Japon devlet adamları nasıl kalkındıklarını anlatıyor: Japonların en büyük sırları tayfaları (3)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

japon imp.

Japonlara ait “Hozan Maru” isimli Vapur daha limandan çıkmamıştı, tayfalar anbarları tamamıyla kapattılar, vapurun üzerini tertemiz yıkadılar, yarım saat-bir saat kadar bütün tayfalar gözden kayboldular, sonra birer birer efendiler arasına çıktılar…

Aşağıda biraz da uzunca anlatılanlarda: gerçeğinde milletlerin kalkınmasının o kadar zahmetli ve masraflı olmadığının anlaşılmasının yanında; bizlerin toplum olarak neden son üçyüz  yılda, hızla toparlanan batının gerisine düştüğümüzü, nasıl oldu da Japonların üzerlerindeki ağır baskıya, II. Dünya Savaşı’ndaki tükenmişliğe rağmen bir kahramanlık-Kalkınma destanı yazabildikleri çok açık olarak anlatmaktadır.

Anlatılanları,

-Ülkenizi seviyorsanız bir kez;

-Ülkenizi ve çocuklarını seviyorsanız iki kez;

-Ülkenizi, çocuklarınızı ve kendi geleceğinizi düşünüyorsanız, lütfen, üç kez okuyunuz.

Peki, Neden?

“Şeytan ayrıntıda gizlidir ifadesini yaşamınızda bir kez dahi olsa duymuşsunuzdur ve bu ifadenin ne anlama geldiğini hepimiz biliriz.

-Bu ifadenin anlamı; bakarız ancak, baktığımız halde oradaki en önemli ayrıntıyı göremeyiz iddiasıdır. Bu nedenle, kaybedilen önemli bir değeri bulabilmek için aranılan yere, bir değil, üç kez bakılmalıdır.

Aşağıda, ilk bakışta sıradan, konu ile (Japonların kalkınması ile) ilgisiz bir sohbetten, ülke kalkınması ile ilgili hangi önemli sırlar, çözümler çıkabildiğine şahit olunacaktır.

Yazının sonunda neden “Şeytan ayrıntıda gizlidir!” açıklanmaktadır.

Aşağıda yazılanlar, Türk Fikir adamı, seyyah ve yazar, Abdürreşid İbrahim’in,1907-1909 yıllarında Japonya-Kore-Hindistan vb. yaptığı seyahatten, “Alem-İ İslam” eserinden aktarılanlardır.

Bu değerli ilim insanı, idealleri uğruna, 86 yaşında tekrar gittiği Japonya’da 97 yaşında vefat eder. Allah ondan razı olsun, mekanı cennet olsun inşallah.

Konuşma içeriği, Abdürreşid İbrahim’in, Japonya’dan dönerken gemide tanıştığı İranlı Tüccar Muhammed Hasan Nemazı ile aralarındaki sohbete aittir.

106 yıl evvel yapılan bu sohbette, bugün İran ve Suudi Arabistan’ın geldiği (savaş) durumunun nedenleri de açıkça sergilenmektedir.

MUHAMMED HASAN NEMAZI:

Nemazî Bey gayet güzel halis bir Müslüman, değerli bir zât, pek âlicenab adam. Kendisi her ne kadar birinci mevkide bulunuyor idiyse de, asıl kendi mevkiinde yemek ve uyku zamanlarından başka vakitlerde bulunmazdı, aksine (yemek ve uyku dışındaki) başka vakitleri(nde) ikinci mevkide hep benim kamarada bulunuyordu.

Nemazî Sahib ile aramızda gayet samimi muhavereler cereyan etti: Siyaset bahsinden, Osmanlı ve İran ahvalinden, hepsinden müzakereler cereyan etti.

Nemazî cenahları malumatı oldukça geniş, memleket görmüş bir adamdır. Her şeyden ziyade İslâmiyet’in istikbali hakkında fikir sarfediyor. Ben bu hususta kendisiyle birkaç defa müzakerede bulundum, bir gün müzakere esnasında kendisine dedim ki:

-Müslümanların istikbali için ne düşünüyorsunuz nasıl olursa düşmanlarımıza mukabil mevkimizi muhafaza edebiliriz? Bu hususta fikriniz ne yoldadır?

“Ben” dedi, “bu mesele için pek çok düşünüyorsam da bir türlü çare bulamıyorum, ben burada asıl sizin fikrinizi anlamak isterdim, böyle olmakla beraber kendi fikrimi de söyleyeceğim ve sizin de fikrinizi ve tecrübenizi istirham ederim. Ben bilhassa ahvalini ıslah için yegane çare olsa olsa kendi aralarında ciddi alaka ve samimi birlik/birleşme olabilir zannındayım. Bu da olmazsa tüm Müslümanlar ölmeye sönmeye mahkumdur.

İster İran’da, ister Osmanlı devletinde memleket idaresi kimin elinde olursa olsun, ittifak olmadıkça payidar olamazlar. İttifak edip birlik olurlarsa her zaman ve her nerede ve her hangi memlekette olurlarsa olsunlar millî ve dînî hukuklarını muhafaza edebilirler”. (Gayet sağlam itikatlı halis mü ‘min bir adam)

-İttifak sebepleri ve birliğin çaresi nedir?

İttifakın çaresini ve birlik olmanın sebeplerini aramak kadar saçma bir fikir olamaz. Allah’ın, “Kendi ipine sımsıkı sarılma”fermanı bize farz ise, günde beş defa azalarımız cami-i şeriflerde toplanırlarsa, bundan daha büyük çare ne olabilir?! Ben bundan başka çare düşünmenin abes olduğuna kaniyim. Bizim için yalnız bunların kıymetini takdir edecek kadar bir basiret lazım.

Böyle olmakla beraber ben şurada biraz daha serbest konuşacak olursam bir-iki kelime arzetmek isterim:

Vâcibu’l-Vücud Cenâb-ı Hakk’ın, Selâm, hidâyete tâbi olanların üzerinedir (Tâ-Hâ: 47) diyerek umumileştirmiş olduğu selamı siz Ali için çok görürseniz, biz de karşılık olarak Ebûbekir ve Ömer’e laneti ibadet edinirsek, tabiidir ki ne siz birliğe/ birleşmeye yanaşırsınız, ne de biz.

Bizim Şialar bütünüyle denecek derecede bu ümmetin aşırılarıdır. Ve sizin Sünnîler de sefih (hafif akıllı/budala) fakihlerinizin elinde, gassal (ölü yıkayıcı) elindeki ölü” gibi olmuştur. Bu iki hâl bu ümmeti mezara sürüklüyor haberimiz yok. Hâlâ ulema (âlimlerin) esaretinden siz, müctehidlerin (âyetullahların) esaretinden biz kurtulamayız; işte bunun çaresi biraz zordur.

-Zannederim Sünnîler kendi taraflarından pek çok müsamahakârca muameleye razı olurlar. Ali aleyhi’s-selam ve aleyhi’r-rahme ve’r-ridvan da diyebiliriz. Al-i Muhammed sevgisinde İhtilafımız yok. Biz kendi tarafımızdan her mukaveleye geliriz.

-Ben sözlerimi söylerken sizin simanıza bakıyordum; “sefih (hafif akıllı/budala) fakihlerinizdediğimde, âdeta değiştiniz, çehreniz değişti. İşte siz de, en hür bir adam olacağınız yerde taklit size tabiat olmuş, bu ağır sözleri kaldıramadınız. Ağır sözler dersem sizin-bizim kulağımıza ağır, zira biz bu gibi sözleri işitmedik. Aslında hiç ağır falan değil, ulemamız içinde sefihler pek çok olmuş ve hâlâ pek çoktur. Hele şimdi siz de, biz de adam kıtlığı asrında bulunuyoruz.

-Bu suretle Nemazî Bey ile aramızda pek çok muhavereler geçti. Daha fazla ve serbest sözler de kaçtı.  Hakikaten ben de kendimi bir derece hür ve serbest zannederdim, fakat cenab-i Nemazî bize her cihetten galebe etti. Böyle olmakla beraber Nemazî biraderimizin gayet mütedeyyin (dindar) ve dînî salâbet (sebat/sağlamlık/gayret) sahibi muvahhid bir mü’min olduğu daima görülmekte idi.

…Bir gün de Çinlilerin ahlâkından sordum, fikirlerini aşağıdaki şekilde izah ve beyan etti:

…Çinlilerin ticaret mesleğinde birinci kaideleri iktisada riayet etmektir. İkincisi de sadâkat. Senet olmuş-olmamış farketmez. Alış-verişte, “Falan gün ve falan saatte”diye saatine kadar vaktini tayin eder. Artık bir kaza olmazsa gecikmez.

Fakat ecnebiler ve bilhassa İngilizler Çinlilere çok kötü bakıyor ve kötü davranışta bulunuyorlar, hep kötü muamele ve tahkir edici sözler kullanırlar. Yani, İngiliz milleti mütekebbir, bencil millettir, kendilerinden başkasını adam yerine koymazlar, çok kötü huylu millettir.

Ama Çinliler şimdilik İngilizlere karşı iyi bakıyor, sabrediyor ve güzel geçiniyorlar, zannederim bunlar hep geçicidir; bir zaman gelir bunları hep süpürecekler.

Hindliler eskiden beri esarete alışık bir millettir. İngiltere hükümeti ne kadar zulmederse etsin bir Hindli yine ses çıkarmaz. Ama Çinliler öyle değil, geçici olarak tahammül etse bile nihayet bir gün meydanda varlığını gösterir, ortalığa atılır. Zira daima hâkim millet olarak yaşamaya alışmışlardır. Bunlar Hindlilere kıyas olunamaz, hâkim millettir.

Hindliler, Mısırlılar, kim gelir de,Ben size padişah oldumderse, hemen itaat etmişler, mahkumiyete alışık millederdir.

Çinliler binlerce sene hâkim millet, pek de kolay mahkumiyete tahammül edemezler. Hem de bünyesi kuvvetli tam asker bir millettir. Ama şimdi devletlerinin menfaati uğrunda sabredebilirler, böyle olmakla beraber bu millet istikbalde ‘İntikam’ diyebilir, bu ümit olunur.

Şunu da söylemek lazım: Bu millette icat kuvveti yoktur, hep cismanî kuvvet, fıtrî kabiliyet değil. Hep eğitimleri  İngiliz eğitimi olup değişmeksizin kabul olunmaktadır. İngilizler hiçbir vakit tebaalarına fikrî eğitim vermezler. Oraya gelince, bütün tebaalarını a’mâ gibi tutarlar. Hindistan’i istila edeli neredeyse 100 sene oldu, lakin Hindli bir kemal sahibi yoktur.

Mısırlılara bakacak olursak aynı hali müşahede ederiz, 30 senedir işgal akında bulundurdukları halde Mısır için 30 adam yetiştiremediler ve yetiştiremezler. Mısırlıların esasen İngilizlerden alabilecekleri medeniyet pek sınırlı kalacaktır.

Burada bir şeyi benim aklım idrak etmiyor, ben bunu sizden ayrıca istirham edeceğim: Sebep nedir bilmiyorum, tamamen denilecek derecede bizim Doğu milletleri tüm Avrupalıya lüzumundan fazla güveniyorlar ve bilhassa işbaşında bulunanlarımız hep işlerimizi Avrupalılarla istişare ediyorlar.

Ben başkalarını bilmiyorum, bizim İranlılar her işte hepsi bir Avrupalı fikrine esir bulunuyorlar,

Osmanlıları da çoğunlukla öyle görüyorum.

Fakat ben hiçbir vakit onlara karşı o kadar safdil olamam. Ben kendime kıyas ederim. Ben bir tüccarım, diğer bir tüccar benim ahbabım ve biraderim olsa bile bana rakip olacak bir tüccardır, ticaret işinde benimle istişare ederse, -ben ne kadar âl-i cenab olsam bile- kendi ticaretime cüz’î rakip olacağını hissedersem o kadar âlicenablık gösteremem.“ (Alem-i İslam. Sahife:206)

Şimdi gazetelerde gördüm, yeni Osmanlı hükümeti Alman Golç Paşa’yı (Goltz Paşa*)askerî ıslahat için getirtti, zaten bu adam Hamid zamanında daha orada bulunuyordu, ıslah etmiş ise etmiştir. Fakat ben Golç Paşa’ya karşı o kadar safdil olamam.

Golç Paşa güzel ve âl-i cenab bir adam olabilir, fakat Osmanlı askerinin Alman askerine üstün olmasını istemez. Bu Paşa gibi bir adam da, millî hamiyetten mahrum olamaz.

İşte bu fikre dayalı olarak bu bizim Doğu milletinin o derecede safdil olmaları nedendir bilemiyorum.

-Zira İran Şahı bir Rus subayı elinde, o ne derse memleketi öyle idare ediyor.

-Çinliler de İngiliz subayların fikriyle memleketlerini idare ediyor.

-Her ne sebeptense bizim Doğulularda müstakil fikir bulunmuyor. 

-Tabii bu cihede Japonları da Doğu’dan istisna edeceğiz. Zira Japonlar her şeyi önce Avrupa’dan alıyorlar, 5-10 sene sonra tamamıyla kendilerine mal ediniyorlar.

-Bugün ufacık Japonya’nın geliri milyarlara vardı. Ben Japon fabrikalarının büyük kısmını gezdim, önemli ve büyük mevkilerde şöyle dursun, usta ve amele sınıfı arasında bile bir yabancı göremedim.İnançları da: ‘Japonya Japonlar içindir’ derler.

Tüm Çin ülkesine, Osmanlı ve İran memlekederine baktığımızda bütün memleketin en önemli mevkilerinde yabancıların bulunduğunu göreceğiz; böyle memleket pâyidar olamaz.

Ben İranlıyım, İran’da ümit kalmadı. Zira hastalığımızın büyüğü, devlet adamı kıtlığıdır.

Bu surede Nemazî cenahları bize çok güzel bir arkadaş oldu, yalnız geceleri uyku zamanında, bazan da benim yazdığım o saatlerde pek az ayrılıyoruz.

…Vapurda ikinci mevkide yolcu pek az bulunuyordu, bunlar içinde iki Çinli var, yemek zamanlarında bütün yolcular bir sofrada bulunuyorlar, o iki Çinli için ayrı sofra (kuruluyor, fakat) yemek aynı yemek, vakit de aynı vakit, yalnız masaları ayrı. Ben bunun hikmetini de pek anlayamıyorum. Fakat her yemekte böyledir. Millî elbiseleri de gayet temiz falan, ne sebeptendir sofrada bizimle beraber bulunmuyorlar. Ben birkaç gün bununla hırpalandım, nihayet bir gün Nemazî’ye, “Bu ne içindir?” diye sordum. (O da,) “Soralım, bilmiyorum” diyerek garsonu çağırıp sordu. Garson, “Çinlidir (de ondan)” cevabını verdi; kabahatleri Çinli olmakmış. Yoksa onlar da bizim gibi para vermişler, bizim gibi benî Âdem. Yalnız saçları ile millî elbiseleri Avrupalıların medeniyeti karşısında menfur görülüyor. (Alem_i İslam, Sahife:207

Şimdi de Japonların hızlı kalkınmalarının arkasındaki gerçek görülecektir.

 

VAPUR MU KÜTÜBHÂNE Mİ?

17 Kasım 1909, Japonya’nın Hozan Maru isimli vapuruyla Rusya’dan ayrılacağım.

Hozan Maru ( vapur) iskeleden açılıyor, yolcuların çoğu vapur üzerinde dürbünleriyle etrafa bakmakta, bütün liman bembeyaz buz, kenardan seyrolunurken âdeta vapurlar buz üzerinde gider gibi gözükmekte; şehirde acaip bir manzara teşkil eder, yüce dağlar arasında beyaz karlar ile çevrili büyük binalar, dağ tepelerinde ejderha gibi ağzını açmış toplar, telsiz telgraf direkleri, hep bilim mahsulü dehşedi tabyalar, diğer taraftan askerî boru sesleri… insanın kalbine dehşet verir şeyler..

..Vapur daha limandan çıkmamıştı, tayfalar anbarları tamamıyla kapattılar, vapurun üzerini tertemiz yıkadılar, yarım saat-bir saat kadar bütün tayfalar gözden kayboldular, sonra birer birer efendiler arasına çıktı, hep ellerinde kitap, yahut gazete, vapurun üzeri âdeta bir kütüphane kesildi.

…Hozan Maru (vapur) 12 mil üzerine yol alıyor, vapurda tayfa, yolcu farkı kalmadı-, hep gemi tayfası efendi kesildi, mütalaaya daldı, vapurumuz hemen bir kütübhâne şeklini aldı. Herkes vapurun her tarafında karyolalara uzanmış. Bazılarının elinde kitap, bazılarının elinde gazete hep mütalaa İle meşgul bulunuyorlardı.

Yalnız Amerika’ya gitmekte olan birkaç Rus amelesi vardı, bunlar okuma bilmedikleri için her yerde güvertede uzanmış yatmakta idiler. Ama Japonlar hep mütalaa ile vakit geçirmekte idiler.

Hatta büfede hizmet etmekte olan aşçılar ve tablakârlar (garsonlar) dahi hep okumakta idiler. Vapurun kaptanı ara-sıra gelir, yolcuların hatırını sorardı, Bir şey lazım olursa kendisine söylememizi rica ederdi. Bu surede benim kütüphane deniz üzerinde tam 40 saat yol aldı, insanın burada gördüğü insanca muamele, söylemekle tükenmez, o kadar hoş idi. (Alem-i İslam, Sahife: 272)

Şimdi de “Hintliler neden geri kaldılar?” sorusunun arkasındaki gerçek;

VAPURUN AMELESİ

… (İngiliz) geminin tayfası tamamen denilecek derecede Hindli Müslümandır. Burada bunlara dair ayrıca bir malumat vermeye lüzum yoktu, fakat Âlem-i İslam’ın 79. Sayfasında Japon gemi tayfalarını yazmıştım. Burada ise dünyanın en medenî milletlerine mensup en büyük şirketin en büyük gemilerinin tayfalarıdır.

Bu gemilerin yolcuların çoğu da yüksek fikir sahibi olacak; tabii ki tayfaların da o nispette olmaları icap eder. Yazık, binlerce yazık ki ne İngiliz ne de Hindli tayfaların içinde eline kitap tutmuş bir adamı göremedim, hatta birkaç tayfaya, “Okuma-yazma bilir misiniz?” diye sordum. Ne yazık ki hep ‘Yok’ cevabını aldım…

Evet bu cehaletin kabahati yine İslâmiyet’e ve ara isnad olunur. Kimse de demez ki: “İngilizler 100 senedir Hindistan’ı istila etmişler, medeniyet namına Hindistan’dan % 50 varidat (vergi) alıyorlar. Varidatı (vergileri) İngilizler alır, kabahati İslâmiyet’e isnad olunur”

-Şİmdi de, “Şeytan ayrıntıda gizli!” Ve… “bakmak” ile “görmek” farkı;

-Kuran, Müslümanlar’a; “Allah’ın ipine sarılın.. Birleşin” öğüdünü vermesine karşılık, Müslümanlar, (kimi) din adamlarının, her ne gerekçe ile olursa olsun, “Fırkalara ayrılmaları!” öğüdünü tutuyorlar

-(1909’da) Japonya’yı Japonlar; İran’ı Ruslar;  Mısır’ı, Hindistan’ı ve Çinlileri İngilizler; Osmanlıları Almanlar (Müşavirler-elçiler) yönetiyor. (Aslında yönetiyor görüntüsü altında hepsini batırıyorlar.)

-Yabancı danışmanlar geldikleri ülkede ne doğru şekilde bir Eğitim (Okul) sistemi, ne de doğru bir şekilde teknoloji-mal üretecek bir sanayii tesisi kurmuyor, nitelikli adamlar yetiştirmiyorlar. Yaptıkları sadece kendi ülkelerinin malını satmaktır.

Bu nedenle Türkiye hala bir otomobil üretememiştir. Ne kadar acı değil mi?

-“Şii’ler, aşırıcılarca, Sünniler de, “hafif akıllı!”larca döndürülmekte, bu nedenle basit düşünce ayrılıkları nedeniyle, Kuran’ın “Birleşin!” emrine rağmen birleşmemektedirler.

-Müslümanlar -hür- düşünmüyor, taklit ediyorlar.

-Müslümanlar, hür düşünmedikleri için, İslam ülkelerinde fikir-ilim insanları yetişmemektedir.

-Müslümanlar diğer devletlere karşı “safdil!” iyiniyetli bakıyor ve her seferinde aldanıyorlar,

Japonlar, Avrupa-Amerika’dan aldıkları bir makineyi, 5-10 sene içerisinde geliştirerek, onlardan daha iyi üretecek hale geliyorlar.

-Japonlar çok okuyor-üretiyor; Müslümanlar hiç okumuyor, sadece hazır olanı (ve kendilerini) tüketiyorlar.

-“Medeni” dediğimiz İngilizler, sömürdükleri halde Hindlileri ve Çinlileri aşağılıyor, farklı davranıyorlar. İlginç olanı onlarda bunu (belkide kısa süre için)  hazmediyorlar!

Devam edecek…

-Sırada çok ilginç bir hapishane yaşamı aktarılacak, arkasından da Japonya’da okullar ve  eğitim sistemleri…

 

www.canmehmet.com

Resim; Web ortamından alınmıştır.

Kaynak; “Alem-i İslam”,  Yazarı; Türk Seyyah, gazeteci, ilim insanı Abdürreşid İbrahim (1909)

(*) Von der Goltz, II. Abdülhamit döneminde başlayan Ordu’yu modernleştirme çalışmalarına katkıda bulunmak amacıyla bir Alman askeri heyetiyle (1883 Yılında müşavir olarak) İstanbul’a geldi. Von der Goltz, askeri okullarda köklü reformlar gerçekleştirip genç subayların yetiştirilmesi için önkoşulları oluşturdu. Mamafih, Prusya geleneğinin bir diğer temeli olan askerlerin sivil siyasete karışmama prensibini aşılamakta başarılı olamadığı Bâb-ı Âli Baskını ile ortaya çıktı. Ordunun von der Goltz tarafından yeniden yapılandırılmasıyla birlikte Osmanlılar, Krupp ve Mauser gibi Alman şirketlerine ilk kapsamlı silah siparişlerini verdiler. Von der Goltz, Almanya’nın ve Osmanlı Devleti’nin Doğu’daki nüfuzunu garantilemek için Bağdat tren yolunun inşa edilmesini de destekledi. Bu fikir, yeni pazarlar bulmak için tren yollarının yapılmasını destekleyen Alman ekonomisinin çıkarlarıyla da örtüşüyordu. (Bu notu okuyanlar lütfen, okudukları hatırlasınlar.  İleride Osmanlı devletine ait Şam Vagon-Lokomotif Fabrikası konusu anlatılırken, orada yabancı danışmanların gerçeğinde kime ne neye hizmet ettiklerini çok çarpıcı ancak acı bir gerçekle öğreneceklerdir.) Bu gerçek, bizde sanayii tesislerinin neden bir türlü olması gereken bir şekilde kurulamadığıdır.

 

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*