Yeni ortağımız Rusların Tarihi: Komünist Partisi ile CHP’nin uygulamaları ne kadar da benziyor! (10)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

 

Bakmak için “iki göz”; görmek için gözün yanında basiret (Akıl gözü) de gerekmektedir.

 

Rusya, İran ve Osmanlı hanedanlığının son dönemlerindeki uygulamalarda inanılmaz benzerlikler bulunmaktadır. Buna, “Aaa… ne büyük tesadüf” de diyebilirsiniz, şeytanın işi de!

Birinci Dünya Savaşı öncesinde İran’ın siyasi idaresini yıprattıktan sonra petrolünü sömürmeye başlayan İngiltere, savaş sonrasında da aynı durumun devam etmesi için siyasi oyunlara başvurmuştur. İran tarihinde “siyah darbe” olarak bilinen ve Kaçar iktidarının sonunu getiren askeri darbe ile Rıza Han’ı iktidara getirerek nüfuzunun devamını sağlamıştır. Darbe için bu kazak subayını (Rıza Han) emellerinin icracısı olarak tespit etmiş, daha önce temasta bulunduğu Ziyaeddin ile bir araya getirterek darbeyi gerçekleştirmiştir. Darbe sürecinde İran’da görevli bulunan İngiliz subay, elçi ve konsoloslar gayet gizli davranarak askerlere ve darbenin diğer figüranlarına para dağıtmışlardır.

Darbe sonrasında İngiliz elçi Loraine’den İran tahtını isteyen Rıza Han, emeline ulaştıktan sonra İran’ı İngiltere adına yönetmeye başlamıştır. (1)

Rıza Han isimli, 1878 doğumlu genç subay, St. Petersburg’un Çar yanlısı bir albayı olan Vsevolod Lyakhov’un komutasındaki İran Kazak Tugayı’nda  subaydır. Rıza Han doğuştan asker olanlara sevgi duyan Albay Lyakhov’un himayesinde bizim genç subayımız da tam bir doğuştan asker modelidir. Rıza Han, Tugay’a 14 yaşında cahil bir çocuk olarak katıldı (okuma yazma, doğal zekası ve orduda liderlik niteliği denen yeteneği sayesinde profesyonel askerlik basamaklarını derece derece tırmandı. Büyük terfiler ona ancak 1917’den sonra nasip oldu. Şah  (tamamen yanIışlıkla) Bolşevik sempatizanı olduğundan şüphelenerek Lyakhov’u Rusya’ya geri gönderdi. Rıza Han şimdi albaydır ve Kazak Tugayı’nın komutanıdır; ne var ki Tugay bir süre sonra İngiliz himayesi altına girecektir.

Bir resepsiyonda  İngiliz General Sir Edmund Ironside, Rıza Han’ın kulağına yetişmek için ayak parmaklarının ucunda dikilerek şu sözleri fısıldar: “Albay, siz büyük imkanları olan bir adamsınız.” İkisi bahçeye doğru yürürler ve general bu gezinti sırasında bir hükümet darbesi teklif ederek kendisine Londra’nın şükranlarını iletir. Şubat 1921’de Rıza Han, tugayının başında Tahran’a girer, başkentin politikacılarını tutuklar (mevsim kıştır, kar yağmaktadır; politikacılar daha sonra soluk ve rutubetli hücrelerinden şikayet edeceklerdir) ve yeni bir hükümet kurar; bu hükümette önce Savaş Bakanı, sonra da Başbakan olarak hizmet eder. Aralık 1925’te (Albay’dan ve onu destekleyen İngiliz yetkililerinden korkan) itaatkar Anayasa Meclisi, Kazak komutanı, İran’ın Şah’ı ilan eder.

…genç subayımız Büyük Şah Rıza, Krallar Kralı, Kadir-i Mutlak’ın Tecellisi, Tanrı’nın Elçisi ve Evrenin Merkezi, -aynı zamanda Pehlevi hanedanının kurucusu olarak tanınacaktır. Bu hanedan onunla başlayacak ve kaderin verdiği hükümle, onun oğluyla sona erecektir. Bu oğulsa, 50 yıl sonra, babasının iktidarı ve tahtı ele geçirdiği günkü kadar soğuk bir kış sabahında, jetle sarayı ve Tahran’ı terk ederek meçhul bir sona doğru gidecektir..” (2)

Rus Devrimi’ni gerçekleştiren Lenin’i (Geçen bölümde açıkladığımız üzere) Büyük miktardaki altınla Rusya’ya kimler göndermişti? Almanlar değil mi?

Almanlar’ın Rusya (ve bizdeki İttihatçılar üzerinden yaptıkları) hamlelere karşılık, İngilizler İran’da bir operasyon mu yapmaktadır. Peki, bu operasyon İran ile sınırlı mıdır?

Kısa bir bir ara veriyor, ibretlik bir olay için yakın tarihe geliyoruz.

“..Tahran’da gerçekleşen bir buluşmada. Şah, Nixon ve Kissinger arasında bağlandı. Nixon Şah’a

-“Beni kurtar” demişti.

-Amerika’nın Batı Asya’daki askeri temsilcisi olma teklifimizi kabul ederek beni Körfez’de polislik yapma ve Batı’nın çıkarlarını koruma yükünden kurtar.

Şah bu teklifi büyük bir hevesle kabul etti.

O andan itibaren İran, nükleer cephanelik dışında, tüm Amerikan silahlarına erişme imkanı kazandı. İran, Nixon Doktrini’nin kusursuz bir örneği olmalıydı. Kissinger bürokrasiye – Dışişleri, Savunma ve Ticaret Bakanlıklarına – İran’a istediği her şeyin satılması yönünde bir direktif yolladı.

Petrol fiyatlarının dört katına çıkmasının hemen ardından. Şah büyük ve oldukça gelişmiş bir hava kuvvetleri çapında bir sipariş verdi:

Grumman yapımı 80 adet savaş jeti;

-General Dynamics tarafından henüz üretilmeye başlanan 100 adet F-16 savaş uçağı;

-McDonnell-Douglas yapımı 108 adet F-4 savaş uçağı.

Sonraki birkaç yıl içinde, İran’ın ABD silahları için yaptığı siparişler on milyarlarca dolara ulaştı…

Daha önce hiç görülmemiş bu silah akışı, Basra Körfezi bölgesi için “ikiz sütunlar” olarak bilinen stratejiyi hayat geçirdi. Bir politik görevli stratejiyi şöyle tarif ediyor:

-“Strateji, ABD’nin Basra Körfezi’ndeki çıkarlarının koruyuculuğunu yapma konusunda güvenilecek iki kilit isim olarak İran ve Suudi Arabistan’ı gösteriyordu. Her ne kadar politik bildirge her ikisine de eşit davranılması gerektiğini ilan etse de, İran’ın daha önemli ortak olduğu belliydi. Bu önem, İran’ın jeostratejik konumundan ileri geliyordu: Sovyetler Birliği, Irak, Pakistan ve Afganistan ile komşuydu; Hürmüz Boğazı üzerinde fiziki bir denetimi vardı; varlığı ispatlanmış petrol rezervleri vardı; günlük üretimin ve OPEC’in liderliği elindeydi; büyük bir nüfusa sahipti; ve Şah Amerikan çıkarlarını, tehditle karşılaştığı her yerde, yırtıcı bir biçimde savunma yönünde gönüllüydü.” Washington, bu politikanın İran üzerindeki etkisini değerlendiriyordu.

Şah bir diktatör, tipik bir Doğulu despot, dünyanın en kötü insan hakları İhlallerini yapan biri olarak biliniyordu.

Amerika’da politik çevrelerdeki yaygın görüş şöyleydi:

-“O bir piç kurusu, ama bizim piç kurumuz.” (3)

Ve bunları tekrar hatırlamanın tam sırası olmalı:

Rus Hanedanlığı 1917, Osmanlı Saltanatı- Hanedanlığı, (1922-1924)İran Kaçar Hanedanlığı ise, 1925 Yılında kaldırılır. Komşu Hanedanlıklar sanki domino taşı gibi arka arkaya yıkılmışlardır! (Veya bir sebeple, bir planın parçası olarak yıkılmaları gerekiyordu)

-“Bizim Çocuklar!”dan Kenan Evren’in, 1980 (CIA-Amerikan) darbesi de bunlarla birlikte daha bir anlam kazanmaktadır!

Ve bu yaşananların yorumunu okuyanın basiretine bırakarak kaldığımız yerden devam ediyoruz. (*)

ATATÜRK ve RIZA ŞAH

Prof. PIERRE OBERLING** (1.Uluslarası Atatürk Sempozyumu Bildirileri..)

Bütün tarihi şahsiyetler gibi Atatürk de ulusal sınırları aşan bir nüfuza sahiptir. O, I. Dünya Savaşının ardından Orta Doğu’daki modernleşmenin önemli bir savunucusu olarak, teknolojide geri kalmış ulusunun tek bir nesilde Batı’yı yakalanması için büyük bir çaba ve azim gösterdi.

Bu hareket, Osmanlı İmparatorluğu döneminde aynı mahrumiyetlerle eziyet çekmiş komşu milletler için de fevkalade önemli bir tecrübeydi. Atatürk, nutuklarında ve icraatlarında sadece kendi halkına değil, aynı zamanda İranlılara, Iraklılara, Afganlılara da hitap etti.

Şah Rıza Pehlevi (1923 – 1941 arasında İran’ı Yönetti),

Bekir Sıdkı ( 1936-1937 arasında Irak diktatörüydü) ve Emanullah Han ( 1919- 1929 arasında Afganistan’ı yönetti), hepsi de derin bir hisle Atatürk’ün takipçileriydiler.

Rıza Şah oldukça gururlu bir kişi olmakla birlikte, modernleşmede takip ettiği hırslı programında Atatürk’ten ilham aldı. Gazi’ye büyük bir hayranlık beslediğini biliyoruz, ayrıca reformlarının esas mimarları olan Avrupa eğitimli ve görgülü Abdul Hüseyin Teymurtaş ve Ali Ekber Dâver’in her ikisi de Atatürk’ten derinden etkilenmiş Kişilerdi.

Atatürk’ün ve Rıza Şah’ın önemli reformlarının tarihlerinde bir karşılaştırma yapılırsa, benzerlikler açıkça farkedilir. Örnek olarak:

1- Atatürk’ün Medeni kanunu 1926’da yayınlandı; Rıza Şah’ın Medeni kanununun ilk kısmı 1928’de ortaya çıktı.

2- Atatürk’ün ceza yasası _(İtalyan ceza kanununa esas alan) 1926’da yayınlandı; Rıza Şah’ın ceza yasası taslağı (İtalyan ceza hukukundan etkilenen) da aynı yıl ortaya çıktı.

3- Türkiye’de laik mahkemeler ilk kez 1924’de kuruldu, bunların İran’daki ilk kuruluş tarihi 1936’dadır.

4- Türkiye kapitülasyonları 1923’de kaldırdı; İran 1928’de.

5- Türk Dil Kurumu 1935’de kuruldu; bunun İran’daki benzeri olan Ferhengistân 1935 yılında açıldı.

6- Türkiyede bütün geleneksel ünvan ve lâkaplar 1934’de yasaklanırken; İran’da 1935’de yasaklandı.

‘7- Atatürk’ün şapka kanunu 1926’da çıkarıldı; Irandaki Pehlevi Başlığı ( Küsah-ı Pehlevi) 1928’de mecburi tutuldu.

8- Türkiye’de peçe giyilmesinden vazgeçirme çabaları 1925’de başlatıldı; İran’da peçenin ilgasına yönelik ilk adımlar 1928’de atıldı.

Şah’ın emriyle Fars, bundan böyle Iran olarak anılacaktır. 150.000 kişi üniforma ve Silahla donatılır, ordu Sah’ın – Ordu Şah’ın gözbebeği, onun büyük tutkusudur. Ordu daima paraya, özetle her şeye sahip olmalıdır. Ordu ülkeyi modern, disiplinli ve itaatli bir duruma getirecektir. Bütün Ahali: Dikkat! Sah İran giysisini yasaklayan bir emir veriyor. Herkes, Avrupa kıyafetleri giyecek, Avrupa şapkaları takacak! Şah kara çarşafı yasaklıyor. Polis caddelerde korkarak kaçışan kadınların üzerinden kara çarşafları Çıkarıp parçalıyor. Müminler, Meshed camilerinde toplanıp bunu protesto ediyorlar. Şah topçu birliklerini, camileri yerle bir etmek ve başkaldıranları öldürmekle görevlendiriyor. Göçebe kabilelerin devamlı olarak bir bölgeye yerleştirilmelerini emrediyor. Göçebeler karşı geliyorlar, bunun üzerine Şah , cezalandırıcı seferler düzenleyip askerleri göçebelerin üstüne gönderiyor; sonuçta çok geniş bölgeler, üzerinde tek bir insan bile yaşamayan ıssız yerler haline geliyor. Çok kan akıyor.(4)

SOVYETLER BİRLİĞİ VE DİN ANLAYIŞI VE UYGULAMALAR

..Sovyetler Birliği’nde komünistler tarafından din bir anormallik, bir tehdit ve bir mücadele olarak görüldü. Bolşeviklerin Rusya’yı “modernleştirme” çabaları, batıl inançlar, mistiklik ve dini hikâyelerin yerine bilimsel bir hayat görüşünün getirilmesi anlamına gelmiştir. İlk aşamada, bu kampanya kurum olarak Ortodoks kilisesine karşı yürütülmüştür.

Bolşevikler yönetime geldikten hemen sonra imparatorluk rejimiyle yakın bağları bulunan Ortodoks kilisesini dağıttı, kiliseye mali desteği kesti, kilise mallarını ele geçirdi ve binlerce kilise okulunun kontrolü devlete devredildi. Îçsavaş sırasında, devrimciler rahip ve din adamlarını sıklıkla tutukladı ve bazen yargısız olarak infaz etti, kutsal nesnelere el koydu veya yok etti ve birçok kilise ve manastır kapatıldı.

İçsavaşta galibiyet sağlandıktan sonra hükümet daha az şiddetli incak daha kararlı bir şekilde kilisenin üzerine gitti. Hükümet kilisenin tüm değerli eşyalarının alınmasını emretti ve Büyük Petro tarafından sona erdirilen skolastik organizasyonun patriklik formunu canlandırmak üzere kilise konseyi tarafından 1918’de seçilen Patrik Tikhon’u geçici olarak hapsetti. Modern, “yenilikçi” ve “yaşayan kilise” gruplarına destek olarak kiliseyi içten parçalamaya çalıştı ve militan ateist hareketiyle popüler dini inanca doğrudan saldırılar gerçekleşmeye başladı. Tikhon’un 1925 yılında ölümünden sonra hükümet yeni bir patriğin seçilmesini engelledi ve kilise liderliği geçici görevlilere kaldı.

Moskova’nın Kalinin bölgesinde Sovyet konut projesinin önünde, on yedinci yüzyıldan kalma Simeon Stolpnik Kilisesi. Rusya’da birçok kilise kapatıldı ve yıkıldı. Bazı kiliseler faaliyetlerine devam ederken, yıkılmayan kiliselerin çoğu, kutsal objeleri alınmış ve duvarları badanalanmış bir halde fabrika, depo veya müze olarak kullanıldı veya devlet koruması altında mimari anıtlar olarak boş kaldı..”   (5)

Rusya Tarihi“, ile ilgili diziyi bitirirken:

“…Sovyet eğitimi ve genel anlamda Sovyet kültürü, devrim öncesi mirastan oldukçâ faydalanmıştır. Sovyet okullarının yüksek standartları, ciddi akademik karakter ve disiplin, çarlık günlerinden kalmaydı. İmparatorluk Rusya’sı yavaş yavaş evrensel eğitime doğru ilerliyor olmasına rağmen komünistlerin katkısı, eğitimin tüm düzeylerde geniş ölçekte yayılmasıydı. Bazı gözlemcilere göre, Sovyet öğrenciler büyük bir dikkat ve kararlılıkla ders çalışıyordu. Bu durum eğitime yüksek bir saygı besleyen kültürel gelenekler ve çağın hayat koşullarıyla ilgiliydi: Sovyet vatandaşları için yoksulluk, kolhoz ve fabrikaların monotonluğundan kaçışın tek yolu eğitimdi.

Eğitimde en büyük Sovyet değerler cömert destek ve enerjik terfiler idiyse de, en büyük dezavantajları tektipleştirme, ezber ve Marksist ideolojiydi. Sovyet eğitiminin eleştirel tarihine bakıldığında, bir disiplin Sovyet Marksizminin resmi görüşüne ne kadar yaklaşıyorsa -örneğin felsefe, tarih ve sosyoloji- eğitim o derece katı, sınırlayıcı ve çarpık hale geliyordu.

Diğer açıdan, birçok öğretmen ve bilim insanı bağımsız ve dürüst bir şekilde çalışırken Marx ve Lenin’e gerekli atıfları nasıl yapacaklarını öğrenmişti. Tarihte birçok defa, bu durum belgelenebilir gerçeklere, sınırlı analiz ve yorumlara yakından dikkat etme anlamına gelmektedir. Yine de genellikle matematik ve teorik fizik gibi alanlarda, ideolojik duruşların belirlendiği ve eleştirel düşünce gibi gerekli becerilerin gelişiminin teşvik edilmediği sosyal ve beşeri bilimler gibi alanlara göre daha fazla entelektüel özgürlük bulunuyordu. (6)

Yeni dizimizin konusu: “İran Tarihi” olacaktır.

www.canmehmet.com

Resim: Web ortamından alınmış, yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

Açıklama ve kaynaklar:

Yazılardaki vurgulamalar tarafımdan yapılmıştır.

(*) Daha fazlası için bakınız: http://www.canmehmet.com/turkiye-ile-iran-ayni-besikte-mi-bizim-pic-kurulari-ile-bizim-cocuklarin-ibretlik-hikayesi-1.html

(**) Piere Oberling,” Atatürk and Rezä Shãh”, 1.Uluslarası Atatürk Sempozyumu Bildirileri 21-

23 Eylü1987, Ankara 1994, S.651-659.

(1)Daha fazlası için bakınız:http://www.sosyalarastirmalar.com/cilt6/cilt6sayi27_pdf/karadeniz_yilmaz.pdf

(2) Şahların Şahı, Ryszard Kapuscinski, Sahife:24

(3) SAVAŞ GANİMETLERİ, AMERİKAN SİLAH TİCARETİNİN İNSANİ BEDELİ, JOHN TIRMAN Aram Yayıncılık: Nisan 2005

(4)Şahların Şahı, Ryszard Kapuscinski, Sahife:26

(5) Rusya Tarihi, Sahife:642-645)

(6) A.g.e: Sahife.631

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*