“Yeni Devlet” gerçeğini öğrenmeye hazır mısınız? Sayın Demirel’e göre; “Hazır değil”mişiz! (1)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı
Kaç milyon Amerikalı Yerli öldürüldü, kaç milyon Afrikalı köleleştirildi? Bunun cevabını kim verebilmektedir?

Kaç milyon Yerli (Amerikanın gerçek sahipleri)  öldürüldü, kaç milyon Afrikalı köleleştirildi? Bunun cevabını, hesabını kim verebilmektedir?

 

Batı tipi gelişmenin yakıtının insan olduğunun; insanların, “Sahip olanlar” ve “Sahip olmayanlar” olarak neden ayrıldığının ve Shakespare’in Kral Lear adlı eserinde, “kim bana kim olduğumu söyleyecek?” sorularının cevabını bulmadan; ne “Yeni Devlet” gerçeğini kavrayabiliriz, ne de Batı Medeniyeti’nin arka planında insanın yokedilme sebeplerini.

Büyük resmi görmek için konuya, “Ecevit ve Demirel, “Vahdettin!” tartışması ile gerçekte halka bir mesaj mı verdiler” yazısı ile başladık. Bu bölümde de, “Yeni Devlet” konulu diziye biraz daha açıklık getirilecek ve asıl konuya  2’nci bölümle birlikte başlanacaktır.

Biz girmememiz gereken ve sonucu çok önceden belirlenen bir Dünya Savaşı’na, oya gibi işlenen bir planla sürüklendik.

Ve Lozan’a (İnönü’nün ifadesi ile) şeklen (önceden hazırlananları imza için) çağrıldık. (1) Ancak, bunlar gelecek nesile “Bir zafer!” olarak, sunuldu veya pazarlandı.

Bizler gerçekte, I. Dünya Savaşı’na tüm maddi ve manevi değerlerimizden soyulmak üzere sokulduk. Öyle de oldu.

Amerika, Dünya Savaşları ile, hem Avrupa’ya kazık attı, hem de Ruslara… Birinci Dünya Savaşı ile İngiltere, “Büyük Devlet” unvanını gırtlağına kadar borçlandığı (Eski sömürgesi) Amerika’ya kaptırmış, Ruslarda ilerleyen dönemde dağılmıştır.

Giriş yazısındakileri tekrar edersek; Deneyimli Siyasetçilerden Süleyman Demirel ve Ecevit, “Vahdettin” konusunda bir tartışma yaparlar. Ancak Demirel, bu konunun açılmaması veya tartışılması için bir mazeret öne sürmektedir. Mazereti;

-“Halk bir asır daha gerçekleri öğrenmeye hazır değildir!”

Bu ifade üzerine Sayın Demirel’e sormuş olalım;

Değerli Siyasetçi Süleyman Demirel,

Bu halkın bu topraklarda bin yıldır yaşamadığı bir olumsuzluk, başına gelmeyen bir bela kaldı mı?

Bu halk, bin yıldır her türlü olumsuzluklara rağmen ayakta kalmayı başarmadı mı?

Bu halk, devleti için üretmemekte ve gerektiğinde uğrunda hayatını feda etmemekte midir?

Bu halk, yenilmenin doğal bir sonucu olan büyük kayıpların olacağını düşünememekte midir?

Gerçekte bu Kadim Millet,  durumunu (tek taraflı) okumuş’undan daha iyi bilmektedir.

Bilmektedir ki, sırtına binmeye çalışanları her seferinde atabilmeyi becermektedir.

Kaldı ki, meselelerini öğrenerek çözüm için tartışmayan toplumların, meselelerinin içinde boğulduğunu en iyi siyasetçiler (ve sosyal bilimciler) bilirler.

Bu doğrultuda, Halk, gerçekleri için hazır mı değil, yoksa, tartışılmasında kendisine açıklanmayan mahzurlar mı var?

Demokrasi, halkın kendi kaderini tayin (hakkı) ise, meselelerini ondan gizleyerek veya halkı tartışma ortamından uzak tutarak, hangi yönetim anlayışına, kime hizmet edilmektedir?

Eğer, Cumhuriyet (Halkın kendi kendini idare etmesi ilkelerini) rejimini kutsuyorsak…

Birileri, batının bize, “Kendi geleneklerine göre” bir devlet kurdurtmak niyeti ile, “Bazı şartlar dikte ettirdi, o şartlarla ‘Yeni Devlet’e izin verildi, şimdi ortalığı karıştırmanın anlamı yok!” diyebiliyorsa…

-İçeride halkı ile bütünleşemeyen ve birliğini sağlayamayan bir devletin, nasıl ki,  uluslararası arenada elinin güçlü olabilmesi mümkün değilse;

-İçeride halkı ile kenetlenmiş bir devletin uluslararası arenada elinin zayıf olması da mümkün değildir.

Bu anlayışla, birilerinin neden ısrarla halkın hassasiyetlerini (etnik-inanç farklılıklarını) kaşıdıkları daha iyi anlaşılacaktır.

Böl, parçala ve yönet…

Batıyı anlamaya çalışmak…

“Gerçekten, gayesini insani perspektiflere göre ayarlamamış her gelişme, büyük bir insan çoğunluğunu mahrum ve mahkûm hale getirecektir. Dünyanın göz alıcı gelişmelerinden insanlığın ne kadarının yararlandığını, dünya nüfusunun çok az kısmını teşkil eden bir kesimin elindeki olağan üstü birikimin, insanlığın diğer büyük kesiminin açlığını yok etmediğini, hatta bu büyük kesimin açlığı pahasına bu birikimin oluşturulduğunu biliyoruz; elbette böyle bir dünyada gaye sorunu önemli bir sorundur…

Batının sömürgeciliğiyle geçmiş beş asırdan ve Amerikan imparatorsu egemenliğiyle geçmiş elli yıldan sonra eşitsizlikler çoğalmaya devam etmiştir: Aç, işsiz ve dışlanmış kalabalıklar, geminin iskele tarafındaki ambarlara istif edilmiştir ve geminin sancak tarafında ise spekülasyonun kuluçkada bulunduğu dünya borsalarındaki değişimlerin internet üzerinden araştırıldığı birkaç prens “süiti” ve lüks kabinler/kamaralar sıra sıra dizilmiştir…

Dünya Kuzey ile Güney ve özellikle de ”sahip olanlar” ve “sahip olmayanlar” şeklinde bölünmüştür,

İnsan süratle, kendisine, diğer insanlara ve tabiata yabancılaşmaktadır. Bu gelişme modeli insanı, ilahî olandan koparmış, dolayısıyla aile dahil, dayanışmacı toplumsal hayatın tüm unsurlarından soyutlar hale gelmiştir.

Bu gelişme modeli ekonomiyi, insanın belirlediği hedefler istikametinde yaptığı bir eylem olmaktan çıkarıp hedefini kendisi tayin eden ve insanı da araçsallaştıran bir konuma getirmiştir. Oysa kapitalizm, insanı yabancılaştırarak ekonomiyi tarihin muharrik gücü haline getirmiş, bütün toplumsal ilişkilerin düzenlenmesini piyasanın eline bırakmıştır.

Ekonominin tarihin muharrik gücü olduğu her ortamda gelişecek olan tek şey, birey ve bireyselciliktir.

Her birey birbirinin rakibidir.

Yani insan insanın kurdudur.

Böyle bir hayatta çatışma kaçınılmazdır.

“Piyasanın, bütün toplumsal ilişkilerin düzenleyicisi haline geldiği toplumlarda her birey bir rakiptir; hiçbir topluluk söz konusu değildir. Thomas More’un da yazdığı gibi,

-“Bir bireyin sahip olduğu şeye eklediğiniz şeyin, komşusundan aldığınız şey”

olduğu yerde yalnızca bireysellik zafer elde eder. Bu bireyselliğin tersi topluluktur (cemaat). Yani her üyesinin diğerlerinden sorumlu olduğu toplumdur.”

Geleneksel toplum yapılarının giderek çözüldüğü, maalesef bireyselciliğin yaygınlaştığı bir dünyada yaşıyoruz. Her bireyin bir diğeriyle kavgalı olduğu bir dünyadan kurtulmanın en önemli yolu, her bireyin birbirinden sorumlu olduğu bir toplumsal yapı kurmaktır, insanı ilahî olandan kopararak, ayırarak böyle bir toplumun oluşturulma imkanı yoktur… “Gelişme”, “Demokrasi”, “Özgürlük” gibi çağımızda kutsallaştırılan ana kavramları da bilinen anlamlarının dışında değerlendirmektedir.”(*)

Kelimelerin anlamı bile saptırılmıştır.

-Doğanın ve insanların yokoluşuna götüren gözü kör bir sapmaya hâlâ “gelişme” denmektedir.

-Tarihin “sahip olanlar”la “olmayanlar” arasında tanık olduğu en korkunç kopuşa hâlâ “demokrasi” denilmektedir.

-“Serbest müdahale” ve “serbest piyasa” bahanesiyle en güçlülere, insanlık dışı diktalara, zayıfların yutulmasını sağlayan diktalara izin veren bir sisteme hâlâ “özgürlük” denilmektedir…”(2)

Önceleri ateist olan yazarın ifadelerinden anladığımız,  ilim basamaklarında yükseldikçe bir gerçeğin farkına varması ve varması ile birlikte çığlık atmaya başlamasıdır.

Batı Medeniyeti’nin yakıtı insandır…

Ve gelişmesi, giderek daha fazla sayıda insanın yakılmasına bağlıdır.

Bu dizi bittiğinde umulur ki düşünen insanlara bir pencere açmış olalım.

Dilerlerse, düşünmeye  aşağıdaki haber sitesinde aylardır değiştirilmeden yayında kalan bir haberin verdiği m e s a j‘la başlayabilirler;

“ABD’li gazeteci: Tüm Müslümanları öldürün..

Boston’daki patlamaların ardından, ABD’li gazeteciden şok edici bir yorum geldi. ABD’li gazeteci Erik Rush twitter’dan gönderdiği, ‘tüm Müslümanları öldürelim’ mesajıyla sosyal medyayı karıştırdı. Amerikan Fox TV habercilerinden Erik Rush, twitter’dan yazdığı mesajlarla çok büyük tepki topladı. Rush, Boston’daki bombalama olayından sonra attığı tweet’te bir takipçisine ‘Müslümanlar kötüdür, hepsini öldürmek lazım’ ifadelerini kullandı.(Alıntı; http://dunya.milliyet.com.tr/abd-li-gazeteci-tum-muslumanlari-oldurun/dunya/dunyadetay/16.04.2013/1694235/default.htm  (Haberdeki vurgular tarafımdan yapılmıştır.)

 Devam edecek…

Resim; http://memory.loc.gov/ammem/award97/codhtml/hawphome.html

(*) Roger GARAUDY; 1913’te (Fransa) Marsilya’da doğdu. 1952 yılında Sorbonne Üniversitesi’nden edebiyat dalında, 1954 yılında da SSCB Bilimler Akademisi’nden bilim dalında doktor unvanını aldı. Bir ara Marksist İnceleme ve Araştırmalar Merkezi Müdürlüğü yaptı. Fransız Komünist Partisi’nde zirveye tırmanmışken mevkiye değil, vicdan ve aklının sesine kulak vererek bu kuruluştan koptu. Fransız Parlamentosu’nda milletvekili, Millet Meclisi Başkan Yardımcısı, Millî Eğitim Komisyonu Üyesi ve Senatör olarak görev yaptı. Çağımızın yetiştirdiği Büyük düşünürlerden biri olan yazar, İslâm’ı seçip Filistinliler’i savunmaya başladıktan sonra. Batı basın ve yayın organları tarafından dışlanmaya başladı.

(1) “..İsmet İnönü, yıllar sonra, 1969’da, Seha Meray’ın Lozan Tutanakları’nı Yazdığı Önsöz’deki değerlendirmesi ile İngiltere karşısındaki durumumuzu ortaya koymaktadır: -”Lozan Muahedesi imparatorluğun tasfiye edildiği muahededir… Yenilgi kesin idi ve galipler sulh masalarına tam hakimiyetle oturdular… Müttefiklerimiz olan İmparatorluklar, sadece, aldıkları muahede projelerini görmek ve imzalayacaklarını söylemek hakkı ile konferansa girdiler. “(Lozan Barış Konferansı, Paris Devlet Basımevi, 1923, Çev. Seha L. Meray, A.Ü. S. B. F. Yayınları, Ankara 1969, Önsöz: İsmet İnönü. Osmanlının tasfiyesi, Cengiz Yazoğlu, dip notu)

(2) “BATI TERÖRÜ” ROGER GARAUDY. 2004, Pınar yayınları Birinci Basım: Ekim 2007

876 Toplam Ziyaretçimiz 2 Günlük Ziyaretçimiz

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*