Yeni bir Dünya Düzeni kurulurda, ‘Dinlerarası diyalog’ olmaz mı! İşte Diyalog gerçeği (4)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

Tüm anlatmak istedikleri ile diyalog gerçeği! Taraflar nereye bakmaktadır? ...

Yeni bir dünya düzeninin yükseleceği ayaklardan birisi de; “Dinlerarası diyalog” anlayışıdır. Bakalım evdeki hesap, çarşıya mı uyacak! Veya Midyata pirince giderken evdeki bulgurda kalmayacak mıdır? İşte tarafları ve detayları ile diyalog….

Çok yönü ile istismar edilebileYeni bir dünya düzeninin yükseleceği ayaklardan birisi de; “Dinlerarası diyalog” anlayışıdır. Bakalım evdeki hesap, çarşıya mı uyacak! Veya Midyata pirince giderken evdeki bulgurda kalmayacak mıdır? İşte tarafları ve detayları ile diyalog….

Çok yönü ile istismar edilebilecek bu konu hakkındaki yorumu, okuyanın; bilgi, deneyim ve basiretine bırakıyoruz…

“Dinlerarası diyalog”

“Pek muhterem Papa cenapları,

“…Papa 6. Paul cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan Dinlerarası Diyalog için Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz. En aciz bir şekilde hatta biraz cüretle, bu pek kıymetli hizmetinizi icra etme yolunda en mütevazı yardımlarımızı sunmak için size geldik” (Papa II john Paul’u ziyaret, Zaman Gazetesi, Papa’ya Mektup, 10.04.1998). (1)

Rabbin aciz kulu.

Fethullah Gülen

**

“İslam’da, diğer din mensuplarıyla ilişki kurmak vardır. Bir Müslüman için bu ilişki; ödün vermeden, kendi ilkelerine zarar vermeden, incitmeyen bir dille. Şartlara ve durumlara bağlı olarak; Allah’ın dinini yaymak ve barış sağlamak için kurulan bir yoldur…

…Kafirlerin Hz. Muhammed’e gelip

“… biz bazen senin bahsettiğin Allah’a tapalım; fakat sen de bazen bizim ilahlarımıza saygı göster böyle aramızda barış olsun” dedikleri gibidir. Peygamberimiz tarafından kabul görmeyen diyalog, işte budur.

Hz.Muhammed, bu diyalog çağrısına vahiyle cevap verdi: Kafirun Suresi:

-“Ey peygamber (Resulüm!) Deki; ey kafirler! Ben sizin tapmakta olduklarınıza tapmam. Sizde benim taptığıma tapmıyorsunuz. Ben de sizin taptıklarınıza asla tapacak değilim… Sizin dininiz size, benim dinim de banadır.” (2)

-“…Müslümanların her şeyini tahrif ve mahvettik. Dinleri inançları ahlakları dine bakışları ve insani duyguları mahvoldu. Onların milli ve manevî değerlerini Batı Medeniyeti potasında eriterek kendimize benzettik.

İslamiyet’ten uzaklaştırdık. İslamiyet’i öğrenmeyi yaşamayı namaz kılmayı ve Kur’an-ı Kerim öğrenmeyi suç ve gericilik olarak göstermeyi başardık.

Artık çoğu tam olarak hiçbir şeye inanmıyorlar….Son yıllara ise Müslüman görünen bazı ilahiyatçılarla on dört yüzyıllık itikatlarını ibadetlerini tartışılır hâle getirdik. Derin bir boşluğa düşürdük…”(Peder Louis Massignon, 1962 Birinci Papalık Konsülü) (3 ve 4)

**

-“Asırlar önce de dinlerarası diyalog mahiyetinde dinler ele alınarak münasebetler geliştirilmek istenmiş, hatta dinlerin birleştirilmesi üzerinde de çalışmalar yapılmıştı.

Babür İmparatorluğu’nda yapılan bir çalışmayı buna örnek verebiliriz:

-“16. Yüzyılda Hindistan’da Babür’ün torunlarından Türk imparatoru Ekber Şah, din alanında cesur devrimler yaptı. Bu devrimleri yaparken nereden esinleniyordu? Türklerin engin hoşgörüsünden ve tüm dinlere ve kiliselere olan ilgisindendi. Dinsel özgürlük, Ekber Şah siyasi sisteminin ağırlık merkezini oluşturmuştu.

Öyle ki; Müslümanların baskısı altındaki Hinduları gözetir, Cizvit papazlarının ülkelerine girmesine izin verirdi. Başkenti Fatihpur Sikri’de bir ‘ibadethane’ açar. Burada Hindu rahipler, parsiler (İran kökenli Hint zerdüşleri) Müslüman ulema, Caynacılar, Hıristiyan misyoner kendine özgür inançlarını savunurlar. Ekber Şah’da zaman zaman özgür tartışmalara katılırdı.

Ancak, Ekber Sah (ki 13 yaşında hükümdar olmuştur) ‘yanılmazlığı’nın olanüstü doğmasını (bir nevi peygamber) ilan eder.

Sonunda Şah; tek tanrılı dinler olan İslamiyet, Hristiyanlık, Musevilik ile Hinduizmi birleştirecek yeni bir sentez olan ‘Din-i İlahi’yi kurar.

Bu tüm dinleri bağdaştırma çabasıdır. Ancak bu din sınırlı bir başarı sağlar ve Müslümanlar Şah’ın dinden çıktığını söylemeye başlarlar” (5)

Zamanın en meşhur din alimlerinden İmam-ı Rabbani bu yeni sahte dine isyan etmiş, mektupları, konuşmaları ve eylemleriyle ona karşı İslamiyet’i cesurca savunmuş ve Ekber Şah tarafından zindana atılmasına rağmen mücadelesine devam etmiştir.

Sonunda sahte din yenilmiş, Ekber Şah da yaptığı işin gerçek niteliğini anlayarak pişmanlık içinde ölmüştür. (6 -7-8)

**

-“Hıristiyanlık, sıkışık dönemlerden ya da kendi içinde çıkmazlardan kurtulmak için her zaman bir yol bulmuştur: ‘Misyonerlik’, ‘Dinlerarası Diyalog’ çıkış yollarının en uygunu olmuştur.

Dinlerarası Diyalog, misyonerlik için yeni bir yöntemdir. Görünen ‘diyalog’tur, ama arkada ‘misyonerlik’ vardır. Misyonerler faaliyetlerini, Dinlerarası Diyalog adı altında yeni, yumuşak metotlarla yürütmektir.

Hıristiyan diyalogcuların amacı; ilk etapta İslam’ın yayılmasını azaltmak, sonra durdurmak ve nihayetinde de Hristiyanlaştırmaktır. Vatikan her fırsatı değerlendirmektedir:

Özellikle sosyolojik çözülmelerin olduğu ve kimlik arayışında olan ülkelerde faaliyetlerini hızlandırmıştır…” (Cumhuriyet Gazetesi, 02.04.2008).

**

…Dinlerarası Diyalog, misyonerlik ve savaşlar için kullanılan metotların başında gelmektedir. Çeşitli yöntemler kullanarak geçmişte olduğu gibi günümüzde de, Türkiye’de ilahiyat fakültelerine dahi misyonerler sızmakta; İncil’i, Tevrat’ı ve Kur’an’ı birleştiren Kur’an mealleri yayınlanmaktadır.

Bu amaçlarla, misyoner ve Cizvit Papazı olan Prof. Thomas Michael, Marmara İlahiyat Fakültemizde uzun süre görev yapmıştır. Aynı şekilde, 1997 yılında, Katoliklerin ruhani lideri olan Kardinal Francis Arinze de Türkiye’de birçok faaliyette bulunmuş, aynı fakültede birde konferans vermiştir.

Bu fakültenin öğretim üyelerinden Prof. Suat Yıldırım etkilenmiş olacak ki, Tevrat ve Kur’an ayetlerini birleştirerek Kur’an-ı Hâkim adlı gerçekleri saptıran bir meal yayınlamıştır….” (9)

**

-“Şöyle düşünelim: ‘Dinlerarası Diyalog’ sadece birbirinden haberdar olmayı, birbiri hakkında bilgi edinmeyi, birbirini anlamayı, düşmanlıkları kaldırmayı ve barış tesis etmeyi hedeflemiş olsa da, yine dini tanıtmayı ve cazibe merkezi hâline getirmeyi esas almış olmuyor mu? Ve bunlar yapılırken de diğer dinleri karşı almıyor mu?

Hıristiyanlık için hem ‘tebliğ’ ve ‘davette’ bulunacaksınız, hemde inanç ve telkininde bulunmayacağınızı, hoşgörülü ve saygılı olacağınızı söyleyeceksiniz; ama

Hıristiyan kültürünün en üstün kültür olduğunu bu kültürle ancak modernize olabileceğimizi belirteceksiniz;

bu durum, Dinlerrarası Diyalog’un samimi bir zemine oturmadığının ifadesi değil midir?

**

“…Nitekim Papa II. John Paul, “Bizim için Dinlerarası Diyalog; Kilise’nin bütün insanları Kilise’ye döndürmeyi amaçlayan misyonumuzun bir bir parçasıdır. Mesih (Hz.İsa) ve İncil’i Bilmeyenler ile diğer dinlere mensup olanlara yöneliktir” demektedir..” (Dinlerarası Diyalog ihaneti. Prof. Dr. Yumni Sezen, s. 171,172).

**

…Papa’nın da dediği gibi, diyalog bir araçtır. Hıristiyanlaştırmanın ve onu yaygınlaştırmanın bir aracıdır. 2006 yılında yeni Papa seçilen 16. Benedictus da, 2007 yılı Dinlerarası Diyalog toplantısında, selefi gibi, tüm insanları Hıristiyanlaştırmanın esas görevi olduğunu şu şekilde açıklamıştır:

“Tüm insanlığın Hıristiyanlaştırılması hususunda, her kilise aynı derecede sorumludur. Kiliseler arasındaki bu işbirliği, 50 yıl önce Papa 12. Pius’un mektubuyla da güçlendirilmiş bulunmaktadır. Zorluklarla yüz yüze olan misyonerlik cephesindeki çalışanlardan da duamızı esirgemeyelim” (Arslan Bulut, 20.05.2008 Yeniçağ Gazetesi).

**

“…1839 Tanzimat Fermanı ilan edilince, Fransız Büyükelçisi Engelhard,

“Tanzimat Fermanı, İslam toplumunun Hıristiyanlaştırma kapısını açmıştır” beyanında bulunmuştu.

Vatikan, Eylül 2004 yılında yayınladığı bildiride, “Milyonlar Muhammed’e karşıdır” dedi. Roma Kardinali Joseph Ratzinger (şimdiki Papa), “Irak Savaşı, İslam’a karşı kazanılmış bir zaferdir” ifadesinde bulundu (Daily Telegraph, 10 Ekim 2004). (10)

**

Ve Uzmanından farklı bir bakış açısı daha;

Dinlerarası Diyalog (İslam Hukuku Profesörü Hayrettin Kahraman)

“iyi niyetli ve samimi olanlar yanında istismarcılar, komplocular, kötü maksatla kullanıcılar da vardır.

Pek azına olsa da, ben de bu çeşit toplantılara katıldım. Bunlardan biri, bir yıl kadar önce Avustralya’da yapılmıştı; dört müslüman ile çeşitli oturumlarda sayıları değişen hristiyan din ve ilim adamları vardı.

Farklı inanç, dünya görüşü ve hayat tarzına sahip fertler ve guruplar arasında yapılan buluşma ve görüşmelerin birden fazla amacı vardır; bunlardan bazıları da şunlar olabilir:

1. Birbirlerini tanımak, doğru bilgi sahibi olmak,

2. Biri diğerini ikna ederek kendi inancına ve hayat tarzına insan kazanmak,

3. Guruplar arasında veya bütün dünyada mevcut ortak problemlerin bir kısmını çözmek, bütün taraflar için faydalı olacak bazı eylemlerde işbirliği yapmak…

Yukarıda sıralanan amaçların biri veya birkaçını sağlamak üzere yapılan diyaloglar (buluşmalar, görüşmeler, tartışmalar, ortak teşebbüsler ve eylemler) oldukça eski zamanlardan beri yapılmıştır.

Müslümanların katıldığı diyaloglar ise daha Hz. Peygamber zamanında başlamıştır. Sevgili Peygamberimiz (s.a.) en önemli görevi olan tebliği yapabilmek için zorunlu olan diyalogu kullanmış, ötekilerle ya bizzat veya mektupları ve ashabı vasıtasıyla temas kurmuş, onları önce İslam’a, bu olmazsa sulha ve antlaşmaya, bazı konularda işbirliğine davet etmiş, gerektiği zaman temsilcilerle tartışmıştır.

Burada iki örnekle yetineceğim:

a) Yerim dar olduğu için özetleyeceğim bu olayı daha geniş olarak şu eserden okuyabilirsiniz: M. Hamidullah, İslam Peygamberi, I, 863. paragraf vd.

-Babası cömertlik ve asaletle ün salmış olan hristiyan Adiy b. Hâtim, Mekke fethinden sonra kendi bölgesine yapılacak müslüman akımından korkarak, kızkardeşini de yanına alamadan Suriye’ye kaçıyor, bölgesi müslümanların eline geçiyor, kızkardeşi de esir alınarak Medîne’ye getiriliyor. Kadın, kardeşinin şerefsiz davranışından şikayet ederek Peygamberimizden merhamet diliyor; o da hem kadını serbest bırakıyor, hem de istediği yere gidebilmesi için binek ve azık veriyor.

Kadın Suriye’de kardeşini buluyor; önce hırpalıyor, sonra da Medine’ye giderek Hz. Pygamberle görüşmesini tavsiye diyor ve şöyle diyor:

“Muhammed gerçekten Allah’ın Resulü ise onu kim daha önce kabul ederse daha çok övgüye layık olur. Sıradan bir hükümdar ise, ona biat etmek ve teslim olmak sana bir noksanlık getirmez, ne isen o kalırsın…”

Adiy bu tavsiyeye uyarak Medine’ye gelir; mescidde, ashabının arasında, onlardan biri gibi oturur bulduğu Peygamberimiz ona itibar ve iltifat eder, kendisini evine davet eder; yolda Peygamberimizle görüşmek isteyen yaşlı bir kadın onun önünü keserek uzun süre konuşur, meşgul eder; eve gelince Efendimiz tek minderi müsafirine verir ve kendisi toprak zemine oturur; Adiy’e,

-“dini yasakladığı halde ganimetin dörtte birini kendisi için alıp almadığını” sorarak -başkasının bilmesi mümkün olmayan- bu kusurunu itiraf ettirir. Adiy bütün bu olup bitenler karşısında sarsılır. Onun sıradan bir hükümdar olmadığı kanaatine varır. Bu sırada Peygamberimiz bir son adım daha atarak ona şunları söyler:

-“Bu dine girmene mani olan şey nedir?

-Müslümanların yoksul olduğunu zannediyorsan, şunu bil ki, kısa bir zaman sonra onların arasında sadaka kabul edecek birisi kalmayacaktır.

-Şayet onların zayıf olduğunu sanıyorsan, şunu bil ki, yakında Irak’taki Kadisiyye’den kalkıp haccetmek üzere Mekke’ye gelmek isteyen bir kadının Allah’tan başka kimseden korkması gerekmeyecek;

-şayet egemenliğin müslüman olmayan hükümdarların elinde olduğunu görüyorsan, bil ki, yakında Babil’deki beyaz sarayların kapıları da onlara açılacaktır…”

Adiy bu diyalog sonunda müslüman olur ve Peygamberimizin haber verdiklerinin tamamını gerçekleşmiş görecek kadar da yaşar.

Burada ötekiler kelimesini, ister yerli ister yabancı olsun gayr-i müslimler için kullanıyorum.

Peygamber Efendimizin, dini tebliğ etmek veya müşriklerin baskı ve zulmünden kurtulmak için başka putperest kabilelerle ve ehl-i kitap denilen yahudi ve hristiyanlarla temaslar, sohbetler, tartışmalar yaptığı, bunun için hem ticaret hem eğlence yeri olan panayırlara bile gittiği bilinmektedir.

Önceki yazıda birincisini verdiğim iki örneğin ikincisi, Medine döneminde, Yemen sınırında yaşayan Necran hristiyanları ile yaptığı diyalogdur. Daha önce de kendileriyle, bazı askeri harekat ve mektup gönderme şeklinde temaslar yapılmış olan Necran hristiyanları, 9. hicrî yılda İslam Peygamberi ile görüşmek üzere Medine’ye geldiler.

Altmış kişilik heyet içinde mahkeme başkanı ve büyük din adamları da bulunuyordu. Öğleden sonra Mescid’de huzura kabul edildiler.

Bir müddet sonra ibadet saatleri geldiği için izin istediler, Peygamberimiz dışarı çıkarak Mescid’i onlara bıraktı, doğu tarafına yönelerek ibadetlerini yaptılar.

Bir ara yahudilerin de katıldığı ve tartışmanın yahudilik ile hristiyanlık üzerine kaydığı da oldu, ama genel olarak İslam ve hristiyanlık üzerinde duruldu, Al-i İmran sûresinde yer alan ve hristiyanların tanrı inancını tenkit ederek düzelten birçok âyet de bu tartışmalar sırasında vahyedildi.

Apaçık gerçek karşısında hristiyanlar direnince “mübâhele” adıyla anılan usulü anlatan âyetler geldi (3/61-64). Buna göre Peygamberimiz karşı tarafa, “her iki tarafın eşlerini ve çocuklarını yanlarına alarak gelmelerini ve yalan söyleyenin Allah’ın lanetine uğraması için dua etmelerini” teklif ediyordu. Heyet düşünmek üzere izin istedi. Kendi aralarında konuştular ve böyle bir riski göze alamadılar, ama siyasi bağlılığı ifade eden bir anlaşmaya razı oldular.

Bu anlaşma metni de dini hoşgörü bakımından çok önemli satırlar ihtiva etmektedir:

“…Onların mallarına, canlarına, dini inanç ve uygulamalarına, hazır bulunanlarına ve bulunmayanlarına, ailelerine, mabetlerine… şamil olmak (hepsini kapsamak) üzere Allah’ın himayesi ve Resulullah Muhammed’in zimmeti (koruma yükümlülüğü) Necranlılar ve onlara bağlı etraftakiler lehine bir haktır. Hiçbir piskopos kendi vazife yerinin dışına, hiçbir papaz görevli olduğu kilisenin dışına, hiçbir rahip içinde yaşadığı manastırın dışında başka bir yere alınıp gönderilemeyecektir….”.

Bu anlaşmadan önce yine Necranlı hristiyanların lidelerine gönderilen mektubun hem besmele kısmı (diyalog bakımından), hem de muhtevası çok önemlidir:

“Muhammed’den Necran papazlarına,

İbrahim, İshak ve Yakub’un Allah’ının adıyla,

Gerçekten de ben sizi yaratıklara tapmaktan Allah’ın kulluk ve ibadetine davet ediyorum ve sizi, yaratıklarla yapılmış ittifak anlaşmalarının ötesinde Allah ile ittifak anlaşması yapmaya çağırıyorum. Bu duruma göre şayet reddedecek olursanız, cizye yükümlülüğü gelir, şayet cizyeyi de reddedecek olursanız size harp açarım, Vesselam.” (Geniş bilgi için bak. M.Hamidullah, İslam Peygamberi, 1019. paragraf vd.).

Mektup, karşı tarafla ortak olan inanç esaslarını (hak olduklarına iki tarafın da inandığı peygamberler ile onların ibadet ettiği bir tek Allah’ı) anarak söze giriyor, böylece sıcak bir ilişki kurmayı ve sözlerin etkisini arttırmayı amaçlıyor.

Peygamberimizin birçok davet mektubu yalnızca dine davet eder, onlarda cizye ve savaştan söz edilmez. Necran gibi İslam ülkesinin yakınında bulunan gayr-i müslimlere gelince, onların müslümanlara zarar vermesinden güvende olmak zorunluluğu vardır; bunun da yolu, cizye denilen bir vergi alarak onları İslam ülkesine bağlı hale getirmek ve bu vergiye karşılık onların da güvenliğini sağlamaktır.

Medine’ye hicret edildiğinde, önce gayr-i müslimleri cizye ile bağımlı hale getirmek yerine eşit şartlarda sözleşmeye (Medine vesikası) dayalı bir siyasi ve sosyal yapı oluşturma modeli denenmiş, karşı tarafın ihaneti üzerine bu modelin uygulaması durdurulmuş, yukarıda zikredilen “ehl-i zimmet” modeline geçilmiştir.

Diyalogun mana ve maksadı

Diyalog konusuna tahsis ettiğim yazıların ilkinde diyalogun mana ve maksadını şöyle açıklamıştım: “Farklı inanç, dünya görüşü ve hayat tarzına sahip fertler ve gruplar arasında yapılan buluşma ve görüşmelerin birden fazla amacı vardır; bunlardan bazıları da şunlar olabilir: 1. Birbirlerini tanımak, doğru bilgi sahibi olmak, 2. Biri diğerini ikna ederek kendi inancına ve hayat tarzına insan kazanmak, 3. Gruplar arasında veya bütün dünyada mevcut ortak problemlerin bir kısmını çözmek, bütün taraflar için faydalı olacak bazı eylemlerde işbirliği yapmak…”

Sonraki yazılarda, geçmişten günümüze, bu maksatlara da örnek teşkil edecek diyalog uygulamalarından söz ettim ve edeceğim. Ancak geçen günlerde izlediğim bir tv programında diyaloga karşı olanların, daha çok, 1962-1965 yıllarında yapılan II. Vatikan Konsili’nden sonra papalığın adını koyduğu, kavramlaştırdığı ve uygulamaya başladığı diyalog üzerinde durduklarını fark ettim. Maksadımı daha iyi anlatabilmem için TDV İslam Ansiklopedisi’nin Konsil ve Hristiyanlık maddelerinde iyi bir özeti bulunan II. Vatikan Konsili, misyonerlik ve bunlara bağlı diyalog kavramı ile ilgili bir iki pasajı aktarmam gerekiyor:

“Kapsayıcı yaklaşımın (kurtuluşun Yahudilik, İslam gibi diğer ilahi dinlerle de olabileceğinin kabulünün) doğurduğu bu problemler karşısında papalık Dinler Arası Diyalog Konsili, 1984 ve 1991 yıllarında iki doküman neşretme gereğini duymuş… bu dokümanlarda misyonerlik açısından diğer dinlerle ilgili resmi tutum belirlenmiştir” (17/359).

“Katolik kilisesi, diğer dinlerin mensuplarıyla birbirini tanımak ve inancı paylaşmak için diyaloga girmek durumundadır. Çünkü kilise bütün insanlık içindir; dolayısıyla diyalog, bütün insanlığı kurtuluşa ulaştırma diyalogudur.

Katolik kilisesi, dinler arası diyalogu, Hristiyanlaştırma misyonunun bir aleti olarak kullandığını açıkça belirtmekten kaçınmamıştır.” (360).

“Bu yüzden Yahudiler, kilisenin diyalog yaklaşımına daima şüphe ile bakmışlardır” (s. 361).

Papalık kapsayıcı yaklaşımı benimsemekle beraber “Hristiyanlığın tek gerçek kurtuluş dini olduğu iddiasından vazgeçmemiştir. Diyalogun, Hristiyan öğretisi çerçevesinde ‘kurtuluş diyalogu’ olduğunu açıklayan Papalık Dinler Arası Diyalog Konsili, Hristiyan mesajının diğer kültürler içinde enkarnasyonu (diğer kültürlerin bünyesine sokularak hayat bulması ve yayılması) anlamına gelen enkültürasyonu teşvik etmiştir” (s.363).

Yukarıdaki alıntılar, papalığın diyalogdan maksadının misyonerlik olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Ben de ilk yazımda (bu yazının başına da koyduğum kısımda), “2. Biri diğerini ikna ederek kendi inancına ve hayat tarzına insan kazanmak” ifadesiyle bu maksada yer vermiştim.

Trablus Diyalogu

…Peki Müslümanlarla ötekiler arasında bir diyalog olamaz mı?

Bundan önceki yazılarımda bunun olabileceğini, olduğunu ve olması gerektiğini yazdım. Şartlarına ve hassas noktalarına da işaret ettim. Bu yazılarda verilen son örnek olarak, kendi nev’i içinde ilk olan bir diyalogdan daha söz etmek istedim:

1976 Şubat’ında, Libya’nın başkenti Trablus’ta, Libya Arap Cumhuriyeti ile Vatikan’ın ortaklaşa hazırladıkları “İslam-Hristiyan Diyalogu Semineri”.

İlk oluşu, tarafların kimlik ve özelliklerinden gelmektedir.

Diyalog seminerine din ve düşünce adamları, medya mensupları ve diğerleri olmak üzere 600 kişi katılmış, diyalogun taraflarını da seçilmiş on beşer kişi temsil etmiştir. Türkiye’den gözlemci olarak katılan yedi kişi şunlardır: Dr. Lütfi Doğan (o zamanki Diyanet İşleri Başkanı), Dr. Ali Arslan Aydın (o tarihte Din İşleri Y. Kurulu Başkan Vekili), şimdi unvanlarıyla Prof. Dr. Mehmet Hatipoğlu, Prof. Dr. Salih Tuğ, Mustafa Runyun (mehum), Prof. Dr. Yusuf Ziya Kavakçı, Osman Saraç (merhum).

Seminerde tartışmak üzere dört ana konu seçilmiştir:

1. İki dinin modern dünyada bir hayat ideolojisi olma şansları.

2. Allah inancının sosyal adalete ulaşmadaki rolü.

3. İki din arasındaki ortak inanç esasları.

4. Batıl inançlar ve iki dinin mensuplarını birbirine düşüren inanç ve anlayışları ortadan kaldırma metodları.

Bu dört konuda karşılıklı tebliğler sunulmuş ve tartışmalar yapılmıştır. (Hem tebliğ hem de tartışmaların özetini, seminere katılan D. Ali Arslan Aydın’ın İslam-Hristiyan Diyalogu… isimli kitabında bulabilirsiniz; Ankara, 1977).

Benim bir iki yazıda vermek istediğim noktalarına gelince:

1. Devlet Başkanı Muammer Kaddafi bazı celselere katılmış ve oldukça önemli konulara temas eden bir konuşma yapmış, taraflara da bazı sorular sormuş, tekliflerde bulunmuştur.

Bu tekliflerden bir de Hz. Muhammed’in, karşı tarafça da peygamber olarak tanınmasıdır. Bu konuda Kaddafi şunları söylemiştir:

“Bizce Yahudilerin ve Hristiyanların en büyük problemi Hz. Muhammed’in (s.a.) peygamberliğine itiraz etmeleridir. Bu büyük bir hatadır…

Hz. Muhammed’in peygamberliğini murad eden yüce Allah’ın ezeli irade ve takdirine karşı çıkmaktır… Bu inkar hareketi zamanla (Yahudilerden) Hristiyanlara da intikal etmiş,

dört İncil’den ve Kitab-ı Mukaddes’ten Hz. Muhammed’in ismi silinmiş, peygamber olduğunu açıklayan ayetler değiştirilmiştir. Bu husus Kur’an’da Hz. Muhammed’e bildirilmiş, Allah tarafından ilan edilmiştir…

Şimdi Ehl-i Kitab’a soruyorum: ‘Hz. Muhammed’in peygamberliğini inkar etmeye… devam edilecek mi, yoksa gerçeğe dönülecek mi?…”

Kaddafi’nin bu konuşmasından sonra söz alan Hristiyan heyeti başkanı Kardinal S. Pignodelli,

-“Hz. Muhammed’in peygamberliği” meselesinin Vatikan’da incelenmekte olduğunu ifade etmiştir.

Yüzlerce seneden beri bu inceleme bir türlü bitmiyor ve sanırım hâlâ inceliyorlar veya böyle geçiştiriyorlar…”(11)

Artık konuyu Yeni bir Dünya Düzeni ile irtibatlandırabiliriz.

-Amerikalıların ve İsrail’lilerin dindarlığı, Başkan Bush’lar ve Evanjelikler

Devam edecek…

Resim;web ortamından alınmıştır.

Kaynak;

1) “Bitmeyen Hesap”, Yaşar Yazıcıoğlu,

(2) a.g.e; Sahife, 531-2

(3) http://www.gazete2023.com/haber/273/1831-misyonerlik-talimatnamesi.html

(4) “Bitmeyen Hesap”,Yaşar Yazıcıoğlu.

(5) a.g.e.

(6) “Bitmeyen hesap”, Yaşar Yazıcıoğlu,”

(7) http://www.oguzlar.az/HakanYavuz

(8) “Türklerin Tarihi, J.P. Joux, s. 392”

(9) Bitmeyen hesap”, Yaşar Yazıcıoğlu,

(10) a.g.e; S.535-3

(11) İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman, yazının tamamı için bakınız; http://www.hayrettinkaraman.net/cek bu konu hakkındaki yorumu, okuyanın; bilgi, deneyim ve basiretine bırakıyoruz…

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*