Doğru bir gelecek, ancak, doğru bir tarih yazımı ile mümkündür.
“Bugünler, dünlerin çocuğudur.”
*
Alemdar Gazetesinin : 1911 yılında başladığı yayın hayatı, dönemin şartları gereği, 1921’de sonlanmıştır. (*)
Gazete, 31 Temmuz 1919 Tarihinde Kayserili bir okuyucunun Posta ile gönderdiği “Anadolu Ne İstiyor ? Başlıklı mektubunu yayınlar.
Mektup içeriği : Bir vatandaş gözü ile, ülkenin o gün içerisinde bulunduğu ekonomik ve siyasal durumunun (tarafsız olarak) aktarılması nedeniyle, meraklıları için oldukça önemlidir.
**
“(Başyazı-imzasız). Anadolu Ne İstiyor ? Şayan-ı dikkat bir mektup.”
Dünkü posta ile Kayseri’den bir mektup aldık.
Zavallı Anadolumuzun derdini pek açık bir lisan ile teşrih eden (açan) bu mektubu, ibârat ve elfâzına (ibare ve kelimelerine) hemen hemen ilişmeyerek, aynen derç ediyoruz :
“Muharrir Beyefendi,
İstanbul gazeteleri içinde sizi tercih ve size hitab ettiğimin sebebi, doğru mu yalan mı bilmem, Anadolu’da çok dolaştığınızdan veya dolaştırıldığınızdan bahsetmenizden mütevelliddir.
Sanki Anadolu’nun derdini bilen ve anlayan var imiş gibi, son günlerde İstanbul gazetelerindeki neşriyatı gördükçe, gülmek mi ağlamak mı lazım geleceğini, az çok bahsedilen Anadolu tâyin edemiyor.
Geçirmekte olduğumuz tehlikeli zamanların sebeblerini ve müsebbiblerini tedkik edecek olan ahfâdımız (torunlarımız), Payitaht gazetelerinin neşriyat-ı hâzırasını gördükçe (gördüğü) zaman, kim bilir ne acı hükümler verecektir ?
Şuracıkta müsaade ederseniz, muhtasaran kendimi takdim edeyim : Memleketimde iyi kötü beş senelik, bâdehu (sonra da) bir vilayet merkezindeki yedi senelik idâdiden çıktıktan sonra, âcizâne Avrupa’ya gittim, İngilizce’ye biraz, Fransızca’ya daha iyi vâkıfım.
Mesleğim hasebiyle Anadolu’nun gezmediğim, tanımadığım köşe bucağı yoktur ve senenin belki üç ayını bile Kayseri’deki hânemde mütemadiyen geçirmek kısmet olmadı. Binaenaleyh Anadolu ahvâlinden bahsedişimi, sizler, ey kendinizi vâkıf-ı herşey zanneden muharrir beyler, küstahâne …….mizsiniz (kinlimiz-düşmanımız?) değil mi ?
Herhalde Anadolu’ya dair söylediğim sözler, evvela Anadolu’nun ruhuna, düşüncesine, ihtiyacına tamamen muvafıktır; sâniyen çok, pek çok samimidir. Çünkü “tahtında müstetir hu”su (altında gizli bir şeyi), şahsi bir menfaat yoktur.
Şu İstanbul gazetelerinde, Anadolu Anadolu diye bağıran beylerden, acaba binde kaçı, Anadolu’yu görmüş ve anlamıştır ?
Vakit midir, Zaman mıdır nedir, bir gazetenin baş muharriri, Kütahya’ya gönderilmiş ve orada üç buçuk gün oturarak, Anadolu’yu anlamış imiş… Bunu gazetesinde yazdı… Artık bu itiraza karşı ben bir kelime yazmayı zâid (gereksiz) addederim.
Anadolu ne istiyor ?
Bütün dünya bugünlerde bu mesele ile meşgul… Fakat herkes başka maksat ve düşünceler ile…
Fransa, İngiltere, Amerika, İtalya, Yunanistan hükümetleri, o memleketlerdeki gazeteler bu işle meşgul oladursun, bizim İstanbul gazeteleri de bu işi dillerine doladılar, ve onların neşriyatına bakılır ise, Hükümet de bununla meşgul imiş.
Halbuki ne dâhilin, ne (de) hâricin iştigâlâtından, zavallı Anadolu’nun istifade edeceğine bir türlü aklım ermiyor.
(…bir cümle / 10 kelime sansürlü…) !.. Post kavgasına, sandalye gürültürüne, külah kapmaya başka vesile kalmadı da, şimdi de Anadolu’yu mu dile doluyorsunuz !..
Üç yüz senedir rahat yüzü görmeyen, malını kanını bütün mâ-mülkünü hep başka iklimlerin, başka milletlerin uğruna feda eden Anadolu’yu, artık kendi haline bırakınız.
Anadolu, derdi ile hem-derd olmayanların, halinden anlamayanların herhangi bir menfaat saikası ile kendinden bahsedişine istikrah (tiksinme), bâhusus (özellikle) böyle elemli ve acıklı ahval-i sefilesini, suret-i haktan görünerek her menfaate vesile yapmak isteyenlere de lânet nazarları bakıyor…
Asırlarca ya Yemen’in, Irak’ın kızgın çöllerinde yâhud Rumeli’nin karlı Balkanları’nda kanını akıtan, milyonlarca sevgili evladını gömen bu Türk yurdu’nda, artık fuzuli akacak tek damla kan yoktur. Bunu katiyyen biliniz ve bu noktaya umu yapıştırınız.
Anadolu ne mi istiyor ? O kadar müşkül, karışık bir iş değil efendiler; çok, çok basittir. Anadolu adalet istiyor, Anadolu asayiş istiyor, Anadolu hakkı ihkak (verilmesini), şekâveti izâle (kaldırma), millete çoktan mütehassir (hasretli) ve müstehak olduğu refah ve istirahatı verecek, kuvvetli bir Hükümet ve o hükümeti bi-hakkın (hakkıyla) temsil edecek memurlar istiyor.
Başka ne düşündüğü, ne (de) istediği hiç bir şey yoktur. En tabii bir hakk-ı beşer olan bu ni’metleri veriniz, daha doğrusu bunların temin (etmek) bir Hükümetin en basit vazifesi olmasına nazaran, gölge etmeyiniz, başka ihsan istemiyoruz.
Bunu yalnız Türkler ve müslümanlar namına söylüyorum zannetmeyiniz, Anadolu’nun Türk veya Kürd, Rum veya Ermeni bütün sakinleri namına ve tekzip edilmekten korkmayarak, bilâ-perva söylüyorum.
Bakınız size iki misal irad edeceğim. Anadolu’nun bil-nisbe(ten) en zengin, en büyük şehirlerinden mâdud olan (sayılan) Kayseri’nin başına gelenlerini, anlatayım da, Anadolu’nun ne istediğini layıkı ile anlayınız :
İttihatçılar zamanında mâlum ya, taşraya gönderilen memurlar ya Firavun addettikleri memuriyet sandalyesine oturur oturmaz, efendilerin gittiği yolda giderek, milleti mahvetmek için ne lazımsa yaparlar; asarlar, keserler, çalarlar, çırparlar ve mükâfâtını da görerek, daha doğrusu artık bulundukları yerde çalacak bir şey kalmadığını anlayarak, başka tarafa – ekseriyetle terfi’an – kaldırılıyorlar idi.
Mütareke oldu.. Ne dedik.. Harp’te çektiğimiz sıkıntılar hitam bulacak. Gelecek memurlar, harp esnasındaki gibi zâlim hunhar, vurucu bir hükümete değil; müşfik, âdil, yapıcı ve tamir edici bir idareye mensup olacak, her şey değişecek, millet rahat bir nefes alacak zannettik. Heyhat !..
Allah ganî ganî rahmet eylesin, Sultan Abdülhamid-i Sâni Hazretleri’nin zaman-ı saltanatlarında Kayseri’ye gelmiş on-onbeş mutasarrıf tanırım; vallah-il-azîm (Allah adına büyük) yemin ederim ki Meşrutiyet dediğiniz nühûset (uğursuzluk) devrinden beri, onların ayak teri olacak tek bir mutasarrıf yüzü görmedik, meğerse devran yine o devran imiş.
Yeni gelen memurlar, (eskisinden) fazla olarak; âciz // bilmem câhil de desem mi ? //, mütereddid, ne söyleyeyim, iğrabdan mahalli (hiçbir değeri) olmayan zevattan ibaret olduğundan, her fenalığa zamîmeten (ek olarak) bir de asayişsizlik belası başımıza çıktı.
Bakınız, Kayseri’nin etrafı tamamıyla sayfiyedir, kasaba yazın pek sıcak olur, ahali hemen tamamen bağlara, bağçelere çıkar. Bunların da en uzağı, hayvan ile iki, en yakını yarım saat mesafededir.
Bu yaşa geldim, ben işitmemiştim, yetmiş seksen yaşındaki ihtiyarlardan sordum, onlar da işitmemişler ki bağlara gidip gelmekten ahali korksun, semt semt birleşerek âdeta bir kervan teşkil ederek hareket etsinler.
Bu sene bu da başımıza geldi. Çünkü her akşam en azdan üç dört cinayet, şekâvet (eşkıyalık) vuku’ buluyor ve failleri elde edilemiyor. Halbuki Ocakçılar (İttihatçılar) hiç olmazsa asayişe son derece dikkat ederler ve milletin canına malına, kendilerinden başkasının tecavüzüne (saldırmasına) imkan bırakmazlar idi.
Bir mutasarrıfımız var, buraların tâbiri ile ve tam mânâsı ile Allah’lık : Altmış yaşında mı bilmem. Kendi rivayetince, hayat-ı şebâbetinde (gençliğinde) şiir yazmaya meraklı imiş, yazdıkları ile herkes eğlendiğinden, kızmış bütün hayatını şiire hasretmiş ve kendi rivayetince muvaffak olmuş ama şimdiye kadar haydi biz cahiller işitmedik, bilmiyoruz; rica ederim İstanbul muharrirleri beyler, siz şimdiye kadar Ali …… divanı diye bir eser gördünüz mü ?
Bu iştigal, tabii (ki) umur-ı idare (işleri) ile kendisinin arasını açmış, İttihatçılar zamanında âcizdir diye tekâüd olmuş. Mütareke olur olmaz, sanki İttihatçıların âciz dedikleri mutlaka kâdir ve muktedir olur imiş gibi, bizim memlekete hediye etmişler.
Ahalinin derdini anlamaz, verdiği emir masanın üzerini tecâvüz etmez (aşmaz), mutasarrıflığı salına salına, elde tesbih, gözde gözlük saat beşte –afedersiniz, memleketimizde hamdolsun saatlerimiz alaturkadır, hem de yazı kışı ayrı değildir—hükümet konağına gelip, saat dokuzda aynı riftar (yürüyüş) ve edâ ile ikametgâhına avdetten ibaret farz eder.
Ama ahali bağlara gidip geliyor, her gün birkaç cinayet oluyor imiş, umurunda değil. Buna bir çare bulmasını bir zat söylediğinde, biliyor musunuz ne cevap vermiş : “Cinayetler, cerâim-i meşhudeden mâdud (suç üstü cürümlerden sayılır) ve bu babta tahkikat icrası, müdde-i umumiliğe (savcılığa) aittir. Ahaliden şikayeti –!- olanlar arz-ı hâl verirse, Jandarma’ya havâle eylerim !”
Nasıl, parlak değil mi ?
Hani bir hikaye vardır. Nasreddin Hoca, hastayı ıyâdete (ziyarete) gitmiş de, “Bu tanıyış(?)la sen zor iyi olursun” demiş”. Bu kafa ile bu idare ile Anadolu ahvalinin düzeleceğine inananlar var ise, onların akıllarına âcizâne çok şaşarım.
Gazetenizde görüyorum : Heyet-i nâsiha gelecek imiş. Gelirse, bir varakacık hazırladım, hemen takdir edeceğim, varakamda şu yazılıdır :
“Efendiler, zahmet buyurmayınız, bizim nasihate değil, başka şeylere ihtiyacımız vardır. Hemen payitaht-ı saltanata avdetle (dönerek), hakikaten nasihate muhtaç olanlara biraz nasihat etseniz daha iyi olur”.
Şeyh’in kendinden menkul rivâyatı (rivayetleri) kabilinden değil de, hakikaten Anadolu’yu dolaştınız ise, herhalde benim fikrimi tasdik edersiniz değil mi muharrir bey ?
Başka şehirde de bir misal söyleyeyim mi ? Dört beş ay evvel cenûbi (güney) Anadolu’da bir liva merkezinde bulunuyor idim. Bir gün baktım, mağazalara, devâire (dairelere), mekteplere bayraklar asılmış oradaki ecnebi komandan tarafından gönderilen musika, daire-i hükümette terennüm-saz oluyor (icra ediyor), ayıp değil ya..
Beş senedir ay mı gün mü bilmediğim için sordum, velâdet-i hümâyun (padişahın doğum günü) şerefine dediler.. Ben de sevgili padişahımızın velâdet-ı hümayunları şerefine yapılacak merasimi göreyim diye hükümet konağı tarafına gittim. Ziyaretçiler de takım takım geliyor idi.
Bir kahvede temâşa ile meşgul iken, bir de ne bakayım; polisler öteye beriye koşuyor, gelenlere bir şeyler söylüyorlar. Herkeste alâim-i behet ve hayret (şaşkınlık alametleri), meraklı bir adamım, duramadım. Kendime çeki düzen vererek, daire-i hükümetin kapısına yaklaştım ve polis efendiden sordum :
– Tebrik saat kaçta ?
Polis memuru, tavrımdan beni galiba yeni gelmiş bir mülkiye müfettişi zannetti, kemâl-i ihtiram ile :
– Efendimiz, mutasarrıf beyefendi yanılmışlar; velâdet-i hümâyun bugüne değil, yarına müsâdif imiş ! Gelen zevata tebliğ için burada bendenizi nöbetçi bıraktılar.
Şimdi rica ederim; bu memurlar ile, bu idaresizlik, bu asayişsizlik ile Anadolu ne bekler ve ne ister ?
Temcid pilavı gibi her gün ‘Anadolu ne istiyor’ nakaratını tekrar eden ve kendilerine her şeyden vâkıf süsü veren İstanbul gazetelerine ve o vâsıta ile de vükelâ-i fühham’a (bakanlara) bütün Anadolu namına cevap vererek bağırıyorum : “Anadolu adalet istiyor, Anadolu asayiş istiyor, Anadolu refah ve istirahat istiyor ve bunları temine hâdim (yardımcı) memurîn-i devlet istiyor !”
Acaba bu feryâda :
(bir beyit, tercümesi şu)
“Seslendiğin kişi diri olsaydı işitirdi; fakat seslendiğinde hayat yok.”
Sırrına mı mazhar olacaktır ?
Kayseri, 31 Temmuz 1335 (1919), Kar’inizden (okuyucunuzdan) T.K.
(mektup bitti)
Not : Osmanlı Türkçesi ile yayınlanan gazeteyi, Osmanlı Türkçesinden günümüz Türkçesine çeviren Evladım Yılmaz Tamer Argüç’ e katkılarından dolayı teşekkür ediyorum.
www.canmehmet.com
Resim : Tarafımızdan hazırlanmıştır.
Açıklama ve Kaynak :
(*) Alemdar Gazetesi hakkında daha fazla bilgi için bakınız : https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/1180/Alemdar-Gazetesi
Kaynak : 14 Ağustos 1919 Tarihli Alemdar Gazetesi.
https://www.canmehmet.com/osmanlilarda-ahlak-ve-yasam-ingilizler-osmanliyi-model-mi-aliyor-3
