Yabancılar ve içişlerimiz; Batı soslu, çok darbeli çok partili NATO’lu hayat başlıyor (7)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı
Bilmemek (çok) tehlikeli değildir. Asıl tehlikeli olan, bilmediğini bilmemektir.
Bilmemek (çok) tehlikeli değildir. Asıl tehlikeli olan bilmediğini bilmemektir.

 

NATO’yu anlamak için Papa’yı, Papa’yı anlamak için Para’yı; Para’yı anlamak için Antik Yunan’ın anlaşılması gerekmektedir. Özetle, Otu çek köküne bak!

Tarihimizi dikkatli okuyanlar, Yaklaşık yüz yıl ara ile birbirine benzer iki olay görürler:

-Birincisi, 1853 Kırım Savaşı; Aktörler: İngiltere-Fransa-Osmanlı Devleti ve Rusya.

-İkincisi; II.Dünya Savaşı (1939-1945); Aktörler; ABD-İngiltere-Rusya ve Türkiye (*) (Konu ile ilgili aşağıdaki açıklamanın özellikle okunmasını öneririz.)

Kırım Savaşı’na ve NATO’ya girişimizin nedeni; Rusya’nın, Osmanlı Devleti’nden  olmayacak taleplerde bulunmasıdır.

-Rusya ile yapılan Kırım Savaşı, Osmanlının ilk kez bir dış borç almasına;

-Rusya’nın Boğazlar ile ilgili talebi: Türkiye’nin NATO’ya katılması ile, Batı’nın değer ve çıkarlarına (……, ……..!) neden olacaktır.

Demokrat Parti’nin kurdurulmasının arka planı ile çok partili hayatı iyi kavramak için önce;

-NATO’yu;

-Papa’nın,  para ile olan ilişkisinin yanında,

-Antik Yunan ve Hıristiyanlık anlayışının birleştirilmesinin sonucunun, ne olduğu ile,

-Avrupa Birliği -Türkiye ortaklığının neden olamayacağının kavranılması gerekecektir.

Nasıl XVI. Yy. Osmanlı’nınsa, XIX. Yy. öyle Avrupa’nındır.

Descartes’çı rasyonalizm, bilimlerin üretime uygulanmasını, yâni endüstrileşmeyi; denizaşırı keşifler sermaye birikimini, yâni kapitalizmi oluşturmuştu; emperyalizm bu ikisinin çocuğudur;

Öyle ki, XIX. Yy. sonlarında, yeryüzünün tamamı, Avrupa’nın gizli açık sömürgesi durumuna düşmüştü.

Evrensellik düşüncesi, işte bu siyasi ve ekonomik hegemonyanın, Avrupa dışı halklara ‘cebren ve hile ile’ kabul ettirdiği, Batılı bir düşünce kalıbıdır.

J. H. Albertini, bu anlamda bir ‘evrenselliğin’, nasıl iki temel ırkçı düşünce üzerine kurulmuş olduğunu pek güzel açıklıyor:

-“1. Hiçbir insan için bir Avrupalı’ya benzemekten daha güzel bir şey olamayacağından, Afrika, Asya ve Latin Amerika halkına Batı uygarlığı aktarılmalıdır.

2. Hiçbir uygarlık Avrupa uygarlığından üstün değildir. Andre Siegfried ise Batılı kültürün ne demeye geldiğini açık açık söylemiştir: Yunan/Latin tabanı üzerine geliştirilmiş Hıristiyanlık!” (Cönk. Ocak 1989) s.26

Bu, ‘mahiyetin’, ilk bakışta ayrıntı gibi görünen, önemli kanıtı şu mudur? Eurovision’un ‘naklen’ yayınlarında dinlediğimiz jenerik müziği, Charpentier’nin ‘Te Deum’u! Laiklik iddiasındaki Avrupa, gerçekleştirdiği ‘birliği’ müziğinin en Hıristiyan formuyla ifade ediyor. ‘Te Deum’, Kilisenin ‘Tanrıya Şükür’ ilahisi değil midir?

Ayrıca M. Deschanel, Fransız Meclis-i Meb’usan’ında konuşurken, Avrupa’nın ‘gerçek yüzünü’ daha 19 Kasım 1903’de açıklamamış mı:

“…yeni bir sömürge politikası doğacaktır: ülkeler silah zoru ile zaptedilecek yerde,’ savaşı para yapacaktır. Bankerler, ulaşım araçları yoluyla devletleri teker teker çiğneyecekler; bunları, sadece adları olan  Ülkeler durumuna getireceklerdir.” (E.M. Earle, Bağdad Demiryolu Savaşı, s. 172) (1)

Burada bir ara vermemiz gerekmektedir.

“…IMF, resmi kuruluş felsefesini şöyle açıklamaktadır: “Global finansal düzeni takip etmek, ödeme planları gibi konularda denetim ve organizasyon yapmak, aynı zamanda teknik ve finansal destek sağlamak, milletlerarası ekonomik meselelerle uğraşmak…”

Ancak, IMF’nin gizli gerçeği budur:  “…kullanılan gücün askeri ve politik yerine finansal olması dışında, uluslararası işbirliği ruhundan ziyade, bir güç politikası operasyonunu yansıtıyor…”

Bunu kim açıklıyor? Harry Dexter White,

Harry kim?

IMF ve Dünya Bankası kuruluş fikrinin ardında yatan beyin.

Yani, sistemin babası, kurucusu…

Kurucu baba! Ne demektedir? Diğer milletlerin haklarından, Silah ve diplomasi (yoluyla zorlama) yerine para ile geleceğiz. (2)

Dış Borç konusu ortaya geldiğinde, döneminde ilk kez dış borç alınan Sultan I. Abdülmecid’i ve anlayışını anlatmamız gerekmektedir.

Osmanlı devleti’nin İlk borçlanma teşebbüsü

1850 de Osmanlı maliyesi ciddî bir buhran geçirmekte idi. Üstelik de Rusya ile siyasî münasebetler kötüleşmekte ve harp ihtimalleri belirmekte idi. Acil bir tedbir olmak üzere borç para alınması cihetine gidilmesini uygun görüldü. Bir Paris Bankası ile bir Londra Bankası anlaşarak Osmanlı devletinin borçlanma isteğini karşılamağı kabul ettiler, imzalanan mukaveleye göre borç para tutan 55 milyon franktı.

Mukavelenin yürürlüğe girmesi için padişah tarafından tasdiki gereklidir…

Bu işlem yapılmadan, tahvilât Paris’te piyasaya çıkarıldı. bu olup bitti, İstanbul’da hayret ve endişe uyandırdı. Bu sıralar, Mustafa Reşit Paşa da Sadrazamlıktan uzaklaştırılarak yerine Âli Paşa getirildi… Âli Paşa ile Fuat Efendi “Paşa” padişahı borçlanma hususunda ikna etmiye pek çok çalıştılar. Abdülmecit dayandı.

-“Ben bu devleti selefimden nasıl buldum ise halefime öyle vereceğim, eğer bu istikraz bozulmazsa saltanattan feragat ederim” demek afetiyle istikrazı önledi. Mukavele feshedildi. Sonu baştan kestirilemeyen bu teşebbüs, (Osmanlılarca bozulduğu için tazminat olarak ödenen) devlete yirmi iki milyon kuruşa mal oldu. (3)

Kaldığımız yerden devamla…

HABERİ ‘CASUSTAN AL!

-‘Türkiye’yi Makasa Alıyorlar’ mı demiştim. (Güneş, 29 Temmuz 1990), üzerinden bir ay geçti geçmedi; dünyanın dört bucağından, Ankara’yı, makasın iki keskin ağzı arasına iten, gece telgrafları! Gündemde, Arap Âlemi: Bir yanda ‘müttefikimiz’ Batılılar; bir yanda ‘din kardeşimiz Araplar’; bıyıkla sakal arasında kaldık.

İşin tuhafı nedir bilir misiniz? Siyaset terminolojisinde, yüzyılın başında bile, ‘Araplık’ kavram olarak mevcut değildi;

Devlet-i Âliyye’yi (yani bizi) yıkmak için, ‘Arap Milliyetçiliğini’ Batılılar icat etmiş ve kullanmıştır.

Nereden mi biliyorum? Bakın, nereden: Aşağıda okuyacaklarınız, ünlü İngiliz Casusu T. E. Lawrence’in ‘Bilgeliğin Yedi Temel Direği’ adındaki anılar kitabından alınmıştır. (Seven Pillars of Wisdom, Payot Yayınevi, 1973/ Fransızca basımı)

“…Türkiye, aşırı çaba sarf etmekten ölüyordu. Fethettiği imparatorluğu, geleneksel temelleri üzerinde koruyabilmek için, tükenmiş kaynaklarıyla, çırpınıp duruyordu. Osmanlının en yüce erdemi kılıcın, modası geçmişti artık, yerini daha bilimsel, daha öldürücü silahlar almıştı; yeteneksiz değildi ama, çağdaş yaşama biçimi, ona fazla karmaşık geliyordu, çünkü Batı Asya halkları arasında, Türk soyu en ağır, yeni hayat ve yönetim biçimlerine en zor uyulabilecek olanıdır; kullanabileceği yeni yolları, yeni yöntemleri nasıl yaratabilirdi ki?..”

“…Türkiye yozlaşmıştı: Halkı, kültürlerini levantenlerden, siyasi yönetim teorilerini Fransızlar’dan almış olan, yeni efendilerine (Jöntürkler) yabancılamıştı, ancak bir bisturi darbesi, onu biraz olsun sağlığına kavuşturabilirdi…” (s. 58)

Görüldüğü üzere, kaçınılmaz teşhis konulmuş, hatta çare önerilmiş; bütün mesele, ‘bisturi darbesinin ne olacağı, nereden ve nasıl vurulacağı!

T. E. Lawrence, onu da bütün açıklığı ve sadeliğiyle anlatıyor…” (4)

…Hissettik ki, Ortadoğu’yu kurtarmak için aklı, Yaratıcılığı ve sayısı Türkler’den üstün, ister ırk ister egemenlik olarak düşünülsün, yeni bir güç gerekiyordu. Bu güç Avrupa’dan beklenemezdi» bu konuda tarih bizi yüreklendirmiyor, Avrupalı güçlerin Doğu’daki yerleşme teşebbüsleri, daima hezimetle sonuçlanmıştır; ayrıca böyle bir yola itmek için, hiçbir Batılı ülkeden, yeterince nefret etmiyorduk.”

…O halde sorunun çözümünü, yerel güçler arasından bulmak zorundaydık, çünkü bu sayede direnişler de, zorluklar da yerel kalacaktı; yeni gücün yıkmakla görevli olduğu ülke Türkiye idi; ve Türkiye, içinden çürümüştü…”

“…aramızdan bazıları, taşıdıkları gizli kuvvet yüzünden, Arapça konuşan halkların bu iş için biçilmiş kaftan olduğu görüşündeydiler. Bunlar hızlı çoğalan, Din düşüncesi yüksek, yeterince çalışkan, tüccar, siyasetçi; buna rağmen, kabasaba buyurgan değil de, esnek karakterli kavimlerdi. Beş yüzyıl Türklere hizmet ettikten sonra, artık özgürlük hayallerine dalmışlardı.

“…İşte o anda, istikbale ait bir şeyler yakaladığımıza inandık; hele Doğu’da ve Batı’da aynı zamanda patlayan savaş, İngiltere ile Türkiye’yi ayrı ayrı ve düşman kamplara koyunca; askeri gücümüzü, Ortadoğu’da yeni bir Arap Âlemi yaratmak doğrultusunda, kullanmaya karar verdik…”

“…hemen hepimiz, Mısır’daki Intelligence Service’in sivil ve asker komutanı Clayton’ın etrafında toplanmış birkaç kişiydik…” (s. 60)

Sonrası, bizce malûm; acaba, gençler de biliyor mu? Intelligence Service, Irak’ta Ahad, Suriye’de Fettah adlı iki gizli örgüt kuruyor; T. E. Laurence ise, (Suudiler’in dedesi) Mekke Emiri Şerif Hüseyin’le, oğlu Faysal’ı ayarlıyor; hep birden Osmanlı’yı arkasından vurup çökertiyorlar. (5)

Şimdi 2014 yılındayız, demek ki 1990 yılından  bu güne yaklaşık 14 yıl geçmiş…

Bu nedenle aşağıda, 14 yıl önce yapılan açıklamalar, bugün Mısır, Suriye, Ukrayna vb. ülkelerdeki yaşananlarla birlikte değerlendirilmelidir.

CIA emeklisi! Graham Fuller anlatmaktadır;

“…Sovyetler’de, gidiş geliş, 50 milyon Müslüman Türk özgürlüğe, hiç değilse daha fazla özerkliğe kavuşacak; bağımsızlıkları bile gündemdedir. Türkiye, bu süreçte, demokratikleşme, ticari ve iktisadi serbestleşme açısından, geleceklerine ilham kaynağı olabilir; orada o kadar güçlü bir uluslar topluluğu ortaya çıkacak ki, Türkiye’nin bu oluşumda olumlu bir rol olsun isterim…” (Cumhuriyet, 26 Şubat 1990)

– “… ABD, Sovyetler’in güney sınırlarında, yeni birçok ülke çıkmasının, istikrarsızlık yaratabileceğinden endişelidir. Bu konuda çok açığız. Moskova da, gittikçe Açılacaktır: Bu Türk ulusları, gittikçe otonomlaşacaklar, öyle ki, sürecin bir aşamasında, ayrılmalarının Rus halkı için daha hayırlı olacağını, Moskova bile düşünebilir; Gorbaçov politikasının mantığı bu, Türkiye, yapıcı düşüncelerle ortaya çıkarsa, Moskova buna ‘Hayır’ demez…” (6)

 -“Türkiye geçmişte Ortadoğu için bir modeldi, bugün de olmaya devam ediyor: Hele demokrasi ile İslam’ı birarada yaşatabilecek bir formül bulursa Iran ve Arap dünyasına, büyük bir entelektüel öncülük yapmış olacaktır…”

“…Atatürk’ün düşünceleri, çağı için son derece güçlü düşüncelerdi; ama onun sayesinde yaratılmış bugünün, kendisine güven duyan güçlü Türkiye’si, artık ulusal kimliğini, yörüngesini, dünyadaki rolünü, hatta İslam’ın günlük hayattaki yerini, yeniden düşünebilmelidir…”

“…İslam’a bakmanın, çeşitli yolları var; bence, otomatik bir tehdit’ olarak kabul edilmesi yanlıştır; hareketin hangi siyasal görüşleri savunduğuna bağlı. Eğer laik bir devlet yıkılarak, yerine Iran türü bîr rejim kurulmak isteniyorsa, bu demokratik yapıya düşman bir tutum; ama insanlar, îslam din ve kültürünün daha çok gözetilmesini, islam eğitiminin yaygınlaşmasını istiyorlarsa. bu otomatik bir tehdit olarak kabul edilmemeli; zira istenilen, Türkiye’nin ulusal ve kültürel mirasının parçasıdır…”

-“…son elli yılda yapay olarak bastırılmasının, bazı meşru nedenleri olabilir, ama artık Türkiye bu bakımdan kendisiyle barışmalıdır; eğer siz Islama dayalı olduğunu söyleyen siyasi partileri, daha fazla siyasileşmeye, Parlamentoya katılmaya çekebilirseniz,  tartışmaya açık bir platform yaratabilirseniz, bu çok daha değerli olur. (…) Geçmişteki radikal laiklik politikaları döneminde, İslamın hayatınızdan nasıl dışlanacağı, adeta bir saplantı haline gelmişti; bence bugün bu, daha az lazım olan bir reaksiyon…”(A.g.e.)

Batı açısından, -hatta SSCB’yi de katıp, Kuzey açısından- alternatif tercih, elbette Türkiye’dir; çünkü, Ortaasya Müslümanları zaten Türktürler, üstelik tarih boyunca Türkiye’ye doğru ‘bakmışlardır’; Ortadoğu ‘Müslümanları Araptırlar ama. Yüzyıllarca Türklerle yaşamış olmak, Türkiye’yi onlar için de. ‘örnek’ katına yükseltiyor. Şu şartla ki, Ankara, ‘Kemalist devrim’in hızlı yıllarından kalma, o ‘zındık laikliğinden’ vazgeçsin!..

Müslümanlığın, gerek tarihindeki, gerek kültüründeki, gerekse yaşama biçimindeki önemli rolünü kabul etsin!..

Müslüman geçmişi ve görenekleriyle barışmış’ laik Türkiye, Müslüman tabanlı Ortaasya ve Ortadoğu ülkeleriyle gittikçe daha sıkıfıkı olacak, gittikçe daha yararlı ilişkilere girecektir; bu da, Ankara’nın şaşmaz Batılı tercihleri dolayısıyla, Müslümanlık çerçevesi içindeki Türklüğün ve Araplığın, Batı’ya (Kuzey’e de) hasım olmaktan çıkarılması; tam tersine, önemli ve büyük bir nüfuz sahası, bitmez tükenmez bir ‘Pazar’ olarak açılması anlamına gelir.

İyi de, ya Türkiye elindeki bu önemli kozları oynar; ama Batı lehine olmaktan çok, kendi lehine kullanırsa?..

Ha, işte işin orasına, Rufailer karışır!..“(7)

Atilla İlhan ne demektedir?

-“İyi de, ya Türkiye elindeki bu önemli kozları oynar; ama Batı lehine olmaktan çok, kendi lehine kullanırsa?..

-Ha, işte işin orasına, Rufailer karışır!..”

Şimdi…

-“Gezi Olayları”  ile “17 Aralık 2013’de yaşananlara,

-“Rufailer!” karışmış mıdır?

-Özellikle Amerikan Büyükelçisinin, “Bir imparatorluğun dağılışını izleyeceksiniz” ifadesinden sonra?

Yukarıda açıklananların ışığı altında bizler, “Araplar arkadan vurdular” ifadesi ile,

-Gerçekte ne dediğimizin farkında mıyız?

-Veya, “Araplar arkadan vurdular!” ifadesini dilimize yerleştirenler, ne yaptıklarının farkında mıdırlar?

-Veya (kimi) medya, Suudilerin Kralı ülkemize geldiğinde ve arkasında bir teneke çalmadıkları kaldığında, kimin adına, ne adına, ne yaptıklarının farkında mıdırlar?

-“Tehlikenin farkında mısınız!”

NATO, Papa, para ve Antik Yunan istemeyerek sonraya kaldı…

Devam edecek…

 

Resimler, Web ortamında alınmış yazıları tarafımızdan düzenlenmiştir.

Açıklamalar;

(*) 2. Dünya Savaşı başlar başlamaz İngiltere ile SSCB bir anlaşma imzalamışlardır. Bu anlaşmanın gizli maddeleri olmasından ve topraklarıüzerinde oyunlar oynanmasından endişe duyan Türk Hükümetini yatıştırmak için iki devlet Türkiye’ye bir güven notası vermişlerdir: “Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği Hükümeti, Montroeux sözleşmesine olan sadakatini teyid ile Boğazlar konusunda saldırgan bir niyet veya talebi bulunmadığıhususunda Türk hükümetini temin eder. URSS Hükümeti ve keza Birleşik Krallık Majesteleri Hükümeti, Türkiye Cumhuriyeti toprak bütünlüğüne titizlikle riayet etmeye hazırdır.”

…Almanların II. Dünya Savaşı’nda yenileceği anlaşılınca Türkiye 23 Şubat 1945’te Japonya ve Almanya’ya savaş ilan etmiştir. Savaş ilanı neticesinde San Fransisco Konferansı’na davet edilme hakkı kazanan Türkiye, 19 Mart 1945 günü Sovyet Dışişleri Bakanı Molotov tarafından Türkiye’nin Moskova Büyükelçisi Selim Sarper’e verilen bir notaya oldukça şaşırmıştır. Bildiride özetle: 17 Aralık 1925’ten beri yürürlükte olan Türk-Sovyet Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşması’nın değişen dünyaŞartları neticesinde artık işlevini yitirdiğinden ve iyileştirilmesi gerektiğinden bahsedilmekte, ayrıca antlaşma süresi dolduktan sonra Sovyet Hükümeti tarafından uzatılmayıp feshedilmek istendiği açıklanmaktadır.Bu hususların görüşülmesi amacı ile Büyükelçi Sarper ile Molotov 7 Haziran 1945’te Moskova’da bir araya gelmişlerdir. Yeni bir anlaşma umarak toplantıya giden Sarper, bunun yerine yeni bir sınır düzenlemesi, Kars ve Ardahan’ın Sovyetler Birliği’ne bırakılması, Montreoux Anlaşmasının yeniden düzenlenmesi, Boğazlarda Sovyet üslerinin kurulması gibi Türkiye tarafından kabul edilemez tekliflerle karşılaşmıştır. SSCB yeni bir anlaşma için yaptığı tekliflerin kabul edilmesini istemektedir. Türkiye’de büyük şaşkınlık ve tepki ile karşılanan bu teklifler elbette ki Türk Hükümetince kabul edilemezdir ve bu SSCB Hükümetine derhal bildirilmiştir. 18 Haziran tarihinde ikinci kez bir araya gelen Molotov-Sarper ikilisi yine aynı konuları görüşmüşler, Sovyetler isteklerinde ısrarcı olunca bir anlaşma zemini olmadan toplantıyı bitirmişlerdir.”

Daha fazlası için bakınız; http://www.turkiyat.selcuk.edu.tr/pdfdergi/s15/benhur.pdfSTALİN DÖNEMİ TÜRK-SOVYET İLİŞKİLERİ Çağatay BENHÜR) Bu süreç bizi NATO’ya üye olmaya ve Kore’ye asker göndermize neden olan süreci başlatacaktır.

Kaynaklar;

(1) “Hangi laiklik”, ATTlLÂ İLHAN, BlLGÎ YAYINLARI: II Birinci Basım Ocak 1995

(2) Daha fazlası için bakınız; http://www.canmehmet.com/turkiyenin-dis-borcu-imf-ve-dunya-bankasinin-gercek-yuzu.html

(3)Osmanlı Tarihi, VI. Cilt, ıslahat fermanı devri 1856-1861, Ord. Prof. Enver Ziya Karal; birincisi bölüm, Paris antlaşmasının imzalanmasından Abdülmecid’in ölümüne kadar siyaset olayları (1856—1861) Sahife 210 – Daha fazlası için bakınız;  http://www.canmehmet.com/yuksek-askeri-sivil-teknoloji-ureten-borc-odeyen-bir-turkiyeyi-kim-ve-neden-istemez-1.html

(4)Hangi laiklik, ATTlLÂ İLHAN, BlLGÎ YAYINLARI: II Birinci Basım Ocak 1995

(5)Ag.e.

(6)A.g.e.

(7)A.g.e.

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*