Yeni ortağımız Rusların tarihi : İki Devrimci ve Kurucu lider Lenin ve M. Kemal Paşa’nın benzer ekonomi politikaları (8)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

Lenin, bir hayalle çıktığı yolculuğunda Rusya’ya zulüm ve yoksulluk dışında bir şey getirememiştir.

 

Mustafa Kemal Paşa’nın ekonomik politikası ve bu politika ile amaçlananlar muhtemeldir ki ilk kez bu kadar açık olarak anlatılmaktadır.

“..Aslında bir ülkede ekonomik güç hangi kesimin elinde ise, siyasal güç de onda olur. Liberalizm’de o siyasal güç sermayenin elindedir. Sosyalizm’de ise, o siyasal güç  Rusya modelinde görüldüğü gibi emeğin elindedir. Doğaldır ki siyasal güç bir yandan ekonomiyi denetimi altına alırken öte yandan da kültür, inanç, sanat, para, üretim, tüketim, dışsatım, dışalım gibi tümüyle belli bir ekonomik görüşün ürünü olarak sosyal yapıyı da denetlemek olanağına sahip çıkabilmektedir.

Atatürk ülkenin ekonomik gücünü iki kesimin de Denetimine bırakmak istememiştir. Bu nedenledir ki üçüncü bir sistemi öngörmüştür. Burada hemen eklemek gerekir ki Atatürk ülkenin sosyal yapısını da inkilâplarıyla kendisi yönlendirebilmek ve zaman içinde onları millete maledebilmek için karma ekonomiyi yeğlemiştir..”(1)

Yukarıdaki açıklamalardan kısa ve öz olarak anlaşılanlar:

-Ekonomik güç eşittir, siyasal güç. (Mustafa Kemal Paşa’nın Celal Bayar’a İş Bankası’nı kurdurması; Celal Bayar’ında, “Atatürk’ü Koruma Kanunu”nu çıkarması, hatırlanmalıdır.)

-Ekonomik güç: “..Kültür, inanç, sanat, para, üretim, tüketim, dışsatım, dışalım gibi tümüyle belli bir ekonomik görüşün ürünü olarak sosyal yapıyı da denetlemek olanağına sahip çıkabilmektedir.” Özeti: ekonomiyi (parayı) kontrol eden ülkeyi kontrol edebilmektedir.

Bu bölümde Mustafa Kemal Paşa’nın, gelecek bölümde Lenin’in ekonomik politikaları ve sonuçları aktarılacaktır.

ATATÜRK’ÜN EKONOMİ POLİTİKASI: KARMA – EKONOMİ

Yurt dışındaki sayılan iki milyona yaklaşan işçilerimiz yıllar yılıdır sılaya gelip giderken aileleriyle beraber hep Bulgaristan’dan geçerler. Bundan birkaç yıl öncesine kadar bolca tertiplenen turistik geziler vesilesiyle de yüz binlerce Türk Bulgaristan’ı gelip geçerken olsa bile tanımak fırsatını bulmuşlardır.

Demek istediğim şu ki: Bugün 45 milyonluk Türkiye de artık Bulgaristan, milyonlarımız için hiç meçhul değildir.

Şimdi kalkıp o milyonlara

-Bulgaristan için ne dersiniz?

Desek büyük çoğunluğu mutlaka:

-“Küçük Rusya..”

Cevabında birleşirler!

İşte onun gibi birinci dünya savaşından önce de Osmanlı İmparatorluğundan kopuşan küçük Bulgaristan için, Batılılar dahil çok kişi:

-“Küçük Almanya..”

Derlerdi!

Yarbay Mustafa Kemal o küçük Almanya’nın başkenti “Sofya”ya işte o günlerde ateşemiliter olarak atanmıştır.

Atatürk” yıllar sonra sofrasındaki dostlarına (1*) o günlerdeki Bulgaristan’a nasıl baktığını şöyle nakleder..

Oysa “Atatürk”ün 100 üncü doğum yılına eriştiğimiz şu günlerde dahi Üniversitelerimizin iktisat bilimi kürsülerini işgal eden nice bilim adamlarımız vardır ki. hâlâ “Atatürk”ün bir ekonomik politikasının bulunmadığını iddia ederler! “O, bir eylem adamı olarak ülkenin ihtiyaçları neyi gerektiriyorsa onu yapmıştır.

Derler.

Bırakınız günümüz iktisat bilim adamlarımızı “Atatürk”ün gazetesi “Hakimiyet Milliye”nin (sonraları Ulus) başyazarlığını etmiş ve onun sofralarının tâ ilk günlerden sonuna kadar devamlı davetlisi olmuş olmuş inkilâplarının savunuculuğunu yapmış Falih Rıfkı Atay’ın bile. Atatürk’ü tanıyamamış olması gerçekten gariptir! Çünkü o da Çankaya adlı kitabında:

“Yeni Türkiye’de Devletçilik bir iktisadi meslek olarak doğmamıştır. Bir tarihi zaruret olarak doğmuştur. Yapılacak şeyleri Devlet’ten başka yapabilecek olan yoktu. Mesele bundan ibaret. Yeni Türkiye, kendi yapmak veya hiçbir şey yapılmamasına boyun eğmek arasında seçmeli idi(2*)

Diye yazar.

Haydi Falih Rıfkı nihayet bir gazeteciydi iktisattan o kadar anlıyabilmiş der geçebiliriz ama Üniversitelerimiz için aynı mazereti ileri sürebilmemiz mümkün değildir! Bu, bence üniversitelerimizin bir ayıbıdır! Oysa onların bugüne dek bu konuda sayısız araştırmalar, incelemeler yaparak yüzlerce eser vermiş olmaları gerekirdi! Birkaç cılız eser bir kenara bırakılacak olursa, Atatürk’ün ekonomi politikası hakkında ciddi hiçbir eser 100 üncü doğum yılında bile hâlâ ortalarda yoktur!

Oysa “Atatürk” kendisinin de sofrasında dostlarına naklettiği gibi nasıl yeni bir Türk Devleti kurabilmek İçin tâ gençliğinden beri hazırlanmışsa, yeni Türk Devletinin ekonomik alanda da nasıl hızlı kalkınıp çağdaş uygarlık düzeyine ulaşabileceğinin arayışları içine gene öylece tâ Sofya’da ateşemiliter’ken girmiştir.

Gene “Şükrü Kaya” anlatır ve der ki: -“Daha Ankara’nın milli mücadele günlerinde bana olduğu gibi tüm dostlarına da Mustafa Kemal zaman zaman şu soruyu sormuştur:”

“Zaferden sonra artık Türk toplumu temelden değişecek ve çağdaşlaşmak amacına yönelecektir. Fakat acaba hangi ekonomik ve sosyal sisteme dayanarak hızla kalkınabileceğiz? Önümüzde iki ekonomik sistemin Lenin’in Rusya’daki yeni sosyalist uygulamasıdır. Daha çok yeni!. Sonu nasıl olacak kestiremeyiz! Aslında O sistem zaten bizim gerçeklerimizle de bağdaşmıyor..

Zira Rusya’da işçiler ihtilâl ile Devlet oldular. Çünkü çok işçileri vardı, sömürülüyorlardı! Köylüler tüm çiftlikleri paylaştılar, çünkü toprakla beraber alınıp satılıyorlardı!. Bunların hiç biri bizde şu anda bizim sorunlarımız değildir. Bizim yüz milyona yetecek kadar geliş ve zengin topraklarımız var ama nüfusumuz ise, 12-13 milyon ya var ya yok! Ben o topraklan nasıl işleteceğim diye düşünüyorum! Batı da, emperyalist, kapitalist ve liberal bir ekonomik sistem egemendir. O sisteme karşı ise şimdi biz savaşıyoruz!. O da olmaz.. Peki ne yapmalıyız da süratle ekonomik ve sosyal kalkınmanın bir yolunu bulmalıyız?” (2)

İşte o günlerde Ankara’da bir solculuk rüzgârı da esmektedir! Bu, doğaldır. Çünkü bir avuç vatansever Anadolu bozkırında toplanmışlardır. Ve Emperyalizme. Kapitalizme karşı savaş ilân etmişlerdir. Ama güvenecekleri hiçbir şeyleri yoktur! Tek umutları Rusya’dan yardım sağlıyâbilmektir. Rusya’da ise sol bir ihtilal gerçekleşmiştir. Rüzgârı estiren bu umuttur. Ama solculuğun değilse bile Bolşevikliğin ne olduğunu henüz hakkıyla pek bilen yoktur. Sarıklılardan Bursa milletvekili Şeyh Saffet Efendi gibiler Bolşevikliği asrı saadet geri geldi diye yorumluyarak vaazlarında alabildiğine’ övmektedirler! İttihatçı geçinenler ise, Moskova’daki Enver Paşa’nın Kafkasya’dan kızıl değil de bir yeşil orduyla gelip Anadoluyu kurtaracağını umdukları için solcudurlar! Çerkez Ethem gibi çetecilere bakılırsa onlar da Rusya’da ihtilâli gerillacıların başardıklarına inanarak muntazam bir ordunun kurulmasına karşı çıkmakta ve Bolşevik taburları kurmaktadırlar!

Batı cephesi Komutanı Ali Fuat Paşa (Cebesoy) Mustafa Kemal’e telgrafla:

-Bir sosyalizm’dir gidiyor, bunun sonu ne olacak? Diye sorar.

Mustafa Kemal’in ona verdiği cevap şöyledir:

-“Sosyalizm’in memleketimizde değil, daha Rusya’ da bile uygulama yeteneği üstüne açık kanıtlar belirmemiştir… Sosyalizm prensiplerinden hangileri ne dereceye kadar bizde uygulama yeteneği bulur, içe sindirilir ya da benimsenir ulusun düşünsel görünümünde zamanla anlaşılacaktır.” Der.

Gene o günlerde-Rusya’nın elçisi olarak Ankara’da bulunan “ARALOV”da, sonraları Moskova’da yayınladığı hatıralarında Mustafa Kemal’in kendisine aşağı yukarı aynı şeyleri söylediğini yazar. (3*)

Aralov şöyle anlatır:

-Birgün, Mustafa Kemal’in Çankaya’daki köşkünde karşılıklı konuşurken söz Türkiye’nin iç meselelerine döküldü. Mustafa Kemal, yeni Türkiye’nin sosyal ve ekonomik düzenini kendisine özgü bir görüşle belirtti:

‘Türkiye’de henüz sınıflar yok, dedi. Türkiye’de işçi sınıfı yok. Çünkü gelişmiş büyük sanayi yok. Bizim burjuvazimizi ise henüz burjuva sınıfı haline getirmek gerekiyor. Ticaretimiz çok cılız, çünkü sermayemiz yok. Yabancılar bizi eziyor. Benim amacım, milli ticareti kalkındırmak, fabrikalar açmak, yeraltı zenginliklerini meydana çıkarmak, Anadolu tüccarına yardım etmek, zenginleşmelerini sağlamaktır! Bunlar Devlet’in önünde duran işlerdir. Biz bunları yasalaştıracağız.”

-Ya köylüler?

“Onlara yardım edeceğiz. Aşari kaldıracağız.”

-Siz köylülere yardım edene kadar derebeyleri, tefeciler, hocalar onları büsbütün köleleştirmiyecekler midir? Bizim düşüncemize göre, sizin dayanağınız köylülerdir. Onları kalkındırınız, onlara toprak veriniz!. Siz de işçi sınıfı henüz çok zayıf, orası öyle. Ama işçileriniz az olmakla birlikte güçlü, sağlam ve bilinçlidirler. Onlar hem size destek olur, hem de köylülerin kalkinmasına yardım ederler

Mustafa Kemal:

-“Rusya’da iş başkadır.”

Diye cevap verdi.

-”Rusya’yı Türkiye ile mukayese edemezsiniz!

Rusya’da işçi sınıfı daha ihtilâlden önce teşkilâtlanmıştı. Yüksek bir bilinç düzeyine erişmişti. Sizde dinin de halkın üzerinde, bizde olduğu kadar büyük bir etkisi yoktur, fanatizm taassup) yoktur. Bunu hesaba katmak lâzım.”

Bu konuşmamızda Mustafa Kemal Paşa, bir iktisat kongresi toplamak ve yeni bir iktisadi misak meydana getirmek niyetini de açıkladı

Görülüyor ki o günlerde hâlâ Mustafa Kemal ülkenin kaderine fiilen elkoymuş olduğu halde ekonomik sistemlerden sistem beğenememektedir. Ve bir arayış İçinde olduğu besbellidir.. Hatta “1923 te İzmir’de toplanan iktisat kongresindeki” açış konuşmasında, “Türk tarihi incelenirse, gerileme ve çöküntü nedenlerinin iktisadi sorunlara bağlı olduğu görülür. Kazanılmış zaferlerin ve uğranılmış başarısızlıkların tümü iktisadi durumla ilgilidir” derken o, hastalığa “teşhisi”  ni kovmuştur ama henüz tedavi için bir “ilâç”, bir formül açıklamış değildir!

“Atatûrk’ün iktisadi sistemi” 1930 larda barışçı bir zemin üzerinde şekillenmeğe başlar. 1933 lerde de KlTlerin (Kamu iktisadi teşekküllerinin) ekonomik dünyamızdaki görevlerini yüklenmeleriyle kesinleşir.

“O nasıl bir sistem idi?”

İktisatçı Prof. Dr. Mustafa A. Aysan o sistemi şöyle anlatır:

-“Atatürk ne sağ ne de sol ekonomik ideolojilere kapılmamıştır. O, kendi ekonomik ideolojisini, zaman içinde kendisi oluşturmuştur. Atatürk’ün ekonomik politikası, kapitalist sisteme dayalı ve fakat onun aksaklıklarını giderici bir “üçüncü sistem “dir. Bu sistem, özgürlükleri koruyarak ekonomik gelişmede kamunun ilgisini daima dinamik bir yaklaşım içerisinde değerlendirir.”  Der.

Görülür ki “Atatürk” hem kapitalist hem sosyalist çözüm şekillerini incelemiş ve sonunda kendi sistemini bir “üçüncü sistem” olarak ortaya koymuştur.

Kuşkusuz 1930 lara kadar sitemin gecikip uygulanamamış olmasının da nedenleri vardır. Örneğin Lozan andlaşmasıyla gerçi yeni Türkiye Cumhuriyeti hukuken bağımsız bir ülke olarak doğmuştur ama bağımsızlığımız Mustafa Kemal’e göre, hâlâ tam değildir. Çünkü Lozan andlaşmasının bazı hükümlerine göre, o genç Devlet hâlâ gümrük tarifelerini kendisi saptayamamaktadır! Bu, 1929 lara kadar sürmüştür. Sonra Osmanlı borçlarını ödüyorduk! Aşar vergisini ise, kaldırmıştık.

Hâlâ bir Merkez Bankamız bile yoktu! Ve 1929 larda dünya bugünkü gibi gene ekonomik bir krize girmişti! ‘Kemalist ekonomik model“i tüm ayrıntılarıyla düşünmüş olan “Atatürk”e göre, sistemin felsefesi şöyle özetlenebilir

Amaç bütün halkın refahını yükseltmektir. Bütün toplumun mümkün olduğu kadar kısa bir sürede hızlı kalkınabilmesi için, ekonomik ve sosyal kalkınmalar da birer bütün olarak kabul edilmelidir. Bir başka deyişle ekonomik kalkınma amacıyla yapılan uygulamalar öteki devrimlerimizle çelişmemelidir. Atatürk’ün ekonomi politikasının temelinde ise, piyasa ekonomisinin tüm kuralları da vardır. Vardır ama! Bakınız bizzat Atatürk 1 Kasım 1937 Büyük Millet Meclisini açış nutkunda bu konuda ne demiştir?

‘-Kesin zaruret olmadıkça piyasalara karışılamaz. Bununla beraber hiçbir piyasa da başıboş değildir.’

‘Peki kim başıboş bırakmayacaktır piyasa ekonomisini?

Elbetteki “Devlet.”

“Atatürk” pazarlardaki rekabet kurallarının işleyişini ise, bir “kalkınma plânını disiplini içinde” düşünmüştür. Oysa pazarlardaki rekabet kapitalist sistemin ana temelidir. Ama “Atatürk” kendi ekonomik sistemini kapitalist sisteme dayalı kurmuş olmasına rağmen, kalkınma için bir “plân disiplinini”de öngör

Peki kim yapıp uygulayacaktır plânlı kalkınmayı?”

Elbetteki “Devlet.

“Plânlı kalkınma” ise, o günlerde (1933) (4*)

henüz tüm dünyanın meçhulüdür. “Bu buluş, Atatürk’ün buluşu olur.” Buluşun değerini, ancak ikinci dünya savaşından sonradır ki, kalkınmış kapitalist batılı ülkeler hızlı kalkınmayı hedefleyen  birçok geri kalmış ülkeler de kabul etmek zorunluğunu duymuşlardır. Aslında “Plânlı kalkınma düşüncesi” Mustafa Kemal’de ekonomik ve toplumsal kalkınma sorunlarıyla ilk karşılaştığı zaman, başta da kendi ağzından dinlediğimiz gibi tâ Sofya’da ateşemiliter iken başlamıştır. Ve zaman içinde de Türkiye’nin gerçekleri ve gereksinmeleri doğrultusunda gelişerek dünyadaki mevcut iki ana ekonomik sistemin yanında “üçüncü bir sistem” olarak doğmuştur.

KİT’lere (Kamu İktisadi Teşekkülleri) gelince: Sistem’in bir başka parçası olan “KİT’ler, plânlı ve hızlı kalkınma modelinin birer öncü yatırım ve finansman kuruluşları. İdiler.

Zira o günlerde henüz Türkiye’de “özel sektör” hiç yok denecek durumdadır! Özel sektörün hem birikmiş sermayesi yoktur, hem yetişmiş insanı yoktur. hem deneyimi yoktur. Hem de teknolojisi yoktur!

-Peki özel sektör gelişinceye kadar fakir ve harap yeni Türkiye’nin Devleti öyle elini kolunu bağlayıp bekleyecek midir?

Atatürk elbetteki bekleyemezdi. Çünkü yediğimiz ekmeğimizin unundan tutunuz da ölülerimizi gömmek için gerekli kefen bezine kadar herşeyi dışarıdan getirmek zorundaydık! O halde Devlet kendisi “öncülük” edip birçok temel sanayii kurmalıydı. Devletin kuracağı işletme ve fabrikalar böylece hem artık kendi özkaynaklarımızı değerlendirerek halkımızın ihtiyaçlarını  karşılayabilecekler hem de ülkeye deneyim sahibi insanlar kazandırabileceklerdi! İşte bu nedenledir ki iplikten bez’e, basma’dan ipeğe kadar tüm tekstil sanayiimize, dericilikten kunduracılığa, hâlâ öküz ve karasapan ile toprağı eşelemeğe çalışan köylülerimize modern tarım, öğretecek ve onlara bir taraftan tohumluk üretirken öte yandan da örneklik edecek olan Devlet üretim çiftliklerine kadar, vapurculuktan tâ madenciliğe kadar her alanda KÎT’ler hizmete girmişlerdir. Bir başka deyişle hızlı kalkınmanın hiç kuşku yoktur ki “öncüleri” ve ilk temel taşlan da olmuşlardır. Ancak burada şu ana ilke de dikkatlerden hiç kaçırılmamalıdır. Bu sanayi ve ticari işletmeler tıpkı birer tacir gibi Pazar ekonomisinin tüm kurallarına uygun olarak  çalışmak zorundaydılar da! Bu nedenle de birer anonim şirket idiler.. Onları hükümetler değil. Büyük Millet Meclisi denetleyecekti.

Planlı kalkınma Atatürk’ün ekonomik sistemi içinde nasıl dünyada ilk örnek idiyse, KİT’ler de öylece ayni sistem içindeki nitelikleriyle gene dünyadaki ilk örneklerdi (5*)..

-Peki bu fabrikalar ve işletmeler ilâ nihaye göreve devam mı edeceklerdi?’

Hayır sisteme göre, özel sektör gelişip benzer alanlarda başarılı olmağa başladıkça fonksiyonlarını yitirmiş olacaklardı. Böylece Devlet sermayesi de özel sektörce geliştirilmiş dallarda artık gereksiz yere daha fazla bağlı kalmayacak, sisteme göre o çeşit işletmeler ve fabrikalar halkın ortaklığına (6*)

terkedilerek daha başka ağır sanayi dallarının kurulmasına yönelecekti. Örneğin sistemin bu evrimci ve devrimci esnekliğinden şayet yararlanabilmiş olsaydık KİT’ler bugün çoktan özlemlerini çektiğimiz elektronik gibi nükleer enerji gibi alanlarda bile gene ‘ “öncülük” ve “hızlı kalkınma”mızı tamamlamamızı da herhalde sağlamış olurlardı. (7*)

Örneğin hiç değilse bugün aynı amaca ulaşmak için başvurduğumuz dış borçlarımız faizleriyle beraber milyar dolarlara kadar yükselemezdi! Ekonomik bunalımlara ise, belki hiç girmezdik!

Sistemin iyi işleyebilmesi için hemen eklemek gerekir ki “Atatürk “e göre üç temel dengeye de dayanması gereklidir.

Bunlardan ilki şudur: Devlet bütçeleri mutlaka denk olmalıdır. (8*) İkincisi: Yeni yatırımlar, şayet varsa bütçe fazlalarıyla (9*)

Üçüncüsü ise: Dış ticaret dengesi korunmalı, ithalatımızla ihracatımız denk olmalıdır. Devletimizin ve Hazinemizin saygınlığı ise daima yüksek olmuştur.(10*)

“Atatürk’ün ekonomik politikasını” bu kitabın hacmi elverdiğince gene “Atatürk”ün kendi konuşmalarının sofralarından, dostlarına anlattıklarından, davranışlarından ve uygulamalarından esinlenerek özetlemeğe çalıştım. Gerçek Odur ki: “Atatürk”ün en büyük devimlerinden biri de kuşkusuz ekonomik devrimidir. “Atatürk” kendine öz, bize öz bir ekonomik politika, bir “ekonomik sistem” yaratmıştır. O sistem, gerçekten de ne sağa çekilebilir ne de sola… O, kapitalist ve sosyalist ekonomik sistemler yanında “üçüncü bir sistem “dir.

Aslında bir ülkede ekonomik güç hangi kesimin elinde ise, siyasal güç de onda olur. Liberalizm’de o siyasal güç sermayenin elindedir. Sosyalizm’de ise, o siyasal güç  Rusya modelinde görüldüğü gibi emeğin elindedir. Doğaldır ki siyasal güç bir yandan ekonomiyi denetimi altına alırken öte yandan da kültür, inanç, sanat, para, üretim, tüketim, dışsatım, dışalım gibi tümüyle belli bir ekonomik görüşün ürünü olarak sosyal yapıyı da denetlemek olanağına sahip çıkabilmektedir.

Atatürk ülkenin ekonomik gücünü iki kesimin de Denetimine bırakmak istememiştir. Bu nedenledir ki üçüncü bir sistemi öngörmüştür. Burada hemen eklemek gerekir ki Atatürk ülkenin sosyal yapışını da inkilâplarıyla kendisi yönlendirebilmek ve zaman içinde onları millete maledebilmek için karma ekonomiyi yeğlemiştir. (3)

Ayrıca böylesi karma bir sistemde sınıf çatışmaları yerine birbirlerini tamamlıyacak sınıfların bütünleşmeleri sonucunun da doğabileceği, esasen hızlı kalkınmak kendiliğinden doğabileceği beklenmiştir. kendiliğinden doğabileceği beklenmiştir.

Kendi öz kaynaklarımıza dayanarak hızlı bir kalkınmayı öngören Plânlı Devletçilik sistemimiz denenmiş ve çok da başarılı olmuştur. Sistem’den ayrıldıkça da Türkiye, ne yazık ki kendini yeni ekonomik ve sosyal bunalımların içinde ve tâ gırtlağına kadar hem dışa bağımlı hem de dışa borçlu bulmuştur!

‘Atatürk” 1936 yılında yayımlanan ikinci sanayi ilânı’nın önsözünde şöyle der:

“Devletçiliğin bizce mânası şudur: Fertlerin hususi teşebbüslerini esas tutmak, fakat büyük bir milletin ihtiyaçlarını ve birçok şeylerin yapılamadığını da gözönünde tutarak, memleketin iktisadiyatını Devlet’in eline almasıdır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Türk vatanında asırlardanberi ferdi ve hususi teşebbüslerle (Özel Sektörce) yapılamamış olan şeyleri bir an evvel yapmak istedi ve görüldüğü gibi kısa bir zamanda yapmağa muvaffak oldu. Bizim takip ettiğimiz yol, görüldüğü gibi liberalizm den başka bir sistemdir.

Atatürk’ün kendi sözlerinden de açıkça anlaşılacağı gibi “fertlerin hususi teşebbüslerini esas tutmak” demek, sosyalizme özellikle Marksist Leninist ideolojiye bir başka deyişle “sol”a kesinkes karşı çıkmaktır. Bizim takip ettiğimiz yol, Liberalizm’den başka bir sistemdir” demek ise, “sağ”a da karşı durmaktır. İki ana ekonomik ve sosyal sistemi bir kenara itip adına ister “Kemalizm”, ister “Üçüncü Sistem”, ister “Plânlı Devletçilik”, ister “Karma Ekonomi’ diyelim bir yenisini oturtmak böylece Türkiye gibi geri kalmış bir ülkenin kendi öz kaynaklarına dayanarak ve halkının ihtiyaçlarını da karşılayarak hızlı bir kalkınma yönünde yıllar yılı başarılı bir uygulama da göstermek yeni bir “ekonomik sistem” yaratma değildir de ya nedir?

Kısaca “Atatürk” “anti kapitalist” ve “anti sosyalist” bize ÖZ sistemiyle, geri kalmışlığın zincirlerini koparıp ele güne muhtaç olmadan sorunlarımızı çözebilmemiz için, ekonomide de yepyeni bir “çığır açmış ve dünyaya örnek olmuştur.(4)

-“Hatırlatırım, dünya çapında şöhret salmış Harvard Üniversitesi’nde bir iktisat profesörü söylemişti:

-‘Otuz yılımı yatırım, istihsal ve iktisadi gelişme meselelerine verdim ama sonunda şunu anladım ki bütün bu meseleler bir toplumun sosyal yapısı ile orada çarpışan fikirlere, karşılıklı menfaatlerle karşı karşıya gelince hiçbir sonuç vermez.

– Bizim ekonomik dediğimiz meseleler aslında sosyal ve kültüreldir. (5)

Biz de kendimizi tarihe, ekonomiye meraklı bilirdik. Gerçeğinde, Fransız, İngiliz ve Amerikalı araştırmacı akademisyenlerin yazdıklarını okuduktan sonra tarihimiz ve ekonomimiz konusunda öğrendik ki, bize verilenler bir avuç fındıkkabuğu!

Örneğin, İngiliz-Fransız ve Ruslar, neden Osmanlıyı zayıflatmaya, parçalamaya, Balkan Milletlerinden; Sırplar, Bulgarlar ve Yunanlıları isyan ettirerek başlamışlardır?

Çoğunlukla bunun cevabı; “Onlarla aralarındaki din ve diğer kültür benzerlikleri vardır. Onları harekete geçirmek daha kolaydır.”

Ve Yıl 1940

Yıllar itibariyle kullanılan Traktör ve Biçer Döver miktarı
YILLAR            TRAKTÖR              BİÇER DÖVER (adet)
1927                        –                                             –
1935                     1300                                       100
1940                     1070                                       994 (6)

Herkesi aldatabilirsiniz, ancak rakamları asla…(6)

Devam edecek

www.canmehmet.com

Resim: https://infograph.venngage.com/p/67779/the-russian-revolution  sitesinden alınmış, yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

Açıklamalar ve Kaynaklar:

(1*)“Aslında ben Sofya’ya gitmeden çok önceleri daha tâ Şam’da ve Selanikteyken Osmanlı İmparatorluğunun nasıl olsa birgün çökeceğine inanıyordum. Ve imparatorluk elden giderse nasıl yeni bir Türk Devletini anavatanda kurabiliriz? Diye hep kafa yoruyordum. Sofya’da iken dünya savaşına girdiğimiz haberi gelince, belli kaderimize yaklaştığımız inancım ise, biraz daha kesinleşti. Çünkü o savaştan bana göre müttefiklerimizle bizim galip çıkmamız imkânsızdı. Hele Alman orduları “Marn”da Fransızlar karşısında mıhlanıp kalınca artık savaşın uzun süreceği ve buna da ne Almanların ne de bizim dayanamıyacağımız belli olmuştu. İşte o günlerdedir ki Bulgaristan’ın haline biraz daha derinlemesine bakarak’ ekonomik politikayla da ilk ciddi ilişkilerimin başladığını söyleyebilirim. Çünkü günü gelip bağımsız bir Türk Devleti kurunca bizim de fakir ve geri kalmış Bulgaristan gibi “ hızlı bir ekonomik kalkınmaya ihtiyacımız olacaktır” diye düşünmeğe başlamışımdır..” Dermiş..

(2*) Çankaya. Dünya Yayınları. İkinci cilt sayfa 421

(3*) S.İ. ARALOV. Bir Sovyet Diplomatının Türkiye Hatıraları sayfa, 234 Çeviren Hasan Ali Ediz, Burçak Yayınevi 1967

(4*) Atatürk, ilk sanayi plânını 1933 te uygulamaya başlamıştır. Ünlü Encyclopedia Britannica (Cilt 17, sayfa 1164-1169) özel teşebbüs ve girişimin egemen olduğu demokratik bir ülkedeki kalkınma plânı uygulamasını dünyadaki ilk örnektir diye yazar.

(5*) Gerçi 300 senedir birçok ülkede PTT, elektrik, su, havagazı, sigara ve içki tekelleri gibi yollarla halka hizmet ulaştırıldı ama bu bir Devlet işletmeciliğiydi. Oysa Atatürk’ün ekonomik sistemiyle başlatılan ise. Devletin ticari-sınayi kuruluşlarla kalkınmaya hız vermesine dayalı bambaşka bir görüştür. Ve bu bakımdan da ilk’tir ve orijinaldir. Türkiye’den sonra KİT’lerin amaçlarına uygun gelişmeler 1933 te İtalya’da ve müteakip yıllarda da ABD de görülmeğe başlanmıştır. Bu ise artık tüm dünyada yaygındır.

(6*) 3 Haziran 1933 tarihli ve 2262 sayılı Sümer Bank kuruluş kanununun 11 inci maddesine göre şirketleşen fabrikalardın hisse senetleri Türk eşhas ve kuruluşlarına satılabilecekti. Ama bu kanun sonraları kaldırılmıştır!

(7*) Oysa KİT’ler bugün birçok gereksiz alanlarda Devlet sermayesini hâlâ bağlı tuttukları gibi, hiç gereksiz alanlarda da örneğin şarapçılık, tuğla ve kiremitçilik, hazır elbisecilik, yemeklik yağ imâlciliği gibi işlerle uğraşarak Devlet bütçesine üstelik bir de yük olur hale gelmişlerdir! Onları gelişen özel sektör alanlarından çekmemek, halkin ortaklığına devretmemek hatta sayılarını gelişmiş özel sektör alanlarında gereksiz yere arttırmak ise, sistem ‘e göre çarpık bir davranıştır. Zira gün gelir böylece her alanda Devlet ekonomiye tek başına egemen olabilir ki bu da sosyalist bir kalkınma modeline kayış sayılır! Yok şayet KİT’ler UCUZ fiyatlarla özel sektöre devredilecek olurlarsa, o zaman da kapitalist bir kalkınma modeli yeğlemiş olur! Kısacası her iki halde de sistem yitirilmiş olur! Atatürk rayiç fiyatlarla halkı onlara ortak etmek ilkesiyle kuşkusuz sistemine her devirde işle lik kazandırmak da istemiştir

(8*) Atatürk’ün sağlığında bütçelerimizin denkliği titizlikle korunmuştur.

(9*) Gene Atatürk’ün sağlığında bu denklik de muhafaza edilmiştir, örneğin Atatürk’ü yitirdiğimiz 1938 – 39 yılında ihracatımız 127 milyon lira iken, ithalatımız 118 milyon lira idi. Denge lehimizeydi üstelik fazlası bile vardı.  paramız da hiç değer kaybetmemiştir

(10*) 1921 yılında o dönemlerin en muteber parası olan İngiliz Sterlin’i 610 kuruştu. 1938 yılında ise. Sterlin 616 kuruştu. Türk parası Sterlin karşısında demek ki 17 yılda yalnızca 11 kuruş kaybetmişti

(1) Atatürk’ün Sofrası, Hikmet Bil, Sahife:86 (Hikmet Bil : (1918-2003) “Hürriyet’in (gazetenin) kuruluş yıllarında görev almış kadronun son ve önde gelen ismi, duayen gazeteci.

(2) A.g.e:Sahife:76

(3) A.g.e: Sahife:86

(4) A.g.e: Sahife: 87

(5) “Osmanlı’dan günümüze, kimlik ve ideoloji”, Prof. Dr. Kemal H. Karpat. Daha fazlası için bakınız: http://www.canmehmet.com/1923-2010-donemi-turk-ekonomisi-siyaseti-fransa-ekonomisi-rus-3.html

(6)Kaynaklar ve daha fazlası için bakınız: http://www.canmehmet.com/1923-2010-donemi-ekonomisi-doksan-yilda-nereden-nereye-gelmisiz-6-son.html

 

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*