“Resmi Tarih” dosyasını açıyoruz; “31 Mart Vakası”, Osmanlı Hanedanlığı ile Halife’nin kafasının koparılması operasyonudur. (5)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı
Çar Alexander (1801–1825) “Çağdaşlarının çoğu gibi Çar da, Paris’te Avrupa’daki bütün devrimci hareketlere esin kaynağı olan ve devrimci hareketleri kontrol eden merkezî bir örgüt olduğuna inanıyordu.”

Çar Alexander (1801–1825) “Çağdaşlarının çoğu gibi, Paris’te Avrupa’daki bütün devrimci hareketlere esin kaynağı olan ve devrimci hareketleri kontrol eden merkezî bir örgüt olduğuna inanıyordu.” Jön Türkler-İttihatçılar-Müdafaa-i Hukuk ve Halk Fırkası ile ilgisi olmamalı…

 

Tarih, İddia ve karşı iddiaların tartışılarak sentezlendiği bir ilim dalıdır. “Ben anlattım doğru! Kalanları eğri!” Dayatmalar kümesi değil. Şimdiye kadar iddialar anlatıldı. Sıra karşı iddialarda.

Yazılarımızda sık sık tekrar ettiğimiz bir anlayışımız vardır.

“Harmanı yel deliyi el döndürür!”

Bu manada döndürmemek için yaşananları, farklı tarafların farklı görüşleri ile, bir “Açık büfe!” Misali sergiliyoruz.

Peki, neden?

Siz suyu (Bilgiyi) herhangi bir kaba boşalttığınız zaman, suyun kabın şeklini aldığını görürsünüz.

Bilgi de böyledir. Bilgiyi alan, algılayan, onu kendi değerleri- bilgileri ile karşılaştırmakta, değerlerine uyuyorsa; “Evet! Doğru”, bildiklerini desteklemiyorsa, “ Hayır Efem! Yanlış” diyerek kaldığı yerden devam etmektedir.

Yapılmak istenen, akıllısına, meraklısına bir kapı açmak, “Anlatılan doğru olabilir mi?” şüphesini uyandırmak ve araştırmasını sağlamaktır.

“Gerçek Doğru” bir tanedir. Ancak, “Herkesin doğrusu ”da kendine göre yine bir tanedir.

Bu nasıl olmaktadır?

Kişinin, içerisinde bulunduğu yaşına, bilgisine, deneyimine ve basiretine göre bir doğrusu vardır. Bu zaman içerisinde değişmektedir. (elbette bu iddia akıl sahipleri için söylenmektedir)

-Peynir, iki yaşındaki çocuk için, “Mama”,

-Peynir, oniki yaşındaki için, “Kahvaltılık”

-Peynir, otuziki yaşındaki için, “Besleyici, alınması gerekli gıda

-Peynir, sekseniki yaşındaki için, “Güneş, Su, Toprak, Koyun, Ot, Süt….”

Özetle; “Rüzgâra ıslık çalınmamaktadır!”

Ve karşı iddialar bölümü için kısa bir tanıtım…

-“Jön Türkler’in İngiliz Büyükelçisi’ne Garip Muhabbetleri

I.Meşrutiyet’in ilan edildiği günlerde Jön Türkler (daha ziyade İngiliz taraftarı olanlar) bu sonuca İngilizler’in vermiş olduğu destekle ulaşılmış veya onlara hayran kalınmış olacak ki, 31 Temmuz 1908’de yeni İngiliz Büyükelçisi Gerard Lowther İstanbul’a geldiğinde arabasının atlarını sökerek, kendileri koşulmuşlar, Galata’nın sarp sokaklarından İngiliz Büyükelçiliği’nin bulunduğu Beyoğlu’na kadar çekmişlerdi.”(1)

Olup bitenler Lowther’i şaşırtmış. Jön Türkler’i,

-“Politik deneyimden yoksun, aralarında birlik olmayan, iyi niyetli çocuklar topluluğuolarak değerlendirmişti.” (2)

Diğer bir garabet ve utanç örneği de İngiliz taraftarı Jön Türk Rıza Nur’un şahsında yaşanmıştı. Yine Meşrutiyet’in ilan edildiği günlerde II. Abdülhamid “Meşrutiyet yapmaz” korkusuna kapılarak, İngiliz Büyükelçiliği’ne gidip, onlardan “teminat” almak istemişti. Hatıralarından okuyalım:

-“Talebelerden ahaliden birkaç kişi beni tutup omuzlarına aldılar. Nereye dediler. ‘Beyoğlu’na İngiliz Sefarethanesi’ne dedim. Domuz sokağından yürüyorduk. Artık ben, talebe, ahali deli gibi olmuş, bağırıyorduk. Arasıra nutuk söylüyordum. Tramvay yolunda İngiliz Sefarethanesi’ne kadar geldik. İçeriye girmek, benim zorum buraya gelmek, İngilizler’in Türk hükümetine yardımını istemekti. Abdülhamid Meşrutiyet yapmaz diye korkuyordum.

Zannediyordum ki, İngiltere bize yardım eder, Meşrutiyet’i yaptırır. Gece mektepte bu babta bir mektup hazırlamıştım. Avucumdaydı Onu okudum.

İngiltere’ye Türk dostluğu ve duasını söylüyordum. Diyordum ki,

-‘Dünyanın denizlerini İngiliz donanması doldursun, sonra da İngiltere Türk’ün hürriyetini yardım etsin’ temennisiydi.

Bu nutku okudum ve sefarethaneye teslim ettim.Otuz yaşında, doktor, profesördüm ama ne saf çocukmuşum.

Bir devlete böyle bir dua ile yardım ediverirler mi? Bütün Türk milleti böyle saf, cahil, dünyadan bihaberdik. Oradan çıktık; Cadde-i Kebir’e girdik.

Bununla beraber Alman ve Fransız Sefarethaneler’i de ‘Bize de gelsin’ diye haber gönderdiler. Kabul etmedim.” (3)

Bu noktada bir ara vermemiz gerekmektedir.

İtirafı sadece, “Otuz yaşında, doktor, profesördüm ama ne saf çocukmuşum!” diyen Rıza Nur yapmamaktadır.

İttihatçı Liderlerden Enver Paşa sıraya girerek!

Mersinli Cemal Paşa’ya anlatmaktadır;

…Paşam, bütün ef’âlimin (eylemlerimin) hesabını vermeye hazırım. Biz Turan yapmak istedik, viran olduk. Bizim asıl mes’uliyetimiz. Sultan Hamid’i anlamamak ve Siyonizme alet olmaklığımızdır. Acıdır, fakat hakikat budur. (6)

Şimdi de itiraf sırası, Rıza Tevfik Bölükbaşı gibi çok önemli bir simadadır;

Tarihler ismini andığı zaman

Sana hak verecek ey koca sultan!

Bizdik utanmadan iftira atan.

Asrın en siyasi padişahına.”

*

Padişah hem zalim, hem deli” dedik,

İhtilal’e kıyam etmeli dedik,

Şeytan Ne dediyse biz “beli” dedik,

Çalıştık fitnenin intibahına!.

*

Divane sen değil, meğer bizmişiz.

Bir çürük ipliğe hülya dizmişiz

Sade deli değil, edepsizmişiz!          

Tükürdük atalar kıblegahına!

*

Sonra cinsi bozuk , ahlâkı fena,

Bir sürü türedi, girdi meydana.

Nerden çıktı bunca veled-i zina?

Yuh olsun bunların ham ervahına!.  (*)

.

Sırada Şair Eşref’in itirafı var,  ancak, edep anlayışımız gereği onun şiirini veremiyoruz.

Dileyenler;  Devri istibdatta söz söylemek memnu ( yasak ) idi”  cümlelerini web ortamında bulabilirler.

Kaldığımız yerden devam ediyoruz.

…Jön Türkler’in Lowther’in arabasını çekmesini Almanlar kıskanmışlar. Hariciye Nezareti’ne gidip, “Büyükelçi Baron Biberştayn İstanbul’a dönecek, onun da arabasını çeksinler’ diye istekte bulunmuşlar.

Nezaretten onlara,

“İngiliz Elçisi’ne yapılan tezahürat, gençliğin sırf kendi ilhamıyla vuku bulmuştur. Hükümetin bunda hiçbir dahli tesiri olmamıştır. İnşallah Alman Elçisi Hazretleri için de aynı tezahüratı yaparlar..” (4)

Değişik Dış-İç kaynaklara geçmeden bakalım bu Kadim Millet kamuoyu, 31 Mart Vakası’nı nasıl görmektedir;

“..İngiliz gizli servisinin desteğiyle yaptıkları zulümleri, cinayetleri örtmek isteyen ve Abdülhamit’in gölgesinden bile korkan ittihatçıların başlattığı bir fitne olduğu konusunda tarihçiler ittifak ediyor.

Gerçi yıllarca resmi tarihte bir irtica ayaklanması olduğu anlatılmış olsa da meselenin öyle olmadığı, sadece Kâmil Paşazade Said Paşa, Derviş Vahdeti ve Mızancı Murad  gibi sözde dindar safdillerin yangına körükle gidip meseleyi bu hale getirdikleri biliniyor…

Zaten başta Halife-Sultan varken çekip “Şeriat İsterik!” diye bağırmak bile ahmaklıktan başka bir şey değil.

Zaten olayın gelişimine bakınca bir gariplik olduğu açık, Yani ittihatçı kafa hürriyet diye diye ne kadar cinayet zulüm, fuhuş, zina varsa işliyor.

Hatta kendilerine muhalif diye bir gazeteciyi, devlet adamını gündüz vakti İstanbul’un göbeğinde öldürüyor. Ordu da tam bir disiplinsizlik hâkim. Halk yapılan bu zulümlerden bıkmış usanmış,

Padişah ise icracı değil sadece temsili bir makamda.

Birde Selanik’teki 3. ordudan gelen subaylar taşkınlıklarıyla milletin iflahını gevretiyor. Sonra da çıkıp şeriat isteriz diye ortalığı velveleye veriyorlar.

Üstelik bu 3. orduya mensup avcı birliklerinin başında tek bir subay yok. En rütbelisi başçavuş, tabi bunlara bir kısım dindar belki ama cahil insanlarda katılıyor. O dönemde İttihatçılar’ı birçok âlim uyarıyor ama dinletemiyorlar. İş çığırından çıkıyor.

Zaten ittihatçıların istediği de buydu.

..Sonra padişahı korumak için harekât ordusu Selanik’ten yola çıkıyor ki bunların başında Müslüman bir Türk var ama askerlerin çoğu Müslüman katili yağmacılar. Yani tam bir çapulcu ordusu.

Bu yağma ordusunu duyunca isyancıları dağıtmamakta direnen 1. ordu komutanı padişaha gelip harekât ordusuna karşı koymak için izin istiyor ama Padişah;

“Müslümanı Müslümana kırdıramam” diyerek müsaade etmiyor, tahttan indirilme pahasına.

Bu harekât ordusu İstanbul’a girince herhalde unuttular asıl amaçlarını (!) başlıyorlar yıldız sarayını yağmalamaya, kütüphaneleri dağıtmaya….

Abdülhamit tahttan indirildikten sonra birde tutup 31 Mart vakasını tertip etmekle ve

“Müslümanı Müslümana kırdırmakla” suçlanıyor (!).

Bu olayın günümüze bakan çok tarafları var elbet ama sanırım en önemlilerinden biri ittihatçı kafaların bunun bir irtica olay olduğunu yaymakla adeta devlet ile millet arasında oluşan ve günümüze kadar gelen bir anlayışın mimarı oldular.

Emellerine ulaşmak için önce çarşıyı karıştırıp ardından da koca bir devleti tuzla buz etmeleri ise amacın sadece iktidar hırsı olduğu ve bundan sonra bir b planları olmadığını açıkça ortaya koyuyor.
Bu vakanın hemen öncesinde yani II. Meşrutiyetin ilanıyla birlikte idare ittihatçılara kalmış, akli başında adamlar ya sürgüne gönderilmiş, ya hapsedilmiş ya da idam edilmiştir.

O yüzden devlet ricali tam bir cahiller topluluğuydu. Mesela büyük asker (!), komutan Enver pasa Ruslara karşı intikam ateşiyle yanıp tutuyor belki de İngiliz muhiplerine bir kıyak geçmek istediğinden tutup Mart ayından sonra gidelim nasihatlerine kulak tıkayıp 90 bin askeri Allahuekber dağlarında telef ediyor. Sonra da hiçbir şey olmamış gibi İstanbul’a dönüyor.

Ne de olsa sansür olduğundan ancak savaştan yıllar sonra öğreniliyor mesele.

Bu ittihatçı kafa 33 yıl devleti yöneten koca Padişahın hal kararını bildirmek üzere

Yahudi Emanuel Karasu, Ermeni Komitecisi Aram Efendi, Arnavud Esad Toptani Pasa ve Gürcü arif Hikmet Paşa’dan oluşan ve içinde tek bir Müslüman Türk olmayan heyeti gönderecek kadar alçaklaşıyor.

Üstüne birde divan-i harbi örfide harekât ordusu kumandanı Mahmut Şevket Paşa yüzlerce belki binlerce insanı suçlu diye idama gönderiyor..” (5)

İşte Kadim Türk Milleti kendi penceresinden 31 Mart Vakası’nı böyle görmektedir.

Burada izninizle bir soru sormamız gerekmektedir.

-Yahu! “Zalim Abdülhamid!” ömrü hayatında, (mahkeme kararı doğrultusunda ve sadece) baba-anasını satırla doğrayanın dışında kimseyi idam ettirmemiş iken, İttihatçıların yaptıkları katliamlar nasıl gözden kaçırılmış, “Kurtarıcı” olmuşlardır?

Zannediliyor mu ki Tarih gözünü, “Kör Salih!” gibi bir ömür boyu kapalı tutacaktır?

Devam edecek…

-32 Kısım tekmili birden başlıyor…

 

Resim; web ortamından alınmıştır.

(*) Şiirin tamamı için;  http://www.antoloji.com/sultan-abdulhamid-han-in-ruhaniyetinden-istimdat-siiri/

Kaynaklar;

(1) Bengal Lançer, Golden Horn, Victor Gollancz Ltd., London, 1932, (Aktaran; İngiliz Tuzağı, Osmanlı’nın yaşatılması ve yıkılmasında İngiltere’nin rolü 1783-1923, Süleyman Kocabaş)

(2) “İngiliz Tuzağı” , (Dipnotları; Ali Haydar, S. 192, 42 Anderson, s. 276

(3) Rıza Nur, C: I, s. 247

(4) Galip Kemali Söylemezoğlu, Hariciye Hizmetinde Otuz Sene, C I, Maarif Basımevi, İstanbul, 1955, s. 171-172 (Aktaran; “İngiliz Tuzağı, Osmanlı’nın yaşatılması ve yıkılmasında İngiltere’nin rolü”, 1783-1923 , Süleyman Kocabaş

(5) Anonim (Bu iddialar, Okuyanı sıkmamak adına,  kısa bölümler halinde ve ilerleyen bölümlerde teker teker belgelendirilecektir)

(6)Aktaran: Vehbi Vakkasoğlu, “31 Mart oyunu”. Köprü, Sayı: 61, Nisan 1982, s. 25. (Aktaran; Abdülhamidin kurtlarla dansı-1, Mustafa Armağan)

 

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*