Yasak kitap “Bozkurt”tan; Tüm detayları ile Cumhuriyetin ilanı (4)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı
İngilizler çok okuyan milletlerdendir. Bu nedenle Uluslararası Siyaseti (Oyun kurmayı- adam kullanmayı) iyi bilirler.

İngilizler çok okuyan milletlerdendir. Bu nedenle Uluslararası Siyaseti (Oyun kurmayı- adam kullanmayı) iyi bilirler.

 

Mustafa Kemal hücumu, mebusların dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin bir kanun teklifiyle başlattı. Hemen ardından, gazeteler üzerinde uygulanacak sıkı bir sansür ve toplantıların polis denetimi altına alınması yoluyla daha etkili olan ikinci darbeyi indirdi. Mebuslar kanun teklifini öfkeyle kaldırıp attılar ama sansür ya da polisiye eylemi engellemek konusunda yapabilecekleri hiçbir şey yoktu.

Hâlâ savaş hali içindeydiler ve hükümet biçimi henüz kararlaştırılmamıştı; üstelik Mustafa Kemal hâlâ başkan konumundaydı. Yurt gezisinin önemini anlamışlardı; neyin peşinde olduğunu biliyorlardı; bir fırsatını bulduğu anda içlerinden ona muhalefet eden herkesten intikam alacağının farkındaydılar; onun henüz tabanından emin ve çok şiddetli bir eyleme geçmeye hazır olmadığını, fakat aynı zamanda onu durdurmayı başaramayacaklarını anladılar.

Farklı bir cepheden saldırdılar. Mustafa Kemal, Barış Konferansı konundaki tüm düzenlemeleri kendi eliyle yapmıştı. Çok kişinin protestosuna karşın, Türk heyetinin başkanı olarak İsmet’i (Lozan’a) göndermiş ve ona kişisel olarak talimatlar vermişti. Hükümet ve meclis yok sayılmıştı.

Konferans Kasımda başlamıştı. Başından itibaren işler çok kötü gitmişti. Müttefik delegasyonlarına Lord Curzon egemen durumdaydı. O ve İsmet, her noktada ters düşüyorlardı.

Curzon mağrur ve kibirli, büyük bir yüksek ali, debdebeli bir bürokrat olarak, yanlarına lütfen geliyor ve Türklere şartlan dikte etmek istiyordu. İsmet İse, dik başlı, sağır ve kalın kafalıydı. Her ikisi de inatçıydı, bütün o kış, haftalar boyu birbirleriyle tartıştılar ve kavga ettiler.

Bu arada diğer delegeler de bir çözüme ulaşabilmek için uğraşarak çevrelerinde dönüp duruyorlardı. Şubat ta hiçbir sonuca ulaşmayan konferans kesintiye uğradı ve İsmet, Ankara’ya doğru yola çıktı.

Mustafa Kemal için, Konferans’ta sağlanacak başarı son derece önemliyi. Bir başarısızlık, kendi askeri zaferlerinin değerini gölgeleyebilirdi. İsmet’le buluşmak üzere alelacele Eskişehir’e gitti, ondan son haberleri aldı ve geriye birlikte döndüler.

Ankara’da Başvekil Rauf ve mebusların çoğu protokol kurallarının gerektirdiği gibi, onları istasyonda karşılamadılar.

Mustafa Kemal büyük bir öfkeyle Rauf’u çağırtıp, ondan bir açıklana yapmasını istedi. Rauf, İsmet’i karşılamak istemediğini söyledi; başvekil. İsmet değil, kendisiydi. İsmet Lozan’a kendisine hiç danışılmaksızın gönderilmişti. Dahası, Mustafa Kemal vekillere danışmadan gidip İsmet’i karşılamak hakkına sahip değildi; bu davranışı anayasaya aykırıydı; bu davranışla İsmet’in faaliyetleri hakkında Meclis’in karanı önceden etkilemiş oluyordu.

Protesto etmek için başvekillikten istifa etti. O andan itibaren, İsmet’in düşmanı ve Mustafa Kemal’in muhalifi olmuştu.

Meclis saldırıya geçmek üzere Rauf’un arkasında toplamaya başladı. Dokuz gün boyunca Barış Konferansı hakkında görüşüldü. Üstü kapalı olarak Mustafa Kemal’in Mudanya’da İngilizler tarafından oyuna getirildiğini, o sırada Ateşkesi kabul etmemesinin ve İstanbul’a yürümeye devam ederek koşullarını süngü zoruyla kabul ettirmesinin, hatta gerekirse Atina’ya kadar gitmesinin daha iyi olacağını ileri sürdüler.

İsmet’e gelince, zavallı sağır İsmet’in diplomasiyi tam tahmin ettikleri gibi, beceriksizce yürüttüğünü sözlerini sakınmadan söylediler; kendilerinin onayı alınmadan onun asla Lozan’a gönderilmemesi gerekiyordu.

Ona ne saygıları ne de inançları vardı; bir kumandan olarak iyi olabilirdi, gerçi hayatında hiçbir muharebe kazanmamış, üstelik Eskişehir’i de Yunanlılara terk etmişti; bir diplomat olarak ise tam bir felaketti; her şeyi karmakarışık etmişti. Onun hakkında bir gensoru hazırlamışlardı ve Konferansı tamamlaması için bir başkasını göndermek niyetineydiler.

Sahip olduğu tüm feraset ve nüfuzu kullanan Mustafa Kemal, gensoru oylamasını oyalamaya çalıştı. Akıllı da olsa aptal da olsa, İsmet onun adamıydı; emirlerini harfiyen yerine getiriyordu. Lozan’a dönmesi ve bu kez başarması gerekiyordu; Lozan bir zafer, onun zaferi olmalıydı.

Mebuslardan bazılarını Rauf’un aslında Lozan’a kendisi gitmek istediği için kişisel kırgınlıklardan ötürü istifa ettiğini söyleyerek, onun aleyhine kışkırttı. Diğerlerine sözler verdi; kimilerini de tehdit etti; kişisel taraftarlarını toplamış, hazır bekliyordu.

Gensoru oylaması geri bırakıldı. İsmet bu zor işi başarmaya azmetmiş olarak Lozan’a döndü. Mutlaka başarmalıydı. Lozan’da başarısızlık demek, Mustafa Kemal’in prestijinin sonu demekti: Başarısızlık Mustafa Kemal’in yanı sıra kendisinin de sonu demekti.

Bu arada Mustafa Kemal gece gündüz demeden Halk Fırkası’nın örgütlenmesi için uğraşıyordu. Zaman çok azdı. Bir bunalımın eşiğindeydiler. Meclis tehlikeyi anlamış durumdaydı. Elinin altında böyle bir aygıtla, Mustafa Kemal bir müstebite dönüşecekti.

Ona, yeni partinin başkanlığından istifa etmesi konusunda ricacı olarak bir heyet yolladılar, heyet hiçbir siyasal partinin başı olmaması gerektiğini ileri sürdü; devlet başkanı olarak tarafsız ve partiler üstü kalmalıydı.

Mustafa Kemal heyete hücum etti. “Size katılmıyorum. Siz siyasal fırkaların birinin başkanlığından söz ediyorsunuz. Oysa devlet içinde yalnız bir tek siyasal fırka var.

Birleşme esastır. Rakip fırkalar, rakip teoriler olmayacaktır. Benim için bu tek fırkanın, Halk Fırkası’nın ve Devletin Başkanı olarak kalmak bir onur meselesidir.

Başka hiçbir fırka yok, sadece Halk Fırkası vardır.”

Bu cevap, Meclis’e karşı açık bir meydan okuyuştu. Gerilim artmaya başladı. Mustafa Kemal’in eski yoldaşları, son dört yılın kara günlerinde onun yanında yer alan kişiler, şimdi ondan uzaklaşıyor ve Rauf’un önderliğinde ona karşı birleşiyorlardı.

Rahmi, Adnan, dört büyük askeri paşa, yani Kazım Karabekir, Refet, Ali Fuat ve Nurettin, Türkiye’deki bütün önemli isimler onun karşısındaydı. Çevresinde yalnızca İsmet ve Fevzi, kişisel taraftarları ve sofra arkadaşlarından oluşan, yeni kurulan Halk Fırkası başkanları vardı, ordu ve halk arasındaki kişisel prestiji de sahip olduğu en önemli avantajdı.

Meclis’teki yıkıcılık arttı. Mebuslar birbiri ardına Rauf’a katıldılar. Mustafa Kemal’i açıktan açığa eleştiriyorlardı. Diktatörlüğe, hele hele Mustafa Kemal’in diktatörlüğüne kesinlikle boyun eğmeyeceklerdi. Onu çok yakından tanıyorlardı.

O, yönetmeye uygun biri değildi; onları zafere götürdüğü için diktatör olma hakkına sahip olamazdı. İyi bir asker! Evet ama, bundan öte değil! Güvenilebilecek türden biri değildi –kindar, gaddar, kötü mizaçlı ve fantastik devrimci düşüncelerde dolu biriydi.

Böyle birinin yönetimi altında hiç kimse güvenlikte olamazdı. Ayrıca Mustafa Kemal kimdi ki, böyle bir kudreti gasp etmek istiyordu?

Zaferi kazanmak için onlar da ellerinden geleni yapmamış mıydı? Ermenileri bozguna uğratıp Rusya’yı bir antlaşma yapmaya zorlayan Kazım Karabekir değil miydi? Mustafa Kemal tehlikeden tamamen uzak, Samsun ve Sivas’ta Padişahın yaveri gibi davranıp, siyaset yarken, İzmir civarında Yunanlılara karşı direnişi örgütleyenler Refet ve Rauf değil miydi?

Mustafa Kemal’in Mecliste sahip olduğu çoğunluk yavaş yavaş erimeye başladı. Azınlığa düşmeden önce yeni partisinin kuruluşunun yetişeceği umuduyla Meclis ‘i feshetti ve yeni seçimleri yaptırdı.

Yeni Meclis, eski yıkıcılık ve düşmanlıklarla açıldı. Onun emirleri doğrultusunda oy kullanmıyordu. Meclis’te bir başöğretmenin haylaz sınıfıyla konuştuğu tarzda konuştuğu zaman, onu dinlemeyi reddediyorlardı.

Kaybedilecek hiç zamanın kalmadığı açıktı. Ajanlarından Halk Fırkası’nın hızla gelişmekte olduğuna ilişkin raporlar alıyordu. Fevzi, ordunun son askerine varıncaya değin bir bütün olarak onun yanında olduğunu garanti ediyordu; askerler maaşlarını ve tayınlarını aldıkları ve iyi muamele gördükleri sürece ne yaptığına aldırmayacaklardı.

En büyük muhalifleri olan Rauf, Kazım Karabekir, Ali Fuat ve Nurettin şu sırada tesadüfen Ankara dışındaydılar.

İsmet, Barış Konferansı’ndaki görevini parlak bir başarıyla götürüyordu: Türkler talep ettikleri hemen her şeyi elde etmiş durumdaydılar. Son düşman birlikleri, Harrington’la birlikte, kuyruklarını toplayıp İstanbul’u boşaltmışlardı.

Parıltılı basan projektörleri, bir kez daha başarılı kumandana, Mustafa Kemal’e çevrilmişti. Muhalifleri daha da güçlenmeden önce Yeni Türkiye’nin gelecekteki hükümet biçimine karar vermenin tam sırasıydı.

Cumhuriyeti ilan edecek, kendisi de cumhurbaşkanı ve yasal önder olarak seçilecekti.

Ancak, özgür bir oylamada Meclis bunu asla kabul etmeyecekti. Meclis’i bu kararları almaya kendisinin sevk etmesi gerekiyordu. Küçük bir siyasal entrika tasarladı; bir bunalım yaratacak ve bundan yararlanacaktı.

Zaman kaybetmedi. Hükümet üyelerini Çankaya’daki evinde bir akşam yemeğine davet etti. Gelecekteki yönetim biçimi hakkında, tek tek her bakanın Meclis’e karşı sorumlu olduğu ve sürekli olarak mebusların eleştiri sağanağı İle müdahalelerine maruz bulunduğu mevcut sistemin yetersizliği hakkında uzun uzadıya tartıştılar.

“Meclis’e bir ülkenin bu şekilde yönetilemeyeceğini göstermeliyiz” dediğinde epeyce içki içmiş bulunuyordu; “Siz Heyet-i Vekile, yöneten siz olmalısınız. Mebuslar şimdi yaptıkları gibi size rahatça müdahale edememeliler.”

Bakanların her biri bu görüşe katıldı. Hepsi de mebusların bitip tükenmeden eleştirilerine ve denetimine karşıydı.

“Yarın hepinizin İstifa etmenizi istiyorum” diye sözüne devam etti. “Meclis’ten yönetimi devralmasını ve hükümeti kurmasını isteyeceğim. Teklifleri ne olursa olsun, yeniden görev almayı reddetmeniz ve işleri elinizden geldiği kadar güçleştirmeniz gerekiyor.

Bundan sonra Meclis’in nasıl bir karışıklık içine düşeceğini birlikte seyredeceğiz. Göreceksiniz, çok kısa zaman da, hepimizin geri gelmemizi isteyeceklerdi eri gelmemizi isteyeceklerdir.”

Ertesi gün hükümet istifa etti ve Meclis yeni bir hükümet kurmak için çalışmalara başladı. Rauf’un muhalefet liderlerinin olmayışı nedeniyle, mebuslar kendi aralarında anlaşamıyorlardı. Kulis yapıyorlar, tartışıyorlar ve sonuçta her biri kendisi ve arkadaşlarının çıkarları doğrultusunda oy veriyordu.

Ortalık tan bir ana baba gününe dönmüş, ama hükümet hâlâ kurulamamıştı.

İki gün sonra Mustafa Kemal, bu kez birkaç yakın arkadaşını akşam yemeğinde sofra başına toplamıştı. Aralarında İsmet, Fevzi ve Kemalettin de vardı. Bu kargaşayı onlara anlatırken gülümsüyordu.

Planı yürümüştü, hükümet hâlâ kurulamamıştı. Meclis’te entrika ve kavgadan başka bir şey yoktu. Mebuslar yumruk yumruğa gelmek üzereydiler.

Ansızın, “Buna bir son vermenin tam sırası” dedi, “Yarın Cumhuriyeti ilan edeceğim. Bu, bütün güçlüklerin çaresi olacak.”

Diğerlerinin gitmesinden sonra bütün gece boyunca, şafak sökünceye kadar İsmet ve Mustafa Kemal oturup, Türkiye’yi cumhuriyete dönüştürecek olan bildirgeyi hazırladılar.

Küçük entrika planladığı gibi yürümüştü. Meclis tam anlamıyla felç olmuştu. Birbirlerine dik dik bakıp sövgüler yağdıran ve her an bir diğerinin gırtlağına sarılmaya hazır hale gelen mebuslar, küçük gruplara bölünmüşlerdi.

Kemalettin’in yeni kabineyi kurmak yetkisini vermek üzere Mustafa Kemal’in davet edilmesine ilişkin önergesini sevinçle karşıladılar.

Mustafa Kemal, Çankaya’daki evindeydi. İlk davete gitmedi; ta ki Meclis kendisine bir hükümet kuramadığını belirtip, genel başkan olması için ikinci bir çağrıyı gönderinceye dek yerinden bile kıpırdamadı. O zaman dahi, kararının tartışılmaması koşuluyla gitmeyi kabul etti.

Meclis’in giriş bölümünde, yeni kabineyi oluşturmaları için seçtiği arkadaşlarını topladı –bütün muhalifleri dışarıda bırakmıştı- ve toplantı salonuna girip, kürsüye çıktı.

Bir süre aşağısında dizilmiş mebuslara baktı, yüzü gergin, meşum ve asıktı, biraz da alaycıydı: Aşağıdaki bu küçük adamlara, kendisine dişlerini göstermiş olan bu farelere hükmeden güçlü bir kişilik.

Kendi anlaşmazlıklarının şiddetinden, onunla mücadele halinde olduklarını bile unutmuşlardı. Kafalarını kaldırmış ona bakıyorlar, sessizce bekliyorlardı. Sonunda,

“Bu meseleyi halletmem için beni çağırdınız” dedi. “Meseleyi aslında kendiniz yarattınız.

Bu bunalım, kesinlikle geçici bir sorundan kaynaklanmıyor. Bu, aslında hükümet biçimimizdeki temel bir hatadan kaynaklanıyor. Meclis hem yasama hem de yürütmeyi üstlenmiş durumdadır.

Her biriniz, her bir mebus” diye sürdürdü sözlerini, “hükümetin her kararını oylamak, her hükümet dairesine el atmak ve her alanı etkiniz altında tutmak istiyor.

Efendiler, hiçbir bakan bu koşullar altında görev almayı kabul edemez.

Bu koşullar altında hükümet kurmanın imkânsız olduğunu anlamalısınız: Bu hükümet değil, kaostur.

“Sistemi değiştirmeliyiz. Türkiye’nin cumhuriyet olmasına, başında bir Cumhurbaşkanı olmasına karar verdim.”

Meclis bu ani bildiri karşısında şaşkına döndü. Yetkilerini Mustafa Kemal’e sadece geçici bir bunalımı çözmek üzere bir hükümet kurması için devretmişlerdi. Oysa yeni bir yönetim biçimi ilan ediyordu. Ne olursa olsun, onun karanı kabul edeceklerine önceden rıza göstermişlerdi: Artık kabul etmekten başka çareleri kalmamıştı.

Mebusların yüzde kırkı oylamaya katılmadığı halde Türkiye’yi cumhuriyete dönüştürecek olan İsmet ve Mustafa Kemal’in hazırlamış olduğu tasarı yasalaştı ve Mustafa Kemal ilk cumhurbaşkanı seçildi.

Bu oylamayla Mustafa Kemal yasal egemen olmuştu. Artık başbakanı ve bakanları atama yetkisine sahip olan cumhurbaşkanıydı.

Ayrıca Bakanlar Kurulu’nun, Meclis’in ve Halk Fırkası’nın da başkanıydı. Bundan başka başkumandandı ve orduyla halkı avucunda tutmaktaydı.

Hükümet yanlısı gazeteler –diğerleri sansürle susturulmuştu- bütün Türkiye’de cumhuriyetin ilanından kaynaklanan sevinç konusunda ateşli makaleler yayımladılar.

Gerçekteyse, Türk köylüsü ve kasaba halkı için bu olay kahvelerde bir sohbet konusu olmaktan pek öteye geçmemişti.

Neredeyse açlık sınırında yaşamaktaydılar. İlgi alanları yaşamın temel güçlüklen, tarlaları, hayvanları, küçük dükkânları, vergi memurlarının rüşvetçiliği, oğullarının askerden sağ dönüp dönmeyeceği ve yaşlılıklarında kendilerine bakıp bakmayacağı, kızlarının iyi bir kocaya varıp varmayacağı gibi konulardı.

Karılarının dırdırı, onlar için Ankara’daki Meclis’in tüm müzakerelerinden çok daha gerçekti. Kahramanları, Mustafa Kemal ister padişah ister cumhurbaşkanı olsun, barış devam ettiği, yeterli yiyecekleri, yaşayacakları ve uyuyacakları bir yerleri olduğu sürece, onlar için hiç fark etmeyecekti….” (1)

(1) Bozkurt, H.C. Armstrong, Bozkurt, Nokta Kitap,

Gelecek konu; Şeyh Sait İsyanının perde arkası….

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*