Yasak kitap “Bozkurt”tan; Şeyh Sait isyanı’nın, İngiliz ve Anzak’larla ilgisi (5)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı
Resim;https://adaletisavunanlar.wordpress.com/2011/12/24/basbakan-menemen-icin-provokasyon-dedi/kubilay/

Resim;https://adaletisavunanlar.wordpress.com/2011/12/24/basbakan-menemen-icin-provokasyon-dedi/kubilay/

 

Çankaya’daki evinde Mustafa Kemal bezgin, hasta, (…………) “halde, suskun bekliyordu. Halkın düşmanca duygularıyla ilişkilerdeki hâkimiyeti elinden kayıp gidiyor, dostları onu terk ediyor, düşmanları da ona saldırıyordu. Tümüyle tükenmiş gibi görünüyordu. Muhalifleri, işinin bittiğinden emindi.

Ansızın Iran sınırındaki yüksek dağlarda yaşayan Kürt kabileler ayaklandı. Nakşibendî dervişlerinin kalıtsal reisi olan Şeyh Sait, “Kahrolsun Ankara’nın gâvur hükümeti! Yaşasın Padişah ve Halife!” çığlığıyla alışıldık ayaklanmayı başlattı.

Kürtler ilkel ve aşırı derecede dindar olan yabanıl dağlılardı. Başlarında din adamları olduğu halde peygamberin yeşil sancağını açarak İslam’ı kurtarmak ve gâvur Türkleri mahvetmek üzere ilerlemeye başladılar iki ay içinde Türk karargâhlarını tümüyle yerle bir ettikleri Harput ve Mamuretü’l-Aziz bölgesini ellerine geçirdiler ve büyük Diyarbekir kentini tehdit etmeye başladılar.

Bütün Kürdistan ayaklanmaya katılan tüm Doğu vilayetleri tehlikedeydi. Yeni Türkiye, bu darbenin altında sersemlemiş ve temellerinden sarsılmış’ haldeydi. Devlet ve millet, hayati tehlike altındaydı.

İçki şişelerini ve kadınlarını bir kenara iten Mustafa Kemal insiyaki olarak doğruldu. Tehlike ve eylem zorunluluğu onu göreve çağıran bir trampet gibiydi. Savaş ve idare edilmesi gereken akseder vardı. İçindeki tüm gizli enerjiyle coşmuştu.

Uyuşukluğunu silkip attı. Hemen işe girişip, egemenliğini yerleştirdi. Milletine seslendi: Türkiye tehlikedeydi, büyük dış düşman, İngiltere para ve silah sağlayarak Kürtleri desteklemekteydi.

Çağrı üzerine her Türk silaha davrandı. Genel hoşnutsuzluk, siyasal muhalefet, dinci direniş, tutuşan bu yurtseverlik ateşinin alevleri içinde yanıp kül oldu. Türkiye’nin her kesiminden, her sınıftan ve türden erkekler ve kadınlar yardım önerisi ve bağlılık bildirisi içeren telgraflar çektiler.

Türkiye Tehlikedeydi. Onu yalnız Gazi kurtarabilirdi. Mustafa Kemal bir kez daha tek egemendi. Emirler veriyor, yönetiyor ve denetliyordu.

Başı çeken kırk altı asi Diyarbekir’in büyük meydanında asıldı. Asılanların sonuncusu asıl elebaşı. Şeyh Sait’ti. Kendisini ölüme mahkûm eden mahkemenin başkanına döndü:

“içimde size karşı bir kin yok” dedi. “Siz ve efendinizi Allah (……..). Sizinle olan hesabımızı Kıyamet Günü’nde göreceğiz.” Mahkeme başkanı gülümsedi. Adı Ali’ydi, Kel Ali olarak tanınıyordu.

Adamları darağacına yollarken yüzüne iliştirdiği tebessümüyle dikkati çekiyordu. Tipik bir Mustafa Kemal taraftarıydı: İnançsız bir adam, bir sefih, özür düşünceli ve materyalist bir adam; ancak, bunların yanı sıra Türkiye için çalışan bir yurtseverdi de.

Kürtler de memleketleri için ölüyorlardı, fakat mücadeleleri aynı zamanda din ve inanç uğrunaydı ki, bunlar yalnızca çelik gibi bir iradeyle başa çıkılabilecek, büyük ülkülerdi. Henüz yüreklerdeki duygulan tahrip edememişlerdi.

Bir baş işaretiyle cellâda görevini yapmasını emretti! “Kıyamet Günü ha?” Asılmış Kürtlerin seğiren vücutlarını seyrederken omuzlarını silkti. Ardından telgrafhaneye giderek, Mustafa Kemal’e şeyhin öldüğünü ve ayaklanmanın sona erdiğini bildiren bir telgraf çekti…

Bundan sonra Mustafa Kemal, Türklere ve siyasal düşmanlarına döndü. Ona göre büyük ya da küçük, resmi ya özel olsun, her tür muhalefet kişisel bir çekişmeydi. Ne hiçbir şeyi unutur, ne de bağışlardı. Hepsinden intikamını alacaktı.

Meclis’i toplantıya çağırdı ve mebuslara hitaben bir konuşma yaptı. Artık canlanmıştı. Gündelik konuşmasındaki o ağır ve can sıkıcı hava yok olmuştu. Genellikle boğuk, kısık olan, seçiklikten uzak sesi bir trampet kadar belirgin, çınlamaya başlamıştı. Bu adamlarla nasıl baş edebileceğini iyi biliyordu, Onlara bu yoldan ve istediği gibi nüfuz edecekti.

Kâh onları iğneleyerek kızdırıyor, kâh son mebusa kadar hepsi kendisiyle birlikte bağırmaya başlayıncaya değin onların yurtseverlik duygularıyla oynuyordu.

Muhalefet liderlerini ve özellikle Rauf’la dört askeri kumandanı itham etti. Elinde hepsinin aleyhinde önemli kanıtlar vardı. İşte, Kazım Karabekir’de Şeyh Sait’e yazılmış bir mektup elindeydi.

Bu, hiç kuşkusuz basit bir mektuptu, ama Türk kumandanıyla bu Kürt asi arasında başka yazışmalar olup olmadığını bilmeleri mümkün mü diye sordu, mektubu elinde tutarak. Mebusların şunu unutmaması gerekiyordu; Kazım Karabekir ve Ali Fuat ayaklanmadan sadece iki hafta önce, Kürtlerle çarpışacak olan birliklerin kumandanlığından istifa etmişlerdi.

Makamlarını terk etmişler, Meclis’e dönmüşler, Rauf’un önderliği altında muhalefetin geri kalan kısmıyla birlikte hükümete karşı büyük bir kampanya başlatmışlardı. Hükümet, Kürt isyanına hazırlıksız yakalanmıştı. Bunun sorumlusu da muhalefetti.

Fakat durumu daha da kötüleştiren nokta, diye sürdürdü sözlerini, bütün bunların arkasında İngiltere’nin oluşuydu. İngiltere, Kürtleri Türkiye’yi yaralamak için daha önce de kullanmıştı.

Dünya savaşında da Türkiye’yi arkasından vurmaları için kışkırtmak üzere Lawrence ve Noel’i göndermişti; Sevr Antlaşması’nda onlara bağımsız bir devlet sözü vermişti. Bu sefer de bölgede Aşiretleri silahlandıran ve kışkırtan casusları ele geçirilmişti.

İngiltere Musul’u ve onun petrolünü istiyordu. Musul’un ve Irak petrolünün anahtarı da Kürtlerdi. Bu gizli faaliyetlerde İngiltere, Türkiye’nin Musul’dan vazgeçirmeye çalışıyordu.

Şeyh Sait Padişah-Halife’nin, vatan haini Vahdettin’in uğruna savaşa girmemiş miydi? İngiltere’yle o yaşlı dalkavuk arasındaki bağlantıyı herkes biliyordu.

Ve muhalefet liderleri cumhuriyeti parçalamak ve onların Türkiye’sini mahvetmek üzere bu çeteye katılmışlardı. Onlar vatan hainiydiler ve ülkenin her yerinde halkı ayaklandırmak için çalışmışlardı. Kürtler yenilgiye uğratılmıştı, ama Türkiye hala ciddi bir tehlikeyle karşı karşıyaydı.

Bu tehlike içerden geliyordu. Ülkenin bunlardan temizlenmesi gerekiyordu.

Bütün bunlar çoğu hayal ürünü olan zayıf kanıtlardı ve ancak o anın coşkusu içinde ve mebustan ayağa kaldıran Mustafa Kemal’in kişiliği sayesinde istediği olmuştu. Böylece Meclis vatan haini avına başladı, muhalefet partisini dağıttı.

Liderlerinden Rauf, Rahmi, Adnan ve Halide Edip gibi bazıları ülkeyi terk etmişlerdi bile.

Mustafa Kemal’in talebi üzerine Meclis, Türkiye’yi kurtarmak için Takriri Sükûn Kanunu ile anayasayı askıya alıp tüm iktidarı, tam yetkili olarak, ona teslim etti. Mebus dokunulmazlığı kaldırıldı. Basın sıkı bir sansüre tabi tutuldu. Hükümet aleyhinde bir hareket ya da sözlü eleştirinin vatana ihanet olacağına karar verildi. İstiklal Mahkemeleri Türkiye’yi temizleyeceklerdi, hem de derhal.

Mustafa Kemal, muhalefet liderlerinin mahkeme önünde yargılanmalarına karar verdi. Başvekil Fethi, hükümetin diğer üyeleri ile Gazi’nin taraftarlarından pek çoğu buna karşıydı. Muhaliflerin çoğu kendi dostlarıydı.

Aralarından pek çoğu, örneğin Rauf, Kazım Karabekir, Türkiye’ye büyük hizmetleri dokunmuş büyük adamlardı; vatana ihanet ettiklerine dair kanıtlar çok zayıfI, siyasal bir manevra için yeterliydi belki, ama bir hukuk mahkemesi için yetersizdi. Olayları bu kadar ileriye vardırmanın hiç de akıllıca bir siyasa olmayacağını söylediler

Mustafa Kemal, Halk Fırkası genel kurulunu bu sorunu tartışmak üzere toplantı yapmaya çağırdı. Genel kurulda karşı görüşler eşit güçteydi. Tartışma bir kavgaya dönüştü, üyeler tabancalarını çekip birbirlerine doğrulttular; Fethi iradesiz bir vatan haini olarak adlandırılıp muhalefeti çığından çıkartacak kadar zayıf davranmakla suçladıysa da, çoğu kişi de ondan yana çıktı.

Mustafa Kemal kendi taraftarları bölünmeden, gerçek muhaliflerinin boğazını sıkmasının henüz imkânsız olduğunu görmüştü. Daha uygun bir fırsatı kollamalıydı.

Fakat artık ne tereddütle, ne serbest bırakmakla, ne de yarım yamalak önlemlerle oyalanacaktı. Fethi’yi başvekillikten azledip, katı kurmay subayı, acımasız ve sert amiri, yani İsmet’i geri çağırdı.

Liderleri bu defalığına elinden kaçırmış olabilirdi, ama taraftarları acı çekeceklerdi. Bu işle İstiklal Mahkemeleri’ni görevlendirdi. Mahkemeler kanlı hükümlerle kurdukları dehşet egemenliği altında bütün Türkiye’yi taradılar.

Zamansız bir jest, üstü kapalı bir eleştiri ya da kimi önemsiz kurallara uymama gibi eylemler yüzünden bile insanları darağaçlarına gönderdiler. Yargıçlar gevşeyecek olduklarında Mustafa Kemal onları tehditlerle uyarıyordu. O, tam yetkili diktatördü ve iktidar, içindeki yönü ortaya çıkarmıştı. Ankara’nın Bozkurt’u öfkeyle kabarmıştı…..” (1)

* * *

Ve Anzak’ların Çanakkale’de ne işi var?

“Her İşte Bir İngiliz Parmağı…

Çalışmalarımda sürekli Londra’ya işaret ediyorum. Çünkü tarih okumalarından anlıyoruz ki Londra olmadan dünya üzerinde bir siyaset üretmek neredeyse İmkânsız.

Yani ya onlarla beraber olacaksınız ya da onlara karşı.

Ama anlaşılan diplomasi ustası oldukları için, hep hedef şaşırtıyorlar. Amerika hep dünyanın emperyalist ülkesi olarak lanetlenirken, aslında her zaman Londra’nın dediği oluyor.

Tabii bunları söylerken ‘’argümanın esiri” de olmamak lazım. Günümüzde birçok fikir adamı ve tarihçi bir argüman üretip, hayati boyunca karşılaştığı veya incelediği her olayı ona bağlamakta. Bu durumu ben ‘argüman esareti” olarak tanımlıyorum.

Bu yaklaşım dışında bir de ‘’belge fetişistleri” var ki… Sormayın.

Şimdi sormamız gereken soru şu: Dünyanın en büyük kahramanlık destanlarından (her iki taraf için de) biri sayılan Çanakkale Savaşı’nda neden bu kadar çok Anzak askeri dünyanın bir ucundan kalkıp topraklarımıza savaşmaya geldi?

Tarih: 1 Ocak 1915…

Avustralya’nın Broken Hill kasabası her yıl olduğu gibi güneşli bir yılbaşı sabahına uyanmıştı. Kuzey yarımküredeki ülkeler gibi karlı bir sabah karşılamıyordu yeni yılda onları. Sıcacık bir bahar güneşiyle merhaba diyorlardı yeni yıla. Broken Hill, Avustralya’nın Güney Wales bölgesinde bir madenci kasabasıydı.

Otuz bini aşkın nüfusu, üç tane günlük gazetesi vardı her yıl geleneksel hale gelen yeni yıl pikniğine gidecek olan Broken Hill’ler, yeni yılın o ilk gününde yine üstü açık bir trenle piknik alanına gitmeye hazırlanıyorlardı. Yeni patlak veren Birinci Dünya Savaşı’nın gölgesinde korkularla kutlanan Noel yine de keyifli geçmişti.

Ancak burada biraz Avustralya ve Yeni Zelanda’dan bahsetmemiz gerekiyor.

1900’lerin başında, Büyük Britanya İmparatorluğu’nun kontrolünde olan Avustralya, İngiltere tarafından atanan bir genel vali tarafından idare ediliyordu.

Modern orduları 1902 yılında kurulmuştu. Kısa adı AlF’ti, yani Avustralya Kraliyet Güçleri. Aynı tarihlerde kurulan Yeni Zelanda Ordusu da, Yeni Zelanda Seferi Kuvvetleri) adını taşıyordu. Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Yeni Zelanda Ordusu, Avustralya Kraliyet Güçlerine katıldı ve ortaya kısa adı Anzaklar olan ordu çıktı.

AIF + NZEF= ANZAC Birinci Dünya Savaşı başladığında İngiltere, Anzak Ordusu’ndan yirmi bin asker istemişti, ancak yeni kurulan Anzak Ordusu bu sayıda askeri karşılayabilecek güçte değildi. Savaşa katılan ilk birlikler 7 Kasım 1914 günü Avustralya Limanı’ndan hareket etmiş olsa da çok sayıda gönüllünün de gelip savaşa katılması gerekiyordu. Böylece İngilizler asker açığını güney yarım Küreden karşılamayı planlamaya başladılar.

General William Birdwood komutasındaki ilk hücum birlikleri Çanakkale’ye doğru yola çıkmıştı. Ama asker sayısı yetersizdi ve bir an önce yavaş ilerleyen asker alım işlemlerini ve gönüllü katılımları hızlandırmak gerekiyordu.

Sevimli madenci kasabası Broken Hill’in Avustralyalı sakinleri ise işte bu koşullarda yeni yıl pikniğine hazırlanıyorlardı. Ancak kasabanın kenar mahallelerinde yoksulluk içinde yaşayan iki Afgan deveci Mola Abdullah ve Gül Muhammed ise yeni yıla farklı duygularla uyanmışlardı.

Gül Muhammed aynı zamanda Broken Hill sokaklarında dondurmacılık yapıyor, yakın arkadaşı Mola Abdullah da ona yardım ediyordu. Mola Abdullah kasabanın tek camisinde imamlık da yapıyordu. Ama asıl işleri devecilikti. Deve ile kenar mahallelerde yük taşıyorlardı, tabii deve bulabilirlerse.

Yeni yıl sabahı erkenden uyanmışlar, kasabadaki Hristiyan nüfusun yılbaşı kutlamalarını umursamaksızın sabah namazını kılmak üzere köşe başındaki mescidin yolunu tutmuşlardı. Mescit çıkışı da onlara deve veren Hintli Khan Bahadur ve Walhanna Assau’nun yanına gitmişlerdi.

Yeni aldıkları işle beraber ceplerine biraz olsun para gireceği için sevinçliydiler. 1 Ocak sabahı onlara verilen görev mezarlık yakınlarındaki bir işti.

Yeni yıl piknik treni ise sabah 10.00’da Silverstone’a doğru harekete geçmişti. Piknik için kasabalılar günler öncesinden kayıt yaptırmış, tam 1200 kişi bu geleneksel piknikte eğlenebilmek için belediyeye adını yazdırmış, tren kasaba mezarlığının yanma geldiğinde çalılıkların arasından aniden kalabalığın üzerine ateş açılmış ve bir anda teinde büyük bir panik başlamıştı.

Herkes çığlık çığlığa kaçışıyordu. Tren ancak birkaç kilometre daha gittikten sonra durabildi. Olayda sekiz kişi ölmüş, ondan fazla insan hayatını kaybetmişti.

Kasabanın güvenlik kuvvetleri her nasıl olmuşsa hemen olay yerinde belirmişti. Trendekiler ise saldırganları bulmak için hemen etrafta koşmaya başlamışlar Ve iki kişi yakalamışlardı: Afgan deveci Gül Muhammed ile Mola Abdullah’ı…

Biri hemen oracıkta öldürülmüş. Diğeri ise ağır yaralanarak hastaneye götürülmüş, ancak kısa bir süre sonra o da yaşamı yitirmişti. Olaydan sonra tüm kasaba halkı silahlanmış ve Müslüman Afganların olduğu yoksul teneke mahalleyi ateşe vermek üzere yola koyulmuşlardı.

Ancak kulaktan kulağa saldırıyı iki Türk’ün yaptığı konuşuluyordu.

Türklere ölüm çığlığı atan Broken Hillilerin dayandıkları nokta ise saldırganların yanlarında taşıdıkları söylenen Türk bayrağıydı.

Ertesi gün Avustralya’daki tüm gazetelerde saldırının iki Türk’ün işi olduğu ve bu acımasız katillerin masum halkı öldürmekten çekinmedikleri yazıyordu.

(11 Eylül ve El Kaide propagandalarına ne kadar benziyor değil mi?)

Ancak bir Alman gazetesi işi biraz daha abartmıştı ve Türk birliklerinin Sydney’e Doğru ilerlediğini yazmıştı.

Her şey önceden planlanmıştı. Türk bayrağı hazırlanmış ve saldırı tüm kasaba halkının bir arada olduğu bir güne denk getirilmişti. İşi organize eden ise Avustralyalı Teğmen Resch ve Komiser Dimond’dan başkası değildi.

Her şey planlandığı gibi yürümüş saldırı iki Afganlı dondurmacıya yıkılmıştı. Afgan devecileri oraya yollayan Hintli Bahadur ve Assau da organizasyonun bir parçasıydı. (*)

Sonrasında, tahmin edeceğiniz gibi, savaşa gönüllü asker bulmakta zorlanan İngiltere bir anda bu sorununu çözmüştü. Gazetelerin olayı büyütmesiyle herkeste bir Türk düşmanlığı belirmişti. Gönüllü kampanyasının önünde uzun kuyruklar oluşmuş, herkes cani Türkleri öldürmek için bilenmişti.

Onları yok etmeden artık bu güney yarımküre de bile kimseye rahat yoktu. Anzak ordusu artık Çanakkale’ye hazırdı!” (2)

* * *

31 Mart Vakası… Şeyh Sait İsyanı… Menemen hadisesi… Kahramanmaraş… Çorum… Sivas Madımak olayları…

(Atatürk’ün heykelini balyozla kıran) Ticaniler…

Aczimendiler…

Daha yeni İnegöl ve Hatay-Dörtyol…

Şeyh Sait isyanında anahtar kelime; Musul, Petrol….

Menemen Hadisesinde anahtar kelime; Serbest Fırka, muhalefet, İrtica…

Meraklısı bilir, Atatürk’ün heykellerini kıran kara sakallı, kara cübbeli Ticaniler aynı zamanda CHP üyesidir… (3)

 

Gelecek yazı; Mustafa Kemal’in, İttihat -Terakki ve Masonlukla ilgisi…

(1) Bozkurt, H.C. Armstrong

(*) Derin Nefret, Ömer Ertur, Anzak’ları Çanakkale’ye sokan komplonun hikâyesi

(2-3) “Bizim hep inanmamızı istediler”, Gürkan Hacır, 2010

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*