istihkâmlarını kendisine teslimini Eflâk ve Buğdan’ın da Rusya’ya bırakılmasını istiyordu.

Osmanlı devleti, yeni bir harbe sürüklenmek hususunda duyduğu endişe ve korkuya rağmen, Rusya’nın barışı bozmasını harp sebebi saydıktan başka, İngiltere’nin de teklif ve tehditlerine kulak asmadı.

Bunun üzerine İngiliz elçisi İstanbul’u terk ederek, Bozcaada önlerinde bekliyen İngiliz filosuna gitti (27 Ocak 1807).

İngiliz donanmasının İstanbul’u korkutma teşebbüsü (Şubat 1807)

İngiliz elçisinin İstanbul’u terkinden sonra İngiliz donanmasının başkent üzerine yürümesi muhakkak sayılıyordu.

Selim III., Boğazların günün birinde saldırıya uğrayacağını önceden düşünmüş olduğundan, Osmanlı ordusunda hizmet gören büyük rütbeli bir Fransız subayını Boğaz savunmasını incelemiye memur etmişti. Bu subay, raporunda, Çanakkale’de kuvvetli kale ve istihkâmlar bulunmaması sebebiyle uygun rüzgârdan faydalanan bir düşman filosunun Boğazı kolaylıkla geçebileceğini ileri sürmüştü.

Böyle bir geçişi önlemek için tavsiye ettiği tedbirler de çok sayıda modern top tabiye etmek ve Nâra gerisinde 12 gemiden kurulan bir filoyu Boğazın savunmasına memur etmekti.

Padişah bu tedbirleri divanının tasvibinden geçirdikten sonra Kaptan paşa ile Feyzullah adında birini tedbirleri yürütmeğe memur etti. Bu adamlar, istenileni yapacak yerde işi salladılar.

-“İngilizlerin Boğaza taarruz için ne arzu ve ne de cesaretleri var…“  Bu böyle olduktan sonra tahkimat yapmak padişah efendimizin parasını boş yere harcamak olur” dediler.

Bu düşünce İngilizlere çok yaradı. İngiliz donanması. Şubat başlarında Boğazın önünde toplanmaya başlamıştı. Donanma 8 saff-ı Harp gemisi, 2 fregat, 2 korvet ve 2 kalyondan kurulmuştu…

Bu donanmanın Boğaz önüne yanaşması bile Kaptan paşa ile Feyzullah Efendi’de hiçbir telâş ve endişe uyandırmadı. 19 Şubat 1807’de uygun rüzgâr çıkınca, İngilizler yelken açtılar. Kaptan paşa hâlâ İngiliz filosunun manevra yapmakta olduğunu sanacak kadar saflık gösteriyordu.

Donanma rotasını İstanbul istikametine çevirince korkunç gerçek anlaşıldı. Fakat artık iş işten geçmiş bulunuyordu. Bayram olduğu için asker dağılmış bir halde idi. Toplar başında işe yarar er ve subay yoktu.

Gelişigüzel tanzim edilen bir ateş İngilizlere hiçbir zarar vermedi. Nâra gerisinde evvelce bulundurulması tavsiye edilmiş olan 12 harp gemisi yerinde ancak birkaç gemi bulunuyordu. Bunlardan biri vaktinde kaçıp İstanbul’a İngilizlerin Boğazı geçtikleri kara haberini getirdi.

Bu haber başkentte misilsiz bir heyecan ve korku uyandırdı…

Başkent halkı da İstanbul önlerine gelecek bir düşman donanmasının dehşetini nispetsiz derecede büyütüyordu…

Böyle bir psikoloji ile toplanan divan üyeleri, durumu inceledikten sonra, İstanbul’u ve kendilerini kurtarmak için İngilizlerin evvelce ileri sürmüş oldukları şartları kabul etmeğe karar verdiler. Bu karar, Fransız elçisi Sebastiyani’ye de bildirildi.

Elçinin İstanbul’dan çıkıp gitmesi lâzım geliyordu. Çünkü Fransa ile münasebetlerin kesilmesi, İngilizlerin tekliflerinden biri idi.

Sebastiyani, ilk anlarda büyük şaşkınlık geçirdi. Fakat neticede asker psikolojisi ile kendisine hâkim oldu. Osmanlı devlet adamlarına korkularının yersiz olduğunu göstermeğe çalıştı.

Bir kara ordusu ile desteklenmiyen bir düşman filosunun İstanbul’a bir şey yapamayacağını anlatmağa başladı.

Bu sıralarda İngiliz donanması da İstanbul önlerine gelmiş Ve İngilizlerle görüşmelere başlanmıştı. Halkın ilk günlerdeki korku ve heyecanı yerine, azimle karşı koyma duygusu uyanmıştı. Asker ocakları da halkın bu duygusunu pay ediyordu

Halk ve ocaklar, hükümetten emir beklemeden, silahlanmağa ve tahkimat yapmağa koyuldular. Öyle bir an geldi ki, askerlerden başka şehirde her cins ve mezhepten halk, çoluk, çocuk, kadın, erkek savunma tertipleri için olağanüstü gayret sarfetmeye başladılar.

Halkın bu yüce ayaklanması ile Babıâli’nin korku ve karasızlığı büyük bir tezat teşkil etmekteydi.

Hükümetin İngiliz isteklerine boyun eğmesi halk ve askerin hiddetini hükümet ve saraya karşı çevirebilir ve bir isyana sebep olabilirdi.

Bu düşüncenin şevkiyle divan İngiliz isteklerini kabule karar vermişken, bu karardan vazgeçerek başkentin savunması yolunda halka ve askerin çalışmalarına katıldı.

Bundan sonra savunma hazırlıkları görülmemiş bir hızla gelişti. İngilizler, Babıâli’nin görüşmeleri sürüncemede bırakmasından ve şehrin savunma haline konulmasından endişeye düşerek isteklerinin kabulü için yeni bir ültimatom verdiler.

Babıâlî –hükümet– müphem bir cevap verdi. İngiliz amirali için İstanbul’a saldırmak ile geriye dönmek hususunda süratli bir karar vermek zamanı gelmişti.

Çünkü şehir savunacak bir duruma konmuştu. Kaldı ki, Çanakkale Boğazı da tahkim edilmekte idi. İngilizler için selâmet, son süratle geldikleri yoldan dönmekte idi.

2 Martta İngiliz filosu Çanakkale Boğazını bazı kayıplar pahasına geçerek Akdeniz’e açıldı. (3)

Aradan 70 Yıl geçer… ( Yıl 1877 )

Nene Hatunlar… (93 Harbi olarak anılan 1877 – 1878 Osmanlı – Rus Savaşı)

“7 Kasım 1877 gününün gece yarısında, bölge halkından olan Osmanlı vatandaşı Ermeni çeteleri Erzurum’un Aziziye Tabyası’na girmeyi başarmışlardı. Tabyayı koruyan Türk askerlerini öldürdüler

Arkadan gelen Rus askerleri, hiçbir mukavemetle karşılaşmaksızın tabyayı ele geçirdiler. Baskından yaralı olarak kurtulmayı başaran bir er, şehir merkezine ulaşıp kara haberi Erzurum’lulara ulaştırdı.

Sabah ezanından hemen sonra minârelerden şehir halkına duyuru yapıldı.

“Moskof askeri Aziziye Tabyası’nı ele geçirdi.”

Bu haber, Erzurum halkı tarafından, vatan savunması için emir telakki edildi. Silâhı olan silâhını, olmayanlar; balta, tırpan, kazma, kürek, sopa ve taşları ellerine alarak Tabya’ya doğru koşmaya başladı.

Kadın – erkek tüm Erzurum halkı yollara dökülmüştü. Koşanlar arasında, erkeği cephede çarpışan bir tâze gelin de vardı. Ağabeyi bir gün önce cepheden yaralı olarak gelmiş ve kollarında can vermişti .

Üç aylık bebeğini emzirmiş,

“Seni bana Allah verdi. Ben de O’na emânet ediyorum.”

Diyerek vedâlaştıktan sonra birkaç saat önce ölen ağabeyinin kasaturasını alarak sokağa fırlamıştı.

Erzurumlular, ölüme gittiklerini bildikleri halde, Aziziye Tabyası’na doğru koşuyordu. Tabyaya yerleşmiş olan Rus askerleri, gelenlere yaylım ateşi açtı.

Ön sıradakiler o anda şehit oldular. Arkadakiler, geri çekilmek yerine daha bir kararlı ve hızlı olarak ileri atıldılar.

Demir kapılar kırılıp içeri girildi. Boğaz boğaza bir savaş başladı. Mükemmel silâhlarla donanmış Moskof ordusu, baltalı – tırpanlı, taşlı – sopalı eğitimsiz halk karşısında ancak yarım saat tutunabildi.

2300 Moskof öldürülüp, Tabya geri alındı. Türkler, 1000 kadar şehit vermişlerdi…” (4)

Aradan bir 44 Yıl daha geçer ( Yıl 1921 ),

Şerife Bacılar…

“Kurtuluş Savaşı sırasında, cephaneler gizlice Karadeniz sahillerine, özellikle Kastamonu, İnebolu sahillerine ulaştırılmakta, oradan kağnılarla içerdeki cephelere taşınmaktadır…

1921 yılının Aralık ayında, İnebolu’dan kağnısına cephane yükleyen Şerife Bacı, Kastamonu şehrinin kapısına kadar kağnıyı getirir ve orada kağnının üzerine kollarını açmış halde, donmuş bir şekilde bulunur…

Şerife Bacı’nın, cephanenin üzerine örttüğü yorgan kaldırılınca, askerlerin dehşet bir manzarayla karşılaşır…

“Kağnıda, otlara sarılı top gülleleri arasında, çaputtan kundağa sarılmış bir bebek ağlamaktadır.”(5)

**

Ve…

İngilizlerin Osmanlıyı korkutmasının üzerinden yaklaşık 112 yıl geçmiştir.

Halkımız bir kez daha ateşle imtihan edilecektir…

Bu konuda Mustafa Kemal Paşa’nında bir tespiti vardır…

İngilizler bir kez daha ülkemizdedir, ancak bu kez korkutmak için değil işgalci olarak!

“Sivas’ta bir grup öğretim üyesi, 40 kadar “İrade-i Milliye” nüshasını Latin harflerine çevirerek Sivas Belediyesinin de destekleriyle ve orijinaliyle birlikte 2007 yılında yayınlarlar…

Sivas Vilayet matbaasında 1919 yılında basılmaya başlanan “İrade-i Milliye” gazetesi, 4 Eylül 1919 yılında Sivas Kongresi’nde alınan kararla çıkarılan ilk gazetedir.

İlk sayıda, gazetenin yayınlanmasından 10 gün önce toplanan Sivas Kongresi’nde Mustafa Kemal Paşa’nın Kongreyi açış nutku ile Padişah’a, Sadrazam’a ve İtilaf devletlerine çekilen ariza ve muhtıralar yer almaktadır.

Mustafa Kemal Paşa, Samsun’a çıktıktan bir ay kadar sonra şu gerçeği itiraf ediyor:

”İstanbul’da iken milletin bu kadar kuvvetli ve az vakitte felaketlerden bu derece müteyakkız (uyanmış) olduğunu tahayyül edemezdim… Millet baştan aşağı uyanık olup istiklal-i millet ve devleti ve hukuk-i âliye-i saltanat ve hilafeti teyid için kavi bir azim ve iman ile mücehhez bulunuyor.”

Özetle; Yani uyanmış olan millet, milletin ve devletin bağımsızlığı ile saltanat ve hilafetin yüce haklarını desteklemek için sağlam bir kararlılık ve imanla donanmış durumda. (6)

Artık sıradan bir vatandaş gözü ile amatör Osmanlı İmparatorluğu tarihine başlayabiliriz…

-Osmanlı Beyliğini, Devletini Osman Bey kurmadı!

-“Aaa… Ne kadar ilginç! “

Resim;dunyabulteni.netPaylaş

Kaynaklar;

(1) Ord. Prof. Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihî v. cilt. Nizam-ı Cedid ve Tanzimat devirleri (1789-1856) Sahife,104-1

(2) a.g.e.  Sahife.104-4

(3) a.g.e; Sahife, 54

(4) http://www.nenehatun.k12.tr

(5) http://www.posta.com.tr

(6) Irâde-i Milliye gazetesi, Heyet-i Temsiliye’nin Sivas’ta çalışmalarının sürdürdügü 8 Eylül 1919-13 Aralık 1919 tarihleri arasında 16 sayı yayınlanmıştır. Ankara’da, Heyet-i Temsiliye yayın organı Hâkimiyeti Milliye (10 Ocak 1920) tarihinde yayın hayatına katılmıştır. Bu iki zaman dilimi arasında İrade-i Milliye dört sayı daha yayınlanmştır. Hâkimiyet-i Milliye’nin yayınlanmasından iki gün sonra (12 Ocak 1920) Irâde-i Milliye’nin 20. sayısı neşredilmiştir. Milli Mücadele’nin yeni yayın organı, Hâkimiyet-i Milliye gazetesinin (10 Ocak 1920) tarihinde yayınlanmasına kadar geçen zaman zarfında Irâde-i Milliye gazetesinin ulusal kimliğini muhafaza etmiştir.” Dr. Fatih M. DERViŞOGLU

 

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*