Yasak kitap ‘Bozkurt’; M. Kemal ve ittihatçı-Mason-Laz Osman hikâyeleri(6)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı
İngilizler çok okuyan milletlerdendir. Bu nedenle Uluslararası Siyaseti (Oyun kurmayı- adam kullanmayı) iyi bilirler.

İngilizler çok okuyan milletlerdendir. Bu nedenle Uluslararası Siyaseti (Oyun kurmayı- adam kullanmayı) iyi bilirler.

 

Selanik’te büyük bir devrimci örgüt bulunuyordu; ismi de İttihat ve Terakki idi. Şehirde çok sayıda Yahudi vardı; bunların çoğu İtalyan uyruklu ve İtalyan Mason localarına bağlıydı. İtalyan uyruklu olarak, kapitülasyonlar ve imtiyaz antlaşmaları uyarınca, padişahın baskısına karşı korunmaktaydılar.

Evleri polis tarafından aranamıyor ve yalnızca kendi konsolosluk mahkemeleri önünde yargılanabiliyorlardı. İçlerinde Makedonyalı Fethi’nin de bulunduğu, Mustafa Kemal’in çoğu tanıdığı bir grup subay mason olmuştu.

Mason localarının tüm yöntemlerini kullanarak ve koruması altına sığınarak İttihat ve Terakki’yi kuran Yahudilerin evlerinde güvenlik içinde toplanıyor ve planlar hazırlayabiliyorlardı. Hatırı sayılır bağışlar topluyorlardı…

İttihat ve Terakki Cemiyeti bir süredir Mustafa Kemal’ i İzlemekte ve sınamaktaydı. Artık onu da kendilerine katılmaya davet etmişlerdi. Mustafa Kemal Vedata Locası’nda bir birader olarak örgüte katıldı.

Kendisini hoşlanmadığı bir atmosfer içinde bulmuştu. Katıldığı loca, uluslararası Nihilist örgütün bir parçasıydı. Üyeleri arasında Yahudilerin ezildiği Rusya hakkında son derece kötü, ama bol bol para kazanmalarına izin verilen Viyana hakkında iyi sözler söyleyen milliyetsiz kişiler vardı.

Bunlar adeta gizli yaşayan, sağlıksız, üstü kapalı sözlerle konuşan, sırlarla dolu kişilerdi. Mustafa Kemal, uluslararası finans ve uluslararası yıkıcı yer altı örgütlerinin ağına yakalanmış olduğunun bilincindeydi; ama bunların tam olarak ne tür insanlar olduklarını tümüyle anlayabilmiş değildi.

Yahudilerin uluslararası amaçları ve sorunlarına karşı hiçbir ilgi duymuyordu. Masonların ritüellerine daha da az yakınlık duyuyor, bunlardan alay la söz ediyordu. O, bir Türk’tü; Türk olmaktan gurur duyuyor, Türkiye’yi Padişah’ın ehliyetsizliğinden ve despotizminden olduğu kadar, yabancıların Pençelerinden kurtarmakla ilgileniyordu.

Kötüsü, bu işte sonradan gelenlerden olmasıydı. İttihat ve Terakki’yi kontrol eden kişiler, kendilerini Mason localarının karmaşık ritüelle perdesi ardına gizlemekteydiler. Henüz yeni başlamış bir “birader” ‘ olduğundan, ondan beklenen yalnızca emirleri uygulamasıydı…

İttihat ve Terakki içinde ona ters gelen, hazmedilemeyecek kadar fazla teorisyenlik faaliyeti olmasıydı. Liderlere saygı duymuyordu. Hepsiyle tartışıyordu: Enver aceleci ve savruk bir adamdı; Cavit Selanikli bir Yahudi, bir dönmeydi; Niyazi vahşi ve dengesiz bir Arnavut, bir tür Garibaldi’ydi; bir posta memuru olan Talat ise, Hantal bir ayıydı.

İşte, lider de bunlardı. Mustafa Kemal onların hepsiyle tenezzülen konuşuyordu. Hepsine sanki onlar dershanedeki çocuklar, kendisi de öğretmenleriymişçesine davranıyordu…

Diğer “ birader” subaylar onun fikirlerinde inatçı ve alaycı biri olduğunu düşünüyor, ondan hoşlanmıyorlardı. Eleştirileri daima acı ve keskindi; üstelik eleştirilerini çekilir kılacak mizah duygusundan da yoksundu.

Yahudiler se ona hiç güvenmiyorlardı. Hiçbir zaman Masonluğun üst derecelerine yükseltilmedi. Cemiyetin lider çevresinin de dışında bırakılmıştı. Evde de aynı derecede sorunlar yaratıyordu…”

* * *

Ve Laz Osman……

“Mustafa Kemal’in yaşama dair bütün tavır ve hareketleri değişmişti. Artık eskiden hep yaptığı gibi ne halkın arasına karışıyor ne de elleri ceplerinde, rastladığı herkesle sohbet ederek ağır ağır geziniyordu. Artık içe dönük, kapalı ve ulaşılması zor biri olmuştu.

Biri beceriksizce hazırlanan ve başarıya ulaşamayan bombalı, ikincisi de yemeğine koyulan zehir yoluyla olmak üzere onu öldürmek için iki girişim ortaya çıkarılmıştı. Zehir onu neredeyse öldürecekti; bu yüzden şiddetli acılar çekerek, büyük bir çaba sonunda yaşama dönebilmişti.

Son derece kuşkucu biri oldu. Yanında Laz muhafızları olmadan asla dışarı çıkmıyordu. Evini baştan aşağı projektörlerle teçhiz ettirdi ve özel izni olmayan hiç kimsenin evin çevresine dahi yaklaştırılmaması talimatını verdi.

Çankaya’dan Ankara’ya inecek olduğunda, altı kilometrelik yolun iki yanı süngülü askerlerle koruma altına alınıyordu. Bir lokantaya hatta bir dostunun evine gidecekse, lokanta ya da eve silahlı sivil ya da resmi elbiseli polisler önceden geliyorlardı. İsmet gibi hükümet üyeleri ya da kendisinin birkaç taraftarıyla “külhanbeyleri” dışında, pek kimseyle görüşmüyordu.

Her zaman yalnız bir adam olmuş, bir münzevi gibi, tek başına hareket etmişti. Hiç kimseye güvenmemişti. Kendisininkiyle ters olan fikirleri dinlemezdi. …………..Tüm eylemleri, kişisel çıkarlarını en alçakça itkisiyle değerlendirirdi. Olağanüstü kıskançtı.

Zeki ya da yetenekli bir adam, bertaraf edilmesi gereken bir tehlikeydi onun gözünde. ………………Nadiren iyi ve nazik bir şey söylerdi, o zaman bile sözlerinde hafif bir alaycılık sezilirdi.

Hiç kimseye güvenmezdi. Hiçbir yakın dostu yoktu. Arkadaşları zevklerine aracılık ederek ve kibirliliğini besleyerek onunla birlikte içki içen zararlı, küçük adamlardı.

Bir bekçi …………….gibi tehlikelere karşı onu koruyan İsmet, ordunun ona bağlı kalmasını sağlayan Fevzi ve bir avuç üçüncü sınıf mebus (ki bunlar, Meclis’in değersiz ve işe yaramaz üyeleriydi) dışında, Kurtuluş Savaşı’nın kara günlerinde onu desteklemiş olan bütün değerli kişiler artık onun karşısında yer alıyorlardı.

Bunlardan biri onu desteklese bile, bir bahaneyle onu kendisinden hemen uzaklaştırıyordu. Bir fırtına kopmak üzereydi. Mustafa Kemal’in ayağının altındaki zemin yavaş yavaş çöküyordu. Yaklaşan depremin belirsiz gümbürtüsü gibi hoşnutsuzlukla inleyen Türk halkının sesi duyulmaya başlamıştı. İsmet, Fevzi ve casusları onu bu tehlike konusunda uyardılar.

Metin, mülayim ve tembel Türk köylüsü ve kasabalısı, pek az şeye ihtiyaç duyan, yalın bir dünya görüşüne sahip, saygılı, cana yakın insanlardı. Pek çok yokluğa ve güçlüğe hiç yakınmadan katlanırlardı, ama onların bile bir dayanma sınırı vardı. Bu sınır da aşılmıştı.

Türkiye yıkıntı halindeydi. Savaşta, geniş alanlar yakılıp yıkılmıştı. Her yerde yoksulluk vardı ve halk bunun nedenini bilmek istiyordu. Savaşlar sırasında onlara düşmandan kurtulur kurtulmaz erişilecek refahın altın günlerine ilişkin güzel vaatlerde bulunulmuştu. Türkiye’yi kurtarmak için canlarını dişlerine takıp savaşmışlardı. Yunanlıları ve yabancılan ülkeden çıkarmışlar, İngiltere’ye ve kapitalistlerine, haklarında ne düşündüklerini bir güzel göstermişlerdi.

Artık özgürdüler. Her şeyin çok daha iyi olması gerekiyordu; fakat her şey daha kötüydü. Onlar da Abdülhamit’in idaresindeki eski rejim günlerinde olduklarından daha kötü şartlar altında yaşıyorlardı.

O günlerde insanın karnı gayet iyi doyar, kendisine tütün ve kahve, çocuklana tatlı, karısına yeni bir elbise alacak kadar para kazanabilirdi. Akşamlan huzur içinde bir kahvehanenin önündeki meydanda bulunan ağacın altında oturabilir, akşam namazı için camiye gitme zamanı gelene kadar sakin sakin haberleri tartışabilirlerdi. Bugünse yiyecek bulmak bile zordu.

Fiyatlar inanılmayacak kadar yüksekti. Para çok kıttı ve bulunduğu zaman bile, dükkânlarda yalnız lüks mallar değil, zorunlu ihtiyaç maddeleri bile bulunmadığı için satın alma gücü yoktu. Çocuklan yırtık pırtık giysiler içindeydi. Kanları yemek yapacak yiyeceği bulmak için köleler gibi çatışıyordu.

Vergiler daha da ağırlaşmış, vergi memurları daha da aç gözlü olmuşlardı. Savaşlar bittiği halde, bütün genç erkekler askere alınmıştı. Çiftlikler ve evler yıkılmıştı, hâlâ da onarılamıyordu. Saman bulunmadığından hayvanları ölmüştü. Kuraklık yüzünden ekinleri kurumuş ve ellerinde tohumluk bile kalmamıştı.

Yaşam, hayatta kalmak için sürdürülen çok ağır, meşakkatli bir mücadeleye dönüşmüştü. Bütün Türkiye küller içindeydi: Köyler yanmış, tarlalar ve bağlar mahvolmuş, yollar yıkılmıştı. Bu topraklarda daha önce kimsenin görmemiş olduğu bir yoksulluk ve ihtiyaç hüküm sürüyordu.

Aslında bunun nedeni, olağanüstü tüketici bir savaşın ardından sonra kaçınılmaz olan ekonomik gerilemeydi; ancak, Mustafa Kemal’in muhalifleri, yani politikacılar ve din adamları bunu kullandılar. Hoşnutsuzluk bayrağın yükselttiler. Halkın öfkesini kışkırttılar.

“Size yardım etmek için hükümetiniz yapıyor?” diye soruyorlardı. “Askerleri taşımak için demiryolu mu? Ankara’yı mamur etme çabası mı? Kendilerine her şeyin en iyisini ve bol para ayırmaları, aralarında kavga etmeleri ya da atalarından kalan eski ve güzel gelenekleri değiştirmek için bildiriler yayımlayıp yasalar çıkartmaları mı? Bunların size ne yararı var?”

“insanlar” diyorlardı, “eski zafer ya da reformlar ve bildirilerle geçinemezler. Ekmeğe, tohumluk buğdaya, sığırlara, koyuna, kuraklığa karşı sulama imkânlarına, çiftliklerini işletmek ve dükkânlarını doldurmak için paraya ihtiyaçları var.

Dinsiz kuramlarıyla, bu Allahsız hükümet ve her şeyi tepe taklak eden değişiklikleri, işte onların bütün istedikleri bunlardı.” Homurdanmalar ve inlemeler arttıkça, Mustafa Kemal’in Meclis içindeki muhalifleri gene yüreklenmişlerdi.

Ordunun hoşnutsuz olduğu, bazı köylerde Halk Fırkası şubelerinin tahrip edildiği, birçok yerde köylülerin vergi ödemeyi reddettiği ve vergi memurlarını dövdükten söyleniyordu.

Bir süredir politikacılar oldukça ihtiyatlı davranıyor, muhalefetlerini gizliyorlardı. Artık eleştirilerini çok daha açıkça dile getirmeye başladılar. Lozan’dan döndüğünden beri Başvekil olan İsmet’e hücum ettiler. Bu hücuma misilleme yapılmadığı görülünce, hükümetin bütün icraatına ilişkin bir gensoru önergesini gündeme aldılar. Önergenin tartışması, İsmet’e ve dolayısıyla efendisi Mustafa Kemal’e yönelik şiddetli bir kinin tezahürüne dönüşmüştü.

Konuşmacılar birbiri ardına kürsüye çıkıp “Ülkenin ekonomisi ve maliyesi cinayet derecesinde bir karmaşa içindedir” diyorlardı. “Bütün bunlar İsmet’in hatasıdır.”

Türk Lirası düşüyordu; kredi kaynaklan ortadan kaybolmuştu. Türkiye’de hiç sermaye kalmamıştı, İsmet de yenisinin gelmesini engelliyordu. Sermayeye sahip tek unsur olan yabancı bankerlerle görüşmeyi reddediyor, onları sövgülerle kovuyordu. İsmet hükümette kaldığı sürece hiç kimse borç vermezdi.

Büyük İzmir limanı yıkıntı halindeydi ve yeniden inşa etmek için iki yıldır hiçbir şey yapılmamıştı. İstanbul, kasıtlı bir iflasın içine sürüklenmişti. Nedeniyse, geçmişte Ankara’ya karşı olmasıydı; bu yapılan saçmalıktı. Yeni ticari yasalar, gümrük vergilerine getirilen ek yükler, akla ziyan yükleme-boşaltma ve liman nizamnameleri bütün ticareti durdurmuştu.

Türkiye’de kalmış olan birkaç tüccarın hepsi de işlerini kapatıyordu. İsmet yaratmış olduğu ve aslında sermaye bulmak için yararlanılabilecek tekelleri armağan olarak kişisel dostlarına peşkeş çekmişti.

İsmet’in Türkiye için, sağlıklı bir kola sarılmış ve onu çürütene dek kanının akışını durduran bir turnike gibi engelleyici olduğunu belirttiler. Görevinden ayrılmalıydı, hem de derhal.

Hücumlarında büyük haklılık payı vardı. Kendilerininkine benzer savaşlardan sonra yoksulluk kaçınılmazdı, ne ki diktatör, yani Mustafa Kemal ile yardakçısı, yani İsmet, bu durumu daha da kötüleştirmişlerdi. Her ikisi de askerdiler.

Ekonomi veya maliye hakkında en ufak bilgileri bile yoktu. Mustafa Kemal gençliğinde Rousseau ve John Stuart Mili okumuştu, ama mali konulara ne bir eğilim ne de yakınlık duymuştu.

Bu konu onu sıkıyordu. Bu konularda uğraşmayı memnuniyetle İsmet’e bırakmıştı. Ve İsmet’in konuya ilişkin bilgi ve eğilimi, Mustafa Kemal’inkinden bile daha azdı. Konuyu bir İstanbul bankasında çalışan ortalama bir Levanten memur kadar bile bilmiyordu.

Uzaklarda, Anadolu çölünün ortasındaki Ankara’da, Türkiye’yi dünyanın tüm ekonomik yaşamından koparmış olan İsmet, kendi yeteneğinden oldukça emin bir haldeydi. Mustafa Kemal’e mali konuları kendisinin ele alacağına dair söz vermişti. Maliye Vekaleti’ndeki odasında konuya kendisi kadar yabancı olan astlarıyla maliye ve ekonomi hakkında çok bilmişçesine tartışıyordu.

Bu alanda egemen olan Rumlar ve Ermeniler gitmişlerdi. Selanikli Yahudilerden olan Cavit gibi bir ikisi dışında, hepsi siyasal açıdan kuşkulu kişilerdi. Ülkeden ayrılan Hıristiyanların yerini dolduracak kapasitede tek bir Türk bile yoktu.

İsmet ne yabancı uzmanları ülkeye davet ediyor ne de eğitim görmek üzere Türkleri yurtdışına gönderiyordu.

Fabrikalar ve sınaî girişimlerle zenginleşmiş Türkiye hakkında konuşup duruyor, ancak hiçbir yapıcı iş üretemiyordu. Yol açacağı etkiyi anlamadan, yasaları Meclis’ten geçiriyor, üstünkörü yapılmış bu yasalar da ülkede ticaret adına geriye kalmış olan unsurları da bozuyordu. Olağanüstü boyutlardaki cehaleti içinde, bu sağır, ufak tefek kurmay subay, her şeyi bildiğini düşünüyordu. Bu arada Türkiye can çekişiyordu.

İsmet hakkındaki gensoru önergesinin reddedilmesi kıl payıyla sağlanabildi. İsmet öfkeden çılgına dönmüştü, ne ki, Mustafa Kemal Çankaya’da kalmış ve gensoru olayına hiç müdahale etmemişti.

Muhalefet gittikçe cesaretini artırmıştı. Rauf’un önderliğinde İstanbul’da Selanikli Yahudi Cavit’in evinde toplanarak “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası” adı altında, yeni bir parti kurdular.

Sürgün edilen Halife’nin çevresinde toplanmış olan tüm muhalifler ile eski İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kalıntıları, onlara katıldı. Mustafa Kemal yandaşlarının çoğu da onların tarafına geçti: Parti programlarını yayımladılar; burada anayasal bir hükümet ve diktatörlüğün her türüne direnmeyi Savundular.

Ne ki, Mustafa Kemal hâlâ Çankaya’daki suskunluğunu korumaktaydı. Siyasal partilerdeki muhalefet acılaşıyordu. Sinirler en küçük bir kışkırtmayla alevlenecek kadar gergindi.

Meclis’te şiddet sahneleri boy göstermişti. Tabancalar çekiliyordu. Halil adında bir Albay İsmet’i itham etti. “Külhanbey”lerden biri tarafından Meclis kürsüsünün önünde vuruldu; polis “Külhanbeyi”ni yakalamaya cesaret edemedi.

Bir başka mebus Ali Şükrü, Mustafa Kemal’e yönelik bir hücuma öncülük etti. Gerçekten son derece güçlü ve kindar bir konuşmacıydı.

Laz muhafızların reisi olan Osman Ağa, Ali Şükrü’nün icabına bakmaya karar verdi.

Osman bir çeteci ve Karadeniz kıyısındaki Giresun kasabasının belediye başkanıydı. 1920’de Hıristiyanlara karşı vahşice muamelesinden dolayı kötü bir şöhret kazanmıştı. Yunanlıların İzmir’deki mezaliminin öcünü almak için, beş yüz kişiyi soğukkanlılıkla kurşuna dizdiği söyleniyordu.

Zührevi bir hastalığa yakalanmıştı. Hastalık beynine sirayet etmiş, bu yüzden öldürmekten zevk duyar olmuştu. Vahşi ve zalimdi. Cumhurbaşkanı’nın muhafızlığını yapması, Ankara’da uzun zamandır büyük bir skandal olarak değerlendirilmekteydi.

Ona bu emri Mustafa Kemal’in verip vermediği bilinmiyorsa da, Osman Ağa harekete geçmişti.

Şükrü’yle dostluk kurdu, Çankaya’nın müştemilatından olan evine yemeğe davet etti, orada yardımcılarıyla birlikte Ali Şükrü’yü boğazlayıp cesedini kayalıklara attılar.

Ceset bulunduğunda, herkes ayağa kalktı. Meclis Osman’ın tutuklanmasını istedi. Kendisinin emir kulu olduğunu söyleyen Laz, Gazi’nin koruması altında olduğunu iddia etti.

Mustafa Kemal sadece kısa bir süre daha onu korumayı sürdürdü. Sonra kenara çekildi.

Osman muhafızlık binasında polise karşı barikat kurdu. Laz avenesi çılgın bir halde ayaklanıp, Mustafa Kemal’i kaçırmaya kalktı. Arka kapıdan bir otomobile binerek doğru Rauf’un istasyon yakınlarındaki evine sığınan Mustafa Kemal’i birkaç dakika farkla ellerinden kaçırdılar. Aceleyle Osman’ın yardımına koştular.

Çankaya’ya askeri birlikler gönderildi; büyük bir çatışma oldu: Osman, kendisini ele verdiği için Mustafa Kemal’e ………… öldü ve Laz avenesi de dağıtıldı. Haberler Karadeniz sahilinde yayıldı ve Lazlar Mustafa Kemal’den öç almaya yemin ettiler. Hikâye öğrenildikçe Ankara’da ve bütün Türkiye’de Mustafa Kemal aleyhinde bir kızgınlık baş gösterdi.

Bunun üzerine Mustafa Kemal uzlaşma yolunu bulmaya çalıştı. Kırsal kesimde yaşayan halkı memnun etmek için aşar vergisini kaldırdı, fakat bu da halkı yiyip bitiren yoksulluk içinde İsmet’i azledip yerine Fethi’yi başbakanlığa getirdi.

İsmet’ten iyiden iyiye bıkmaya başlamıştı. Küçük adam artık kibirli ve rahatsız edici olmuştu. Davranışlarıyla herkesi kendisinden soğutmuştu. Ordudaki sert amir tavrını Meclis’te de sürdürüyordu.

Meclis’e, hükümet dairelerine ve astlarına karşı son derece otoriterce hükmediyordu. Çok inatçı olmuştu. Mali konularda cahil, siyasette yetersiz olduğu anlaşıldığı halde, herhangi bir konuda öğüt almaya bile tahammül edemiyordu.

Dahası, Mustafa Kemal’in özel yaşamına karışmaya, arkadaşlarına karşı çıkmaya ve “külhanbeyler”e düşmanlığını açıkça ortaya koymaya başlamıştı

Birkaç kere de, Latife’yle bir olup ona karşı cephe almıştı. Ülkedeki bütün dertler göz önüne alınırsa, bir değişikliğin herkesi rahatlatacağı açıktı. Mahcup, karşısındakini memnun edici tavırdan ve hiçbir şeyin bozamayacağı mülayimliğiyle Fethi, herkesçe sevilen bir kişilikti. Fethi’yi Başvekil yapmaya karar verdi.

Muhalefet bu kararı bir ödün olarak değil, kendilerine ait bir zafer olarak algıladı. Bu kez bizzat Mustafa Kemal’e saldırdılar.

Onu ezmekte ve ülkenin yönetimini kendileriyle paylaşmaya zorlamakta kararlıydılar. Meclis’e Cumhurbaşkanının yetkilerini epeyce kısıtlayan bir yasa tasarısı sundular. Oturum çok hararetli geçti ve tasarı yalnızca küçük bir farkla reddedildi.

Bu, Mustafa Kemal için kritik bir dönemdi. Bütün memleket savaş sonrası tepkisi içinde ve gücenikti.

Lazlar ayaklanmaya hazırlanıyorlardı. Halk Fırkası disiplinli yapısını yitirmekteydi. Devranın döndüğünü düşünen pek çok yandaşı onu terk ederek Rauf’a katılmıştı… (1)

(1) Bozkurt, H.C. Armstrong

Gelecek yazı; Mustafa Kemal ve Araplar……

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*