Yıkılışımımıza neden olan milliyetçilik, kurtuluşumuz oldu mu? (4)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

Üzerinde çok konuşulmasına karşılık nerede ve nasıl doğduğu tarafımızdan fazlaca bilinmeyen milliyetçilik anlayışının üzerindeki örtü kaldırılmaktadır. Sultan 2. Abdülhamid, Osmanlı Hanedanlığını ortadan kaldıracaklarını bilerek açtığı modern okullarda, Osmanlı milliyetçilerini yetiştirir, küçük kardeşi Sultan Vahdettin’de, Abisinin açtığı modern okullarda yetişen “Mustafa Kemal Paşa, başarılı olduğunda Cumhuriyeti kuracaktır.” Uyarısına rağmen Paşa’yı Samsun üzerinden Anadoluya gönderir. Ve A dan Z ye Milliyetçilik hikâyemiz.

“Modern Türk kimliğiyle ilgili her tartışma, onun geçmişte ya hiç var olmamış olan ya da farklı şekiller altında karşımıza çıkan kültürel, siyasal ve tarihsel kökleriyle mukayese içinde ele alınmak zorundadır…

Hiç şüphe yok ki Türkiye’deki ülkesel kimliğin oluşum süreci ideolojik bir modele; yani Avrupa tipi ulus devlete göre ve nispeten yakın bir tarihte gerçekleşmiştir.

Ne var ki bu süreç çokuluslu bir Müslüman devletten tek uluslu bir ülkesel devlete geçişi sağlarken kendine has bir yol izlemiştir.

Bu yüzden en baştan söylenmelidir ki modern Türkiye’yi oluşturan Müslüman ve Osmanlı unsurlar Avrupa’daki benzerlerinden belirgin bir şekilde farklı bir ulus-devlet yaratmıştır.

Osmanlı Devleti’ni Habsburg ve Romanov hanedan-devletlerinden ayıran belki de en önemli farklardan biri, içindeki, Osmanlı-Müslüman unsurlar arasından çıkan;

-Entelektüel elitlerin, bu unsurları edebiyat, eğitim ve basın aracılığıyla,

-Siyasal elit tarafından ülkenin otantik tarihsel milli kimliği olarak lanse edilen etnik Türk kimliğine dönüştürmekte oynadıkları roldür.

Aslında gerek İslam, gerekse ilk dönemlerindeki Osmanlı Devleti belli bir toprağı, kavmi veya dili hiçbir zaman kendi uyruklarının siyasal kimliğinin ve sadakat ve bağlılığının temeli olarak kabul etmedi.

Hâlbuki bu “milli’ karakterlerin her biri Osmanlı Devleti’nde mevcuttu ve modern ulus-devleti inşa ederken bunların birer yapı taşları olarak kullanılmaları mümkündü.

Eski bağlılık ve kimlikleri yenilerine dönüştüren güç, devletti. Başka bir deyişle yönetici elit bir yandan toplumu ve kültürü ‘’millileştirirken” bir yandan da daha etkili bir iktidar aygıtına dönüşmüş kendini bizzat yaratmakta olduğu milletle özdeşleştirmişti…(1)

“Hubb-ül vatan minel iman” (Vatan sevgisi imanın bir cüzüdür)

Dünyadaki bütün Müslümanların halifesi olarak hareket eden Sultan II. Abdülhamit (1876-1909) etnik kimliği (kavmiyet) ve vatan sevgisini (hubb-el vatan) İslam’a ve Osmanlı Devleti’ne yönelmiş en büyük tehditler olarak gördü ve reddetti.

Halifeye göre kavmiyet fikri ve ülkesel vatan anlayışı, “Müslümanların inancını zayıflatmak için İngilizler tarafından yayılmaktaydı. “

Abdülhamit, Müslümanların bölünmesini hedef alan bu tehditleri bertaraf etmek için Emirül-Müslimin (Halife), yani bütün Müslümanların başı unvanını ön plana çıkardı ve gençleri, “inanca ve halife sevgisine öncelik verip vatan sevgisini ikinci plana atmaya” teşvik etti.

Ne var ki ülkesel vatan anlayışı lehine sonuçlanan bu tartışma, sultan tarafından değil, modern okullarda eğitim görmüş aydınların egemen olmaya başladığı eğitim sistemi ve basın aracılığıyla devlet tarafından çözüme bağlandı.

Yeni elitler rasyonalist, görünüşte liberal ve Abdülhamit’in istibdadına muhalif kişilerden oluşuyordu ve ayni zamanda kararlı birer anti-emperyalist, Milliyetçi ve Osmanlı (daha sonra Türk) vatanseveriydiler…

Ders kitaplarında anlatılan vatan kavramı

1869 tarihli bir kanunnameye dayanan modern Osmanlı eğitim sistemi, esasen 1881-82’den sonra, büyük ölçüde Maarif Vekili Münif Paşa ve birçok kez sadrazamlık yapmış olan Sait Paşa gibi yüksek devlet görevlilerinin çabaları sayesinde kuruldu.

Eğitim çabalarının arkasında yatan amaç bürokrasinin kalitesini artırmak, profesyonel nitelikte meslek sahibi geniş bir kitle yaratmak ve onlara vatanseverlik duygusu ve vatana bağlılık ruhu aşılamak ve böylece devleti güçlendirmekti.

Büyük ölçüde Fransa model alınarak kurulmuş olan modern eğitim sistemi esasen devlet tarafından finanse edilmekte ve devlet egemenliğinde faaliyet göstermekteydi.

Dini okullar, yani medreseler ya Evkaf Vekâleti tarafından veyahut gayri resmi olarak cemaat tarafından finanse edilmekte, gayrimüslim okulları ise kendi cemaatlerine bırakılmaktaydı. Her iki cemaat içinde de dini okulların kalite ve etkisi azalmıştı.

Hükümet tarafından yeni ders kitapları belirlendi ve Batı’nın misyonerlik faaliyetlerine cevap olarak okullara din derslerinin konulduğu 1892 ye kadar ders programları esasen din dışı konulardan oluşturuldu.

Sonunda hükümet hem din derslerinin hem de İslam’ı öğretmek için kullanılan ders kitaplarının içeriğini denetleyecek bir konum kazandı.

İslam hakkındaki bilgiler devletin amaç ve çıkarlarına tabi kılındı. Bu sırada inancın geleneksel sözcüsü olan ulema ve onların eğitim aracı olan medrese marjinalleştirildi ve devletle ilişkisi fonksiyonel olmaktan çıktı.

Buna karşın dini kurumlar, devletin modernleşme adına meşrulaştırılan mutlak iktidarına karşı çıkma imkânına sahip tek etkili güç olarak göründüğü için, alt sınıflar üzerindeki etkisini sürdürmeye devam etti.

Sultan Abdülhamit modern eğitim sisteminin yayılmasını teşvik etti.

Öyle ki ona “maarifperver’’ hükümdar deniliyordu. Ne var ki bu rasyonalist eğitim sistemi onun halife olarak prestijini aşındıracak ve bu okullardan mezun olanlar onu tahttan indirecekti.

Eğitim sahasındaki bütün bu değişmeler ancak sınıfsal bir bağlam içine yerleştirildiğinde gerçek anlam kazanır.

Eğitimde atılan adımlar toprağa dayalı bir Müslüman orta sınıfın yükselişiyle ayni döneme denk gelmekteydi.

Bu yeni orta sınıfın devlete karşı sadakat ve bağlılığı; çıkarları ve toplumsal konumunun yanı sıra kültüründen kaynaklanıyordu.

Azeri toprak ağaları ve petrol burjuvazisi Çar tarafından “soylu” olarak kabul edilmesi, onları orta sınıfın bir parçası haline getirmiş ve Çar’a bağlıklarını sağlama almıştır.

Osmanlı Devleti’ndeki Hristiyan muadillerine benzeyen Rusya’daki bu Müslüman orta sınıf, milliyetçi Bir aydınlar grubunun oluşmasını sağladı.

Kaynağını hubb-ül vatan hadisinden ve Namık Kemal’in oyunundan alan vatan kavramı ve ona yönelik sevgi, bağlılık ve sadakat esasen coğrafya ve tarih ders kitaplarında geliştirildi.

Başka bir deyişle bu iki kol doğrudan toprak ve insanlarla, yani gitgide milliyetçiliğin sembolleri haline gelen vatan ve millet ile ilgilenmekteydi.

Coğrafya kitaplarının büyük bir kısmı vatan, devlet, millet-kavim ve siyasal rejim gibi yeni kavramları tanımlamaya ayrıldı.

Amaç Osmanlı vatandaşının vatanındaki köklerinin ve bilhassa ‘Vatana karşı vazifelerinin’’ bilincine varmasını sağlamaktı. Haritalar coğrafya derslerinin vazgeçilmez parçası haline geldi ve öğrencilere ülkelerinin somut bir görüntüsünü sundu.

Klasik İslam dünyasının önemli bir parçası olan coğrafya ve haritacılık on dokuzuncu yüzyılda vatan hakkındaki bilgilerin kaynağı olarak yeniden canlandırıldı.

Coğrafya kitapları Osmanlı topraklarının Anadolu, Balkanlar, Irak, Suriye, Hicaz, Necd, Yemen, Mısır, Bingazi, Kıbrıs ve Trablusgarp’tan oluştuğunu söylüyor, ancak aynı zamanda bunların bazılarının düşman işgali altında olup kurtarılacağından bahsediliyordu.

Kitaplarda ayrıca “vatanın herkesin babası olduğu, bu yüzden vatandaşların ona layık bir evlat olmak için çalışmaları gerektiği” ifade ediliyordu.

Oluşum halindeki modern Türk edebiyatı; vatan üzerinde yaşayan milleti ve vatanseverliği temel bir konu olarak seçti, Türk popülist gazeteciliğinin ve edebiyatının babası Ahmet Mithat Efendi’nin ve Ahmet Rasim’in romanları ve kısa Hikâyeleri gitgide “Türk” olarak görülmeye başlayan Osmanlı vatanının zengin bir resmini sunar.

Osmanlı topraklarının Türklüğü, bu toprakları savunmanın bir vatan vazifesi olduğu teması ve kaybedilen topraklara yönelik nostaljik duygular en açık ifadesini Mehmet Emin Yurdakul’un şiirleriyle Ömer Seyfettin’in kısa hikâyelerinde bulur.

Bunlar Jön Türkler arasındaki hâkim kafa yapısını ortaya koymak açısından son derece değerli eserlerdir.

Coğrafya kitapları kaçınılmaz olarak vatanın üzerinde yaşayanlarla da ilgilenmekteydi. Standart tanıma göre ‘Türk’ Turan’da (bu terim açıkça tarif edilmemekteydi), Anadolu’da ve Balkanlardaki diğer yerlerde yaşayan insanlar olarak coğrafi açıdan tarif ediliyordu.

Türklerin yanı sıra, Araplar, Kürtler, Lazlar, Boşnaklar, Pomaklar, Çerkezler, Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler hep birlikte Osmanlılar olarak bilinmekteydi.

Bu ilk ders kitaplarına göre Heyet-i Müttehide-i Osmaniye, belli başlı on iki Müslüman ve sekiz gayrimüslim gruptan oluşmaktaydı.

Konstantiniye, Osmanlı ülkesinin temeli Türklerden meydana gelen başkentiydi.

Ülkenin dili “kaynağını Türkçeden alan genel bir dil” olan Osmanlıcaydı. Diğer coğrafya ders kitapları, kuzey Türkistan’daki halkları Türk ve Moğol kökenli olarak tanımlama konusunda daha belirgin bir tutuma sahipti.

Yine de “halis” Türk olmalarına karşın “Tatar” olarak adlandırılmaktaydılar.

Tarih ders kitapları genel İslam, Osmanlı ve Avrupa tarihini konu alıyordu.

Ne var ki daha baştan kendini ortaya koyan iki eğilim söz konusuydu.

Resmi görüşü savunan birincisi,

-Osmanlıları genel İslam tarihinin içine yerleştiriyor ve inancı çeşitli Müslüman kavimleri bir arada tutan bağ olarak görüyordu.

-ikinci eğilim ise, Osmanlı tarihine yoğunlaşıyor ve onun Türk karakterini on plana çıkartıyordu.

Askeri okullarda ders veren Hüsnü Süleyman Paşa, 1876 da yazdığı Tarih-i Âlem isimli ders kitabında, Türklerin Nuh Peygamberin oğlu Yafes’in soyundan geldiğini ve Selçuklularla Osmanlıların Macarlar, Bulgarlar, Polonyalılar ve benzeri halklarla akraba olduğunu ileri sürmekteydi.

Bununla birlikte yüzyılın sonunda Türklerin Osmanlıların atası olduğu ve Osmanlı Devleti’ni Türklerin kurduğu görüşü, birçok ders kitabında hakim görüş haline geldi.

Gerçekten de 1908 yılında Jön Türk ihtilali gerçekleştiği sırada, resmi olarak eski çok-dinli, çok-kavimli Osmanlıcılık anlayışı sürdürülmekle birlikte, modernist aydınların genel görüşü

-Osmanlıların Türk,

Osmanlı topraklarının da bir Türk devletinin parçası olduğu şeklindeydi.

Devletin Türklüğü görüşü Jön Türk iktidarında hatırı sayılır bir güç kazandı ve 1913 ten sonra Türk vatanseverliği/milliyetçiliği devletin gayri resmi ideolojisi haline geldi…

Vatan ve sınırlar konusundaki fikirlere gelirsek; ittihat ve Terakki liderlerinin de aralarında bulunduğu Türkçüler hala 1912-13’de yitirilen Balkan topraklarının geri almak istemekteydi.

Bu istek, bu toprakların sembolik, tarihsel (Osmanlı Devleti bu topraklarda kurulmuştu) ve stratejik öneminin yanı sıra bazı duygusal bağlardan da kaynaklanmaktaydı.

Zira Jön Türklerin bazı liderleri Balkan kökenliydi.

Gelecekteki Türk vatanının sınırları Jön Türk dönemi boyunca muğlaklığını korudu.

Yine de etnik (kavmiyetçi) Türkçülük ve kültürel tarihsel Türkçülük olmak üzere iki belirgin eğilim ortaya çıktı

Türk etnik milliyetçiliği büyük ölçüde Azerbaycanlı Hüseyin zade Ali ve Ahmet Ağaoğlu ile Kazanlı Yusuf Akçura gibi Aydınların etkisi altında gelişti.

Bunların millet, milliyet, kültür ve modernizme ilişkin fikirleri doğup yetiştikleri Rusya’daki hakim ideolojilerden etkilenmişti. Modernist ve bir ölçüde panturanist olan bu aydınlar Osmanlı Devleti’nden yardım alarak, hatta belki onunla birleşerek kendi vatanlarının özgürlük ve güvenliğini sağlamayı ümit ediyorlardı.

Aynı zamanda, Panturanizm’i asgari düzeyde olan Agaoğlu örneğinde görüldüğü gibi modernist ve liberaldiler.

Yusuf Akçura Panturanizm’in baş savunucusuydu. Diyarbakır doğumlu Ziya Gökalp ise Hüseyinzade Ali’nin öğrencisiydi ve siyasal yaşamının erken safhalarında Panturanist fikirleri benimsemişti.

Bununla birlikte 1916’dan sonra, Anadolu’yu kendisine merkez alan bir Türk vatanı ve milletle hiçbir ilgisi olmayan bir yönetici sınıf” olarak görmeye başladığı Osmanlılar tarafından köleleştirildiğini düşündüğü bir Türk milleti lehine Panturanizm’den vazgeçti.

Ona göre milliyetçilik ve modernizm (Batılılaşma) Osmanlıcılığın emperyal yapısının altında kalmış olan tarihsel Türk milletini diriltecekti.

Akçura ile Ziya Gökalp arasındaki ilişkinin soğuk olmasının, Türk vatanına ilişkin farklı görüşler benimsemelerine yormak mümkündür.

Akçura; Kazan, Kırım ve Azerbaycan’ı içine alan bir Turan düşlemekte,

Gökalp ise gitgide dikkatini Anadolu ve buradaki etnik Türk kültürü ve diline yogunlaştırmaktaktaydı.

Nihayet Türklerin vatanı Temmuz-Agustos 1919’da Erzurum Kongresi sırasında, Misak-i Milli içinde açık ve seçik bir şekilde tarif edildi.

Misak-i Millinin, Kurtuluş Savaşı’nın başlarında, Anadolu’nun önemli bir kısmının ve başkent İstanbul’un İngiliz, Fransiz, Italyan ve Yunanlar tarafından işgal edildiği bir dönemde ilan edildiğini ozellikle belirtmek gerekir.

Misak-i Milli, Anadolu ve Trakya’yı modern Türkiye’nin vatanı olarak tanımladı.

1925’te imzalanan bir anlaşma gereğince İngiliz mandası altındaki Irak’a bırakılan Musul dışında Misak-i Milli bugünkü Türkiye sınırlarını oluşturmaktadır.

Bu topraklar Kurtuluş Savaşı’nın ardından modern Türkiye’nin kalıcı vatanı haline geldi ve 1923’teki Lozan Anlaşması’nda uluslararasi toplum tarafından tanındı.

Ülkenin başkenti, yeni rejimin etnik halk karakterini ortaya koymak için İstanbul’dan Ankara’ya nakledildi.

Cumhuriyet’in kurulması eski çok milletli Osmanlı Devleti’nin bir ulus devlet olan Türkiye’ye dönüşmesi sürecine denk düşer.

Yeni devletin ardında yatan fikri en iyi ifade eden kişi, 1923 yılında cumhuriyetin kurulması tartışmaları sırasında, Türk milletinin tarihinde ilk kez kendi ismini taşıyan bir devlet kurmaya karar vermiş olduğunu ilan eden Mustafa Kemal oldu. Ne var ki gerçek bir hayli farklıydı. Devlet aslında yüksek düzeyde bir süreklilik göstermişti.

Buna karşılık “millet” ise Osmanlı’nın dini cemaatini Lozan Anlaşması’yla sınırları çizilen bir ülkesel devlet içinde yaşayan Türk milletine dönüştürmek için laikliği kullanan cumhuriyet eliti tarafından yeniden tarif edilmekteydi.

Gerçekten de Osmanlı devlet kurumları, yönetim anlayışı ve siyasal kültürü, adamakıllı değiştirilmiş olsa da Cumhuriyet döneminde kalıcı bir süreklilik gösterdi.

Eskinin hanedana bağlı Osmanlılar on dokuzuncu yüzyılda devlete bağlı Osmanlılara, yirminci yüzyılda ise devlete bağlı “Türklere” dönüştü.

Vatan toprakları üzerinde yaşayanlar, yani Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları Türkleri oluşturuyordu. Hâlbuki gerçekte Türk terimi esasen vatandaşların etnik ve dilsel özelliğini yansıtmaktaydı.

Açık olan bir şey varsa o da şudur ki milletin tanımı ne Osmanlı’nın son döneminde ortaya çıkmış olan vatandaşlık anlayışına ne de ülkenin etnik bileşimine uymaktaydı ve Cumhuriyetin çözülmemiş sorunlarından biri olarak kalmaya devam etti.(2)

Devam edecek…

-Milliyetçilik cici… Ulusalcılık öcü!

-“Dindar Milliyetçi!” Olur mu?

-Milliyetçilik tutkal mı?

(1-2) “Kimlik ve İdeoloji”, Prof. Dr. Kemal H. Karpat

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*