Ve Yeni bir dünya düzeni kurmak için bir yeni bir millet doğuyor (5)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

Civil liberties -insan Hakları- "Hak" kelimesini, "Hart!" anlamış olmalılar ki, "-Hak- lıyorlar...

İçeriği özellikle üniversite gençlerimize önermekteyiz. Gelecek ne küresel şirketlerin, ne de despot yöneticilerin olacaktır. “Aydınlanma çağı!” gerçek manası ile daha yeni başlamaktadır. İnsanlık artık hiç kimseyi, bir at misali sırtında taşımamalıdır.

Halk yeni dönemde, yetkiyi kendisinden almadıkları için, onları ayağında nasır görenlerin uşağı değil, yönetenlerinin efendisi olmalıdır.

Yeni bir dünya düzeni “ ile ilgili yazımızda, aşağıdaki tarihi gerçeği not düşmemizin, atalarımıza bir vefa borcu olmasının ötesinde, bir ayıbı temizlemenin ve bir hakkı teslim etmenin de gereği olduğunu düşünüyor,

Kısa bir tarihi yolculuğa çıkıyoruz.

Osmanlı beyliği daha kurulurken askerî, adlî teşkilâtla işe başlamış ve bilhassa askerî işlere fazla ehemmiyet verilerek muvaffakiyetin sebepleri hazırlanmıştı; fakat bu zahirî kudret tamamen ayrı dinde olan yabancı bir bölgede yani Balkanlarda göz kamaştıran hızlı ve şuurlu bir yayılma ve yerleşme için  kâfi değildi; bunun birtakım manevî ve ruhî sebepleri vardı.

Osmanlı beyliği daha Anadolu’daki yayılması sırasında hiçbir siyasî fırsatı kaçırmadığı gibi işgal ettiği yerlerdeki halkla kaynaşarak onların dinî ve içtimaî işlerine karışmıyarak vicdan hüriyetine hürmet etmiş ve ağır vergiler altında ezilmiş olan yeni tebaasından muayyen bir vergi (cizye) almakla iktifa ederek mevcut kanunlara aykırı olarak hiçbir keyfî muameleye müsaade eylememiştir; bundan dolayı Osmanlı Türklerinin süratle ilerlemelerinin ve işgal edilen yerler halkının Türk idaresini kendi idarelerine tercih etmelerinin sebebini anlamak kolaydır; ve bu hususta ilk Osmanlı vekayı namelerinde (Âşıkpaşa zade ve Neşrî) malûmat vardır.

Aşağıdaki misali bir mehazimizden naklen aşağıya alıyorum (Prof. H. İnalcık, Fatih devri üzerine tetkikler, vesikalar, s. 143):

Orhan ve etrafındakilerin hıristiyanlara karşı nekadar müsamehakâr davrandıklarını 1355’de Osmanlılara esir düşmüş olan Selanik baş piskoposu Gregory Palamas’ın mektubu açık olarak göstermektedir. O, hıristiyanlan tam bir serbesti içinde gördü.

Orhan’ın oğlu İsmail (Süleyman Paşa) ona hıristiyan dini hakkında serbestçe bazı sualler sordu, sonra bizzat sultan Orhan Palamas ile ulema arasında münazara yaptırdı.

Osmanlılar Anadolu’da nasıl hıristiyan varlıklarını ve idare tarzlarını bozmayarak onları kendi nüfuzları altına aldılarsa bu müsaadeyi Rumeli’de de daha geniş suretde ve onların eski varlıklarını muhafaza etmek üzere tatbik etmişlerdir ki bunu Osmanlı tahrir defterlerinde bir çok misalleriyle görmekteyiz.

Zaten baştan başa hıristiyanlarla meskûn olan Balkan yarım adasında bu tarzdaki hareketin Osmanlı istilâsını kolaylaştırarak az zamanda o kıtayı istilânın sebebi bu adilâne hareket ve idarî siyasetteki inceliktir.

Buna sebep, bir taraftan Bizans İmparatorluğu’nun bozulmuş olan idare tarzı, vergilerin keyfî olması, Rum beylerinin ve hattâ imparatorların kendi küplerini doldurmak istiyerek halkı soymaları, asayişsizlik ve bir de bunlara inzimam eden iktisadî buhran gibi âmillerdi.

Buna mukabil Türklerin disiplinli hareketleri ve işgal edilen yerlerin halkına karşı adaletli, şefekatli ve tamamen taassubtan âri bir siyaset tekip etmeleri vergilerin tebeanın ödeme kabiliyetlerine göre tertip edilmiş olması ve bilhassa mutaassıp Ortodoks olan Balkan halkını katolik mezhebine girmek için ölümle tehdit edenlere karşı Türklerin buralardaki unsurların dinî ve vicdanî hislerine hürmet göstererek bu ince ve hassas noktayı umde olarak kullanmaları, Balkanlıların Katolik tazyikine karşı Osmanlı idaresini bir kurtarıcı olarak karşılamalarına başlıca sebep olmuştur.

Yukarıki sebeplerden başka Balkan istilâsının sür’atle gelişmeşinde ve istikrarında, asırlarca evvel Balkanlara gelerek yerleşen ve daha sonra hıristiyanlığı kabul etmiş olan Peçenek, Kuman, (Gagavuz ve Vardar’ların da ayni ırktan bulunmaları sebebiyle bunların istilâyı kolaylaştırmakta müessir olmaları da ihtimal dahilindedir. (*)

İşte bundan dolayıdır ki Müslüman ayağı basan ve yerleşme siyaseti takip edilen Balkanlarda Türk idaresine karşı hemen hiçbir halk ayaklanması olmamış ve hattâ Osmanlıları Balkanlardan çıkarmak istiyen Haçlı seferlerinde bile böyle bir hareket görülmemiştir.

Türklerin Balkanlardaki bu âdilâne ve kendi hesaplarına pek şuurlu ve halkı memnun bırakmış olan hareketleri meydanda dururken, sür’atle ilerlemiş olan Balkan istilâsını bir türlü hazmedemiyen bazı garezkâr tarihçilerin taassup tesiriyle kaleme alınmış yazılarını bir tarafa bırakarak Türk istilâsı esnasında insaflı tarihçiler tarafından yazılmış olan eserleri tetkik edecek olursak, kendi tarafımızdan hiçbir delile hacet kalmadan o eserlerin kayıtlariyle vaziyetin, Osmanlı Türklerinin lehine olduğunu bütün çıplaklığıyle görürüz.

Osmanlı istilâsının en bariz vasfı, gelişigüzel sergüzeşt ve çapul şeklinde değil, birprogram altında şuurlu bir yerleşme halinde tecelli etmiş olmasındadır; bu da işgal edilen yerlerdeki halkın hoşnutluğuna ve yeni idareden memnun olmalarına istinad ettirilmiştir.

İşgal programının umdelerinden biri de yeni elde edilen stratejik yerlere ve büyük, mühim şehir ve kasabalara Anadolu’dan göçmenler getirtilerek yerleştirmek olmuş ve elde edilen topraklar da mîrî (devlete aid) mülk ve vakıf suretiyle muhtelif kısımlara ayrılıp şehir ve kasabalarda derhal ilmî ve içtimaî müesseseler vücuda getirilmiştir.

Bu isabetli siyaset gerek Anadolu ve gerek Rumeli’nin istilâsında o kadar meharetle tatbik edilmiştir ki halk yeni idareyi yadırgamadıktan başka gösterilen muamele ve müsamahadan memnun ve müteşekkir kalmışlardır; mutaassıp bir Katolik olan Macar kıralı Layoş (Lüdvig) kuzeyden Papa’nın teşvikiyle Balkanlara inerek Bulgaristan ve Balkanları ve Bogomil mezhebinde olan Bosna’yı Katolik mezhebine sokmak için ortalığı kana boyamak suretiyle vicdanlara tahakküm etmek isterken, güneyden kuzeye doğru çıkmakta olan Sultan Murad da vicdan hürriyetine, şefekat ve adalete dayanarak Rumeli’ye yerleşiyordu.

Bu Husus hakkında Gibbons, (**) Osmanlı İmparatorluğu kuruluşu isimli eserinde şunları yazıyor

“….Osmanlıların tesamuhı (müsamahaları) ister siyaset, ister halis insaniyet, isterse lâkaydi neticesi ile meydana gelmiş olsun, şu vakıaya îtiraz edilemez ki Osmanlılar yeni zaman içinde milliyetlerini tesis ederken dini hürriyet umdesini temel taşı olmak üzere vazetmiş ilk millettir; arası kesilmiyen Yahudi tâ’zibâtı ve engizisyona resmen muavenet mesuliyeti lekesini taşıyan asırlar esnasında hıristiyan ve müslümanlar, Osmanlıların idaresi altında ahenk ve vifak (Barış) içerisinde yaşıyorlardı…”!. (1)

Görülüyor ki yeni doğan Osmanlı devletinin süratle genişlemesinde, denizi aşarak Balkanları işgalinde yalnız fütuhatın ve devletler arasındaki ihtilâflardan istifadenin ve siyasetteki meharetin değil, aynı zamanda yukarıda gösterdiğimiz mânevi sebeplerin de tesirleri vardır.

Ancak bu sayededir ki Türkler Rumeli’de işgal ettikleri geniş ülkeleri bir avuç kuvvetle elde tutmuşlardır ve yine bu  sayede Timur sademesiyle Osmanlı devleti Anadolu’da parçalandığı halde Rumeli’de dimdik durmuştur.

‘XV. Yüzyılın ilk yarısı içinde II. Murad zamanında) Rumeli’yi gezerek Türklerle diğer Balkan hıristiyanlarının içtimaî her hususta Balkanlılardan üstün olduklarını gösterenBertrandon de la Broquiere şunları söylüyor:

“… Büyük bir refah içinde bulunan Türk köylüleri,

-Hıristiyan köylülerin çoğunun aksine olarak hiçbir zaman yalın ayak gezmezler, dizlerine kadar çıkan sarı çizme giyerler;

-Türkler erken kalkar ve işlerine erken giderler; sükûnet ve büyük bir gayretle iş görürler;

-Rumlar, Sırplar ve Bulgarların aksine Türkler, evlerinin kendilerine mahsus olan kısmında ehli hayvan bulundurmazlar;

-Hiçbir Türk temizce yıkanmadan evinden çıkmaz; bir hayvanın yediği yemeği bir Türk yemez;

-Bir tavuk kesmek istediği takdirde bile onu bir müddet temiz yiyecekle besler;

-Merhamet sahibi olan Türk, harpte mecburiyet altında insan öldürür; tabiaten sükûtî olmasına ve çalışmakla sertleşmiş bulunmasına rağmen şiir kabiliyeti yüksek, ilme meyil ve istidadı çoktur…”.

Bunları söyleyen seyyah, ahlâk bakımından da Türklerin Balkanlılardan üstün olduklarını şöyle anlatıyor: (2) “… Türkiye’de giriştiğim her iş ve bulunduğum her münasebette Türklerde Rumlara nazaran çok daha fazla arkadaşlık duygusunun mevcut olduğunu gördüm ve Türklere Rumlardan ziyade îtimad ettim”

dedikten sonra

“Gerek şehirde, gerek köyde Türkler kuvvetli, cengâver, kanaatkâr işçi, namuslu tüccar, sadık arkadaş ve himaye edici efendilerdir; kısaca, doğru ve samimî kimseler…”.

İşte Balkanları istilâya başlıyan küçük Osmanlı Devletinin manevî ve içtimaî cephesi de böyle idi; bu karakter ve manevî cephe, devletin şuurlu siyaseti ve azim ve irade kudretiyle bir ahenk teşkil edince bunun neticesinin ne olabileceğini yine Osmanlı tarihi gösteriyor. Bunun için Gibbons’un Osmanlılardan bahsederken “yeni bir millet teşekkül ediyor” demesi çok yerinde kullanılmış bir tevcih olup hâdiseler de bu sözün mâ’kesidir. (3)

**

Sözün özü;

Osmanlının manevi kurucularından Şeyh Edebali ne öğütlemiştir?

-İnsanı yaşat ki devlet yaşasın!

Günümüzde, sözde aydınlanmış çağda ne yapılmaktadır?

Devleti yaşatmak için insanlar katledilmektedir…

Demek ki yenidünya düzeni, devletlerin değil, milletlerin barış ortamında birlikte yaşama çağı olacaktır.

Peki, Atalarımız sadece insanları mı yaşatmışlardır? Elbette hayır….

Kuşlara yuva yapmanın yanında;

Kışın aç kalan kurtlara yemek verilmesi için vakıf kurmuşlardır.

Ne yaptınız milletime!

Artık kuşlara yuva yapmak yerine diğerine mezar kazmaktadır?

Devam edecek…

-“Amerikalılar, “Türkiye, Balkan Konfederasyonu oluştursun!”

-Ya ne demezsiniz!

Resim;alexhughescartoons.co.uk

(1)GİBBONS (Herbert Adams,The foundation of the Ottoman empire (Osmanlı imparatorluğu’nun kuruluşu)Türkçeye çevrilmiş nüsha, s. 63.

(2)OSMANLI tarihi, I.ci Cilt, Ord. Prof. İSMAİL HAKKI UZUNÇARŞILI, TÜRK TARİH KURUMU yayınları, Sahife,185

(3)a.g.e; Sahife.186

(*) Peçenek Türkleri, Tuna’nın Balkan yakasındaki yani Kuzey Bulgaristan la, Sofya, Niş ve havalisine yerleşmiş olup onbirinci asırda buralarda bulundukları görülmektedir; Bulgarlar’la iyi münasebette bulunan Peçenekler sonraları Kuman Türkleri tarafından mağlûp edilmişler ve onların arasına katılarak kaybolmuşlardır.

Kumanlar, Balkan’a yerleşmiş olan Türklerin en kudretlilerinden olup Boğdan ve Ulahya yoluyla Tuna’yı geçmişler ve Peçenekleri mağlûp ettikten sonra evvelâ kuzey Bulgaristan’a ve daha sonra güneye doğru inerek yerleşmişlerdir; bunlar hıristiyanlığı kabul eylemişlerse de lisanlarını muhafaza etmişler ve dağıldıkları mıntakalara da coğrafî isimlerini vermişlerdir; meselâ Makedonya’daki Komanova, Sofya’da. Komaniçe ve Nevrokop’da Komanca ve Kesriye’de Komaniçeve gibi mevki ve köy isimleri bunlardandır.

Bulgarların tarihi isimli meşhur eseri yazmış olan Jireçek, Gagavuz denilen Türkleri Kumanlardan saydığı gibi tstoyan Cansızof da bu Gagavuz’ları Anadolu Selçukluları zamanında bu kıt’adan Sinop yoluyla Dobrice’ye geçmiş olan Müslüman Türklerin sonradan hıristiyan olmuş evlâdları olduğunu sanmaktadır. Sorguç ismi de verilen Gagavuzlar Dobrice ve havalisinden başka Edirne merkez kazasiyle Havza ve Zihne kazalarında da bulunmuşlardı; evlerinde Türkçe konuşan ve fakat kilisedeki ibâdetlerini Rumca yapan Gagavuzlar, Osmanlı’lardan evvel Balkan’a yerleşerek mevcudiyetlerini zamanımıza kadar muhafaza eden ve dillerini kaybetmiyen yegâne Türk unsuru olarak kalmışlardır.

Vardar Türkleri, imparator Teofil (829—842) tarafından Selanik ile Vodine arasına ve Vardar nehri civarına iskân edilmişler ve sonra hıristiyanlığı kabul etmişlerdir. Meşhur Vardar nehri yüzyıllarca ve hâlâ bu ismi taşımaktadır (Bu not, Jireçek’in Almanca Bulgarlar tarihinden tercüme edilerek Cansızof tarafından Tarih-i Osmanî Encümenine gönderilmiş ve Encümenin mecmuasında neşredilmiştir; sene 3, s. 1076). Jireçek’in 1876’da Prag’da basılmış olan bu Geschichte der Bulgaren isimli eseri Kurumumuz (Türk tarih Kurumu) tarafından Türkçeye çevrilmektedir.

(**) GİBBONS (Herbert Adams), ABD li gazeteci, tarihçi (Annapolis, Maryland, 1880 -Grundlsee, Avusturya, 1934). Princeton Üniversitesi ilahiyat fakültesi’ni bitirdi. Bir presbiteryen papazı olarak Türkiye’ye gitti (1909); Tarsus’ta Amerikan koleji’nde, İstanbul’da Robert kolej’de (1910-1913) ders verdi. Türk-italyan ve Balkan savaşları ile Birinci Dünya savaşı’nda Fransa, Mısır, Sudan’da çeşitli amerikan yayın organları adına muhabirlik yaptı. Türkiye’de The foundation of the Ottoman empire (Osmanlı imparatorluğu’nun kuruluşu) adlı yapıtıyla adını duyurdu. Ragıp Hulusi Özdem tarafından türkçeye çevrilen (1928) bu yapıtta öne sürdüğü görüşler, Fuat Köprülü’nün Osmanlı devletinin kuruluşu adlı yapıtında eleştirildi. Öteki yapıtlarının başlıcaları: The new map of eu-rope (1914), Contemporary world history (1932).(Alıntı; http://www.nedirvikipedi.com/genel/gibbons-herbert-adams.html)

 

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*