Ve gerçekler, Bakalım Osmanlı cumhuriyete enkaz mı devretmiş? (Son)

Sonraki Yazı
Hicaz demiryolu, Osmanlı İmparatorluğu tarafından yapılmıştır. Yapımında, Osmanlı mühendisleri, ustaları çalışmış, yatırım için yapılan harcamalar, devlet bütçesinden ve halkın yardımları ile karşılanmıştır.

Hicaz demiryolu, Osmanlı İmparatorluğu tarafından yapılmıştır. Yapımında, Osmanlı mühendisleri, ustaları çalışmış, yatırım için yapılan harcamalar, devlet bütçesinden ve halkın yardımları ile karşılanmıştır.

 

Kısa bir “Dictateur” mü? Molasından sonra “Osmanlı genç cumhuriyete bir  enkaz mı devretti?” sorusuna cevap verilecek ve bu konuda büyük haksızlığa uğramış Osmanlıya kaldığımız yerden devam ediyoruz.

İçerik, konunun meraklılarını aydınlatmak için (8) Sekiz sahife olarak derlenmiştir. Şimdi bakalım Cumhuriyet Devrimleri ne zaman başlamış?

“Osmanlı Devleti’nin eğitim alanındaki Batılılaşma dönemi 1700’lerin sonunda başlamış ve Devletin sona ermesine kadar devam etmiştir…  Osmanlı İmparatorluğunda modernleşme ve yenileşme yolundaki gelişmelerin hissedilir hale gelmesi birdenbire olmamış, sosyal zorlamalarla devrinin ihtiyaçlarına uyacak biçimde sosyal, kültürel değişmelere imkân sağlayacak şekilde olmuştur.

 

Tanzimat öncesi  (1773-1839)

Osmanlı Devleti, Ortaçağın sonu ile Yeniçağın başlarında yönetimi, Ordusu ve sosyal kurumlarının üstünlüğü ile Avrupa’nın ortalarına kadar girmişti.

Ancak bu ilerleme 18. yüzyılda Rönesans, Reform ve coğrafi kesif Hareketleriyle bir duraklama dönemine girmiştir. Bu dönemden sonra Osmanlılarda hemen hemen her alanda gerileme başlamıştır (veya Avrupa İlerlediği halde Osmanlı hep yerinde saymıştır).

Gerilemeler askeri, Ekonomik, siyasi, toplumsal ve eğitimsel alanda belirgin olarak ortaya çıkmıştır. 17. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar Avrupa devletlerinin üstünlüğünü Yalnız askerî sahada gören ve mesafeyi kapatmak için askerî müesseseleri Batı bilim eğitim tekniklerine göre ıslah etmeyi yeterli bulan Osmanlı devlet Adamları; II. Mahmut ve Tanzimat dönemlerinde, Batının her alanda Üstünlüğünü kabul ederek devletin bütün müesseselerinde ıslahat yapmak İhtiyacını hissetmişlerdir.

Ama ıslahat ve yeniliklerin önce hangi alanda Yapılacağı hakkında hiçbir plan ve program düşüncesine sahip olmamışlardır.

Osmanlı Devletinde, batılılaşma ve yenilik hareketleri genel Anlamda en fazla askeri, siyasi, idarî ve biraz da sosyal alanlarda, yani Padişah ve sadrazamın doğrudan etkisi bulunan kurumlarda başlamış ve Devam etmiştir. Çünkü müesseselerde yapılan yenilikler gerek Muhafazakârların gerekse yenilikçilerin dikkatini çekmemiştir. Bu sebeple uzun zaman ıslahatçılar, ulema ve onun kontrolü altında bulunan ve halkın tepkisine yol açacak, asırlar boyunca oluşmuş kültür, medeniyet, eğitim ve hukuk alanlarında değişiklik yapma çabalarına girmemişlerdir.

Bir zamanlar teşkilat ve askerî yönden üstünlüğü sebebiyle üç kıtaya yayılmış Osmanlı orduları; 18. yüzyılın sonu ve 19. yüzyılda sanat, edebiyat, İlim ve teknik alanda üstünlükleri olan Avrupa orduları karsısında art arda Mağlubiyetler almıştır. Bu mağlubiyetler sırasında Osmanlı devlet adamları, Bir Osmanlı vilayeti olan Mısır’ın Batı tekniğiyle hazırladığı ordularının da zaferlerini hesaba katarak, Batıdaki gelişmelere ayak uyduramadıkça, özellikle orduyu Batıya göre düzenleyip eğitmedikçe yükselmenin hatta Ayakta kalmanın mümkün olmadığını anlamışlardır.

Osmanlılar ile Batı arasındaki bu kopukluğun giderilmesi için -Tanzimat öncesi dönemde- bazı girişimlerde bulunulmuştur.

Osmanlı Batılılaşmasının başlangıcını Lâle Devri (1718-1730) ile başlatmak doğru olacaktır. Bu dönemde Avrupa ülkelerine elçiler gönderilmiş, ticaret, kültür ve sanat hayatı geliştirilmiştir. Matbaa Türkiye’de 1492’de Yahudiler, 1567’de Ermeniler ve 1627’de de Rumlar tarafından Kullanılmaya başlanmasına rağmen, Türkler ancak bu dönemde, 1727’de Matbaa kurup kitap basmaya başlamışlardır.

I. Mahmut dönemi (1730-1754), genelde Tanzimat’a kadar devam edecek olan askerî yeniliklerin başladığı dönemdir.

Comte de Bonneval (Humbaracı Ahmet Paşa) ve onun kurduğu Humbarahane, Osmanlının askerî sisteminde değişimin başlaması olarak kabul edilebilir.

III. Mustafa Zamanında (1757-1773), gene bir Fransız olan Baron de Tott, topçuluk ve istihkamcılık alanında birçok yenilikler yapmıştır.

Bundan sonra gelen dönemlerde Avrupa’dan uzmanlar getirtilerek Batı tipi subaylar yetiştirecek Okulların kurulmaya başlandığı görülmektedir. Hemen akabinde 1773 de Mühendishane-i Bahri-i Hümayun, 1734 yılında kısa ömürlü bir askerî okul Olarak Hendeshane7 ve 1796’da Mühendishane i Berri-i Hümayun açılmıştır.

III. Selim (1789-1807) Avrupalı devletlerde meydana gelen Değişmeleri yakından takip etmek, bunlardan faydalanmak lazım geldiğini Bilmekteydi.

Bu amaçla elçilik işlerini yürütmek ve devlete vakıf adamlaryetiştirmek için Avrupa’daki dost devletler nezdine birer ikamet elçisigöndermeyi uygun görmüştür.

III. Selim ile başlayan 19. yüzyıldaki batılılaşma çabaları gene önce Askerî alanda ortaya çıktı. Avrupa’dan uzmanlar getirtilmeye ve Avrupalılar gibi muvazzaf askerî birlikler kurulup eğitilmeye başlanmıştır.

Bu yeni ordu kurma çabaları medreseliler ve yeniçeri askerleri tarafından şiddetli tepki ile karşılaşınca, II. Mahmut 1826’da Yeniçeri Ocağını ortadan kaldırmış, ondan sonra, “Mecburi Kültür Değişmeleri” denilen yenilikler dönemi başlamıştır.

II. Mahmut, kendisine gösterilen kuvvetli muhalefete rağmen Avrupa’ya öğrenci göndermesi açısından tam bir yenilikçiydi. Bu işleri yaparken, daha önce Avrupa’ya öğrenci göndermiş olan Mehmet Ali Paşa örneğini model olarak almıştı. Padişah muhtelif devletlerin başkentlerine, Kara ve deniz subayı olarak yetişmeleri için çok sayıda öğrenci gönderdi. Bu öğrenciler yurda döndüklerinde batılılaşma hareketlerinde önemli rol oynadılar.

II. Mahmut dönemi ordu, dış politika, ekonomi, maarif, adalet sistemi gibi birçok konuda fikirlerin üretildiği ve bazılarının uygulamaya konulduğu bir dönemdir.

II. Mahmut zamanı (1808 – 1839), -Lale Devrinde başlayan serbest değişmeler çağının sona erdiğini mecburi ve güdümlü değişmelerin başladığını ve artık böyle devam edeceğini göstermektedir.

Yeniçeri Ocağının kaldırılmasının arkasından 1827’de Mektebi Tıbbiyenin ve 1834’de Mektebi Harbiye’nin açılması yenilik için ilk büyük zafer sayılabilir. Çünkü bu suretle artık ıslahat yerine, ilga ve yenisinin kurulması Prensibi ortaya çıkmıştır.

II. Mahmut’un yenileşme işini merkezi teşkilat, Adliye ve maarif alanlarında incelediğimizde, bunda eski düzeningeleneklerinden ayrılan esaslı farklılıkların olduğunu görürüz. Fakat bufarklar, reformcular ve ulema çatışması, 1830-1839 döneminde mühimolaylara yol açmakla birlikte, Tanzimat devrindeki gelişmelerin veçatışmaların başlaması yönünden önem arz etmektedir.

Nitekim Meclis-i Umur-u Nafia’nın 1838 yılında hazırlamış olduğu Eğitimle ilgili rapor ve arkasından yeni açılan okullar, modern eğitimin temellerinin atılmaya başlandığını göstermektedir. Bu açıdan Osmanlı Devleti içinde modern eğitim alanında ilk teşkilatlanma da bu dönemde olmuştur.

Batı tarzında okulların açılması, vakıfların devre dışı bırakılarak, açılan bu okulların doğrudan doğruya bir bakanlığa bağlanması, dolayısı ile Devlete bağlı olması, eğitim işlerinde yeni bir dönemi başlatmış, artık geleneksel olarak sürdürülen Osmanlı eğitim sistemi çatlamıştı.

Mekâtib-i Rüştiye Nezareti, açılması düşünülen Rüştiye mekteplerinin İdaresini üstlenecek bir “genel müdürlük” olarak kurulmuş, bu yönden Eğitimdeki teşkilatlanmanın ilk birimi kabul edilmektedir.

1838 yılında Mektebi Maarifi Adliye adıyla memur yetiştiren bir okul açılmıştır. Eğitimde ve bilimde yetişmiş insan kaynaklarının eksikliği, bu Okullara talebe yetiştirecek öğretim kurumlarının eksikliği ciddi sıkıntılar doğurmuş olsa da II. Mahmut döneminde Osmanlı devletinde modern eğitiminin başladığını ve maarif isler için yeni kurumların ihdas edildiğini görmekteyiz.

Tanzimat dönem (1839-1876)

1839’da tahta çıkan Abdülmecit (1839-1861), Reşit Paşanın etkisiyle, “Tanzimat Fermanı” ya da “Gülhane Hatt-ı Hümâyunu” denen siyasal bir ferman yayınlamış, ülkede siyasal ve sosyal bazı düzenlemeler yapılacağını duyurmuştu.

Bu nedenle, 1839’da başlayan yeni döneme Tanzimat (düzenlemeler) dönemi denir. Tanzimat Fermanı hakkında Halil İnalcık, “Tanzimat’ın gayesi sadece Din ve devlet değil, mülk ve milleti ihya idi” ve Tanzimat, “devletin halk için Değil halkın devlet için var olduğu prensibini kabul etmektedir. Demektedir…

1839 yılında ilan edilen Tanzimat Fermanında eğitimle ilgili bir kelime bile yoktur. Fakat artık devlet adamları, girişilen yeniliklerin başarıya ulaşabilmesi ve kalıcı olabilmesi için bilgili bir toplum, yeni bir aydın tipi ve kadro oluşturmak gerektiğini biliyorlardı.

Tanzimat’ın ilanından sonra maarif konuları bağımsız bir konu olarak Tek tek ele alınmış ve incelenmeye başlanmış, orta öğretim kurumlarına Öğrenci hazırlayan okullar üzerinde çalışılmaya başlanmıştır. Bunlardan ilki de sıbyan okullarına yani bir çehre kazandırmakla başlamaktadır.

Tanzimat Fermanında öngörülen reformların askerî saha hariç diğer alanlarda da işlemesini isteyen Sultan Abdülmecit 1845’te bir ferman yayınlamış, reform yolunda ilerlemenin maarif alanına önem verilmesiyle hedefine ulaşacağını İfade etmişti.

Bu fermanın ardından, hükümet memleketin imar ve ıslah işlerini yürütmek için Meclis-i Maarif-i Muvakkat ve Meclis-i idariye adlarıyla İstanbul’da ve taşra bölgelerinde bir takım meclislerin kurulmasına karar vermiştir.

1851 yılından Islahat Fermanına kadar maarif alanında, bazı yerlerde açılan rüştiye okulları dışında, önemli bir iş yapılmamıştır.

Geçici Maarif Meclisi (Meclis-i Maarif-i Muvakkat), önemli çalışmalarının sonucunda ilk ve orta öğrenim kademesinde duyulan ihtiyaçlarla ilgilenecek Daimi Meclis-i Maarif in kurulmasını karara Bağlamış (1846), bu Meclis de 1857 yılına kadar çalışmış, daha sonra da 1857 de Meclis-i Maarif-i Umumiye adını almıştır.

Bu kuruluşların çalışmaları ile medresenin dışında “Tanzimat Okulları” diye tabir edilen yeni eğitim öğretim okullarının kurulması ve yaygınlaştırılması başlamış oluyordu. Yeni açılan okullar bu kuruma bağlı olduğu için, medrese dışında ayrı bir yapılanmanın kanıtını teşkil etmektedir. Daha sonraları gittikçe yeni okulların açılması eğitimle ilgili daha kapsamlı bir teşkilatlanma ihtiyacını ortaya koymaktadır.

17 Mart 1857 yılında Kabineden bir Nazır’ın başkanlığında Maarif-i Umumiye Nezareti oluşturulmuştur. Böylece okullar, bir meclisle birlikte bir bakanın Yönetimine verilmiş oluyordu.

Meclis-i Maarif-i Muvakkat, eğitimde ilk, orta ve yüksek kademelerini kabul etmiş; ilköğretimi verecek olan “sıbyan mektepleri”ni ıslah etme, orta öğretimi sağlayacak “rüştiyeleri daha da geliştirme ve yüksekokul olarak da Darülfünun açma kararı almıştır. Ayrıca bu okullarda okutulacak kitapları tayin edecek bir uzmanlar kurulu olan “Encümen-i Danişi” de bir kararname ile kurmuştur.

Fransız Akademisinde esinlenerek açılan Encümen-i Daniş’in görevlerinin basında “Ulum-u Aliye” ile ve “Fünun-u Nafıa”nın memlekete yayılmasını sağlamak, okullar için gerekli ders kitaplarını telif ve tercüme etmek ve edebiyat ve tarih alanlarında yeni kitaplar yazmak gibi ilmi çalışmalar geliyordu.

Genel olarak baktığımızda Tanzimat dönemi eğitim hareketleri olarak, Medrese dışındaki örgün eğitimde ilk, orta ve yüksek seklinde bir derecelendirmeye gidilmiş ve kısmen kâğıt üzerinde kalsa da köklü değişiklikler düşünülmüş, mesleki ve teknik eğitimin temelleri atılmış, ilk kez öğretmen yetiştirilen meslek okulları, kızlar için ilk kez orta dereceli okullar açılmış, öğrenci ve öğretmenlerin kılık ve kıyafetleri belirlenmiş, disiplin aracı olan falaka kaldırılmış ve halk eğitiminin önemi kavranmış ve bu yönde gelişmeler görülmüstür. (1)

1854’ten sonra Osmanlı Devletinde yeni bir devrin başladığını görüyoruz. Ruslara karsı yapılan Kırım harbi sırasında, reformların zayıflığı ve yetersizliği anlaşılmıştı. İşte bu düşünce ile Osmanlı hükümeti geniş bir reform paketi hazırladı.  (2)

Bu hazırlanan ikinci bir reform paketi, 1856’da “Islahat Fermanı” Adıyla yayınlanmış, Paris anlaşmasına konan bir madde ile reformların uygulanmasında Avrupa devletlerinin denetim ve gözetimi de kabul edilmiştir. (3)

Osmanlı Devleti içinde bulunan azınlık devletleri için azınlık okullarının açılmaya başlaması, Müslim ve gayri Müslim çocuklarının bir arada okuyup okumaması gibi sorunları da beraberinde getirmiştir. Bu nedenle Mektep-i Umumiye Nezareti bünyesinde yeni birimler oluşturulmaya başlanmıştır.

Tanzimat döneminin en önemli olaylarından biri, 1868 yılında Galatasaray Sultanisinin açılması olmuştur. Bir yıl sonra da, 1869 yılında, “Maarif-i Umumiye Nizamnâmesi” ilan edilmiştir. Bu Nizamnâme, Fransız Eğitim sistemi model alınarak ilan edilmiştir.

Maarif Nazırı Saffet Paşa Tarafından hazırlanan (tercüme edilen) bu yasa (Nizamname) maarif Teşkilatını yeniden düzenlemiştir. Tanzimat devrinde müesseselerde ve fikirlerde ikilik meydana gelmiştir.

Sıbyan okullarına iyi öğrenci yetiştirebilmesi için, 1868 yılında da İstanbul’da “Dârülmuallimin-i Sıbyan” açılmasıyla, ilkokullara yetiştirilecek öğretmen konusunda önemli bir adım atılmıştır.

Tanzimat’ın, Mustafa Reşit Pasa (ve onu izleyen Ali Paşa ve Fuat Paşa) gibi kurucuları, Batının askerî ve idarî yapısını Osmanlı İmparatorluğuna aktarırken; Batının günlük kültürü de ikinci defa etkin bir Biçimde İmparatorluğa girmişti.

Giyim, ev eşyası, paranın kullanılışı, evlerin Stili, insanlar arası ilişkiler “Avrupaî” olmuştu. İlk ve ikinci kuşak Tanzimatçılara karsı sistematik eleştiriler 1860’larda başladı. Namık Kemal ve Ziya Paşa önderliğindeki bu eleştiriciler grubuna “Yeni Osmanlılar” adı verilmiştir.

Yeni Osmanlılar, Tanzimatçıların sömürü olayını anlamadıklarını, bir “üst tabaka” meydana getirdiklerini, kendi kültürlerini kösteklediklerini ve ancak yüzeysel anlamda “Batılı” olduklarını ileri sürdüler. Tanzimatçılar Batının “ruhu”nu oluşturan hürriyetçi ve parlamenter eğilimleri de anlamamışlardı.

Tanzimat, bu bir asırlık batılılaşma hareketindeki gayenin iflasını ilan eder. Bu devirde Avrupa’ya başka bir cepheden yaklaşmak istenir. Batılılaşma hareketi gayesini değiştirmiştir. İmparatorluğun kurtuluşunun çaresi bu defa da, onun teşkilatının, içtimaî bünyesinin değiştirilmesinde ve bilhassa hür ve meşruti bir rejim kurmakta görülür.

Bundan sonraki üç çeyrek asır da bu gayeyi tahakkuk ettirmek için yapılan mücadelelerle geçer. (4)

Askerî eğitim alanındaki çalışmalar bu dönemde tam bir sisteme bağlanmış ve 1839’dan itibaren başlayacak olan sivil hayattaki modernleşmenin de temelleri atılmıştır. Bu arada eğitim alanında en başarılı çalışmalar yapılmış; yeni oluşturulmaya başlanan devlet bürokrasisini yürütmek için birçok okullar açılmıştır. 1869’da yayınlanan Maarif-i Umumiye Nizamnâmesi ile eğitim tamamen Batı örneğinde bir sisteme geçmiştir.

Bir yandan batı tipi askerî teşkilatlanma sürdürülürken, diğer yandan da hukuk, sanat ve edebiyat Alanlarında Avrupa kültürleri yönünde yenileşmeler başlamıştır. (5)

 

I. Meşrutiyet ve Mutlakiyet Dönemi (1876-1908)

Abdülaziz’in tahtan indirilmesinden sonra tahta çıkartılan II. Abdülhamit, 23 Aralık 1876 tarihinde ilk Osmanlı Anayasasını (Kanûn-u Esasisi) ilân etti. Böylece Osmanlı İmparatorluğu, anayasalı bir monarşi oldu.

Artık devlet anayasal esaslara göre yönetilecekti. Kanun-u Esasi ile “Herkes eğitim öğretim işini özgürce ve parasız yapabilecekti. Osmanlı içinde çeşitli inanışlara ve eğitim öğretim faaliyetlerine dokunulmayacak ve son olarak da Osmanlı bireylerinin tümü için öğrenimin ilk kademesi olan İlköğretim zorunlu olacak, ayrıntıları ayrı bir düzenleme ile belirlenecektir.”  Şeklinde üç temel eğitim maddesi vurgulanmıştır.(6)

Ancak Sultan II. Abdülhamit, o sıradaki Osmanlı-Rus Savaşı dolayısıyla ve bazı iç sorunlardan dolayı, kısa bir süre sonra meclisi kapattı ve anayasayı askıya aldı. Böylece, Sultan Abdülhamit’in Temmuz Yılına kadar sürecek kendine has yönetimi (Mutlakıyet) başladı.(7)

II. Abdülhamit dönemi ulaşım, haberleşme ve eğitim alanında önemli gelişmelere sahne oldu. Avrupa’dan başlayan ve memleketin önemli merkezlerini birbirine bağlayan demiryolları yapıldı. Edebiyat, politikadan men edilen Osmanlı aydınlarının uğraşı alanı oldu. Batıyı konu alan veya Batıdan tercüme edilen edebi eserler sayesinde Osmanlı okurlarının Avrupa Toplum hayatını daha yakından tanımaları mümkün oldu.

Sultan II. Abdülhamit’in en başarılı olduğu alan eğitim olmuştur.

Eğitim kurumları Bütün ülkeye yayılırken kalite de yükseltildi ve programlar modern konuları kapsayacak şekilde yeniden gözden geçirildi. Türkçe öğretime ağırlık verildi.

Eğitimde fırsat eşitliğini sağlamak üzere fakir öğrencilere burs tahsis edildi taşradan gelenler için yatılı okullar açıldı. Eğitim çalışmalarının hepsi bundan ibaret değildi mevcut okullara yeni yüksek ve mesleki okullar eklendi. Bunlar arasında hukuk, güzel sanatlar, ticaret, mühendis, baytar, Polis, gümrük okulları ve geliştirilmiş yeni bir top okulu bulunmaktaydı. (8)

Darülfünun da yeniden düzenlenerek 1900 yılında eğitime başladı. Sultan II. Abdülhamit yönetimine ilk örgütlü muhalefet, çoğu öğrenci ve Subay olan aydınlardan geldi. 1889’da gizli bir cemiyet kuran ve tarihimizde  “Genç Türkler” olarak bilinen muhalifler, Yeni Osmanlıların hürriyet, Meşrutiyet ve Osmanlılık fikirlerini paylaşıyor, Kanûn-u Esasinin tekrar Yürürlüğe konmasını istiyorlardı.

İsmi daha sonra “İttihat ve Terakki”ye Çevrilen cemiyet, yurtiçi ve yurtdışında örgütlenerek etkili bir muhalefet yaptı. Ayaklanmaya kadar varan bu baskı sonunda Sultan II. Abdülhamit, 24 Temmuz 1908’de meşrutiyeti tekrar ilan etti.

 

II. Meşrutiyet (1908-1918)

Avrupa’daki “Jön Türkler” hareketi, nihayet II. Abdülhamid’i tahtan indirdi ve 1908’de ikinci kez meşrutiyet ilan edildi. Bu Meşrutiyet yalnız siyasî bir değişme değil, aynı zamanda Avrupalılaşan bir fikir faaliyetinin başlangıcı idi.

Bu dönemde batılılaşma düşüncesi sistematik hale getirilmiş ve toplumunun birinci sorunu olarak sunulmuştur. (9)

II. Meşrutiyet dönemi, Türkiye tarihinde eğitim üzerinde en çok yazının yazıldığı ve tartışıldığı ve eğitim sorunları ile en çok ilgilenilen ve deneyimler kazanılan bir dönem olmuştur. Bu dönemde sistemsiz de olsa bütün çağdaş düşünceler Türkiye’ye aktarılmaya çalışılmıştır.

Eğitim düşüncesi alanında gerek batıdan gelen süreli yayınlar gerekse de Avrupa giden yabancı öğrenciler ve araştırmacıların eser ve makaleleri, Bulgarcadan çevrilen eserler vs. pedagoji denilen kavramı Türkiye’ye en iyi şekilde yansıtma fırsatı bulmuştur. (10)

1918 yılına kadar süren II. Meşrutiyet, yenileşme açısından yoğun bir Tartışma ve uygulama dönemi olmuştur. Yapılan reformlar ve yaratılan Hürriyet ortamı itibarıyla adeta Cumhuriyetin laboratuvarı işlevini görmüştür.

Bu dönemde Türk kadını erkeklerin haklarına eşit haklar kazanmaya başlamış, memur olma hakkını elde etmiş, kızlara yükseköğrenim yapma imkânı verilmiştir. Gene bu dönemde medreselerin programları yeniden düzenlenmiş, Latin harflerin alınması konusunda ciddi tartışmalar yapılmıştır. (11)

1839’dan II. Meşrutiyetin ilanına kadar maarif teşkilatı, ilaveler ve çıkarmalarla küçük değişikliklere uğramış ama aslını hep muhafaza etmiştir.

“Meşrutiyetin ilk yıllarında Türk olmayan mebusların, patrikhanelerin, siyasî fırkaların, matbuatın ve nihayet yabancı hükümetlerin gösterdikleri zorluklar yüzünden hiçbir şey yapılamamış, maarif işlerinde Nisan 1325 (1909) tarihine kadar yedi maarif nazarı değişmiştir.” (12)

Emrullah Efendi (13)   1325’te meşhur Maarif-i Umûmiye Kanunu Lâhiyasını hazırlamış, ancak bu lâhiya yine yukarıdaki nedenlerden dolayı kanun haline getirilememiştir.

Emrullah Efendi ise, maarif meselesini lâhiya doğrultusunda parça parça ele almak yolunu takip etmiştir. Emrullah Efendi bu dönemin en önemli simalarındandır. Eğitimde değişiklik yapmak gerekiyordu, fakat ise nereden başlamak gerekirdi?

Tartışma konusu olan bu husus için Sâtı Bey maarif ıslahında ilkokullardan Başlama fikrini savunurken, Emrullah Efendi üniversiteden başlama Görüsünü ileri sürüyordu. Emrullah Efendi’nin bu görüsüne eğitim tarihinde “Tuba Ağacı Nazariyesi” denir. (14)

Emrullah Efendi, eğitimin yetişmiş insanlarla gerçekleşebileceğini, yetişmiş kadrolar olmadan hiçbir iş yapılamayacağını vurgulamıştır. Bunun için de önce elemen yetiştirmeyolunu seçmiştir. Onun hazırladığı “Tedrisat-ı iptidaiye Kanun-u  Muvakkatı” (Geçici ilkögretim Kanunu), geçici başlığını taşımasına rağmenCumhuriyet yıllarında da birçok maddesi yürürlükte kalmıştır.

Bu kanun İlköğretim okullarının meccani (parasız) ve zorunlu olduğunu hükmebağlamıştır. Parasız öğretiminde ilk kabul edildiği kanun da bu olmaktadır.  (15)

1908 yılından önce bazı vilayetlerde özel ana mektepleri açılmıştı, ama bu tarihten itibaren yurdun her tarafında özellikle de İstanbul’da özel ana mektepleri açılmaya başlanmıştır. Resmi olarak da ana mektepleri

Balkan Savaşlarından sonra açılmaya başlanmıştır. Daha sonraları da Sâtı Bey İstanbul’da bir çocuk yuvası açmıstır. (16)

Meşrutiyet döneminde, Pestalozzi,  Frobel,  Montessori gibi batılı Eğitimcilerin görüşleri ve yöntemleri, telif ve çeviri eserlerle çok daha iyi tanınmaya başlamıştır. (17)

Özetle

İnsanlık tarihi boyunca toplumların, ayakta kalabilmelerini ve sosyal yaşantılarını her şeyden önce eğitim sağlamıştır.

Her ne zaman toplumda bir sorunla karşılaşıldığında toplum bireyleri hemen eğitim sistemine dikkat etmiş ve tartışma konusu etmiştir.

Osmanlı imparatorluğunun son dönemlerinde Avrupa karsısında güçsüz kalması, diğer devletlerden bir adım geri kalmasından kurtuluşunun yolunu yine eğitim sisteminde görmüş ve değerlendirmiştir. Bu değerlendirmeyi de yaparken III. Selim den itibaren batılı tarzda eğitim modelini Osmanlı devletine taşınmıştır.

Bu dönemde özellikle askeri alanda başlayan yenileşme hareketleri, eğitim alanında da Fransız eğitim sisteminin ülkemize aktarılması ve müfredat olarak aynen uygulanmasıyla kendisini göstermiştir..

Hukuksal manada bugünkü eğitim sistemimiz 3 Mart 1924 tarihli Tevhidi Tedrisat Yasasına dayansa da düşünce tarzı ile biz de Batılı tarzda eğitim öğretim okullarının açılmaya başladığı Tanzimat dönemine kadar gitmektedir.

Ve bir atasözümüz ile noktalıyoruz.

-“Yiğidi öldür hakkını yeme!


 

Meraklılarına bir not;

Genel kanının aksine, II. Abdülhamid Tanzimat reformlarına muhalif olmamıştır: son yılllardaki tarih litaratürü bu konuda mutabakat gösterir (örn. Shaw & Shaw, Hisfory of the Ottoman Empire and Modern Turkey, c. 2 s. 221 ff; Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, s. 117). Türkiye’nin modernleşme yönündeki en ciddi ve kalıcı adımlarından bazıları, bu padişah zamanında atılmıştır. Eğitim reformunun imparatorluk sathına yayılması, üniversite kurulması, demiryolları yapımına hız verilmesi, posta ve telgrafın gelişmesi, basının yaygınlaşması, sanayi ve bankacılığın gelişme göstermesi, tarımsal modernizasyon yönündeki ilk adımlar bunlar arasındadır.

Abdülhamid’in ilk dönem atamaları arasında, Ahmet Vefik, Ibrahim Edhem, Safvet, Tunuslu Hayreddin, Münif ve Karatodori Paşalar gibi son derece reformist, “Avrupai” isimler göze çarpar. Ancak padişahın gitgide artan vehminin doğurduğu baskı ve yılgınlık ortamı, 1890’lara doğru ülkeye hakim olarak reform hamlesini tüketmiş görünür. Artan baskılarla beraber atalet ve yozlaşma yönetime damgasını vurur; önceki dönemde kurulan modern kurumların bazıları çürümeye terkedilir.

Bundan ötürü 1908 devrimiyle başa gelen genç kuşak, Abdülhamid dönemini topyekün reform karşıtlığıyla özdeşleştirmiştir. Bir önceki kuşağın başarıları unutulmuş veya gözardı edilmiştir. 1908 kuşağının ‘Tanzimat” dönemine ilişkin unutkanlığı, neredeyse Cumhuriyet kuşaklarının 1920 öncesine ilişkin bilgisizliği kadar çarpıcıdır.

1923’te ülke için yeni bir hedef tayin edilmiş değildir: yüz yıldan beri güdülmüş olan bir hedef, bir kez daha ilan edilmektedir.

Bu hedefin karşılığı olarak gösterilen bakış açısı (irtica, “şark kafası”, alaturka tutuculuk vb.) Osmanlı toplumunda hiç şüphesiz mevcuttur; fakat yaklaşık yüz yıldan beri muhalefettedir. 1826’da yeniçeri ocağının söndürülmesiyle beraber iktidardan düşmüş ve başa dönmek için uzun süre herhangi bir ciddi çabası görülmemiştir. Muhalefette, evet, zaman zaman etkili olmuş, iktidarı birtakım tavizlere ve denge politikalarına mecbur etmiştir.

Fakat yüz yıl boyunca Osmanlı devletinin mukadderatına hâkim olmuş olan isimlerin hemen hepsi, Batılılaşma davasına en az Cumhuriyetin kurucusu kadar ve belki ondan daha fazla baş koymuş insanlardır.

Aralarında “irticaa” yandaş olan veya kadim Osmanlı düzenine dönmeyi savunan bir tek kimse gösterilemez.

Cumhuriyet döneminde yakından tanıdığımız dar ufuklu taşra şovenizmi, Türk siyaset hayatına ancak 1908’den sonra, İttihat ve Terakki rejimiyle girecektir.

Osmanlı reformu, sonuçta Türkiye’yi modern ve Batılı bir devlet haline getirmeyi başaramamıştır. Bunun ne kadarı reformun iç (yapısal) sorunlarına yüklenebilir? Ne kadarı Abdülhamid dönemindeki siyasi tıkanmaya, ya da 1908’den sonra imparatorluğu yıkıma sürükleyen basiretsiz ve fanatik devrimcilik anlayışına yüklenebilir?

Bizi fazlaca spekülatif alanlara sevkeden bu sorulan, şimdilik bir yana bırakacağız.

Fakat şu kadarını söyleyebiliriz ki, bugün eğer Türkiye’de iyi kötü bir basın, parlamento, az çok Batılı bir hukuk, biraz modern bir ordu, okul, üniversite, hastane, postane, ulaşım ağı ve banka sistemine sahipsek, roman yazıyor ve Batı giysi modasına öykünü- yorsak, sandalyede oturuyor ve masada yemek yiyorsak, bunları Öncelikle Cumhuriyete değil, Osmanlı reformuna borçluyuz.

Yeryüzünün Hıristiyan olmayan ulusları arasında “Batılılaşma” fikrini, Mısır’la birlikte, ilk olarak benimseyen ve uygulama alanına koyan ülke Türkiye’dir. Osmanlı devletinin 1830’larda açtığı yola Japonya ancak bir kuşak sonra (1868’de), İran ve Çin ise 20. yüzyıl başlarında gireceklerdir.

Cumhuriyet kuşaklarının, yarım kalmış Batılılıklarıyla “övünmek” yerine sormaları gereken soru, o halde, “Hatayı nerede yaptık?” sorusudur.

Batı yoluna herkesten önce girmiş bir toplum, bugün neden Japonya’nın, İsrail’in, Yunanistan’ın, Taiwan’ın, Abu Dhabi’nin gerisine düşmüştür? İlkel bazı Afrika kavimleri dışında hemen hemen tüm dünya ulusları, nasıl olmuş da Türkiye’nin açtığı yolda Türkiye’ye yetişmişler, hatta onu aşmışlardır?

Bu soruların cevabını, Türkiye’nin 20. Yüzyıl tarihinde aramak gerekir. (18)

Kaynaklar;

Alıntı; “Osmanlı Eğitim Sisteminde Batılılaşma”, Süleyman Karataş, Afyon Kocatepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi,

(1-6-7-16-17) AKYÜZ, a.g.e, s. 138 – 139. AKYÜZ,  a.g.e, s. 195, AKYÜZ, “batılılaşma Hareketleri” http://mimas.campus2.ankara.edu.tr/~Sözer/bati.htm Sosyal Bilimler Dergisi 239

(2-3) KODAMAN, a.g.e, s. 15

(4) KARATAS, Süleyman, “ batılılaşma Dönemi Ders Program Değişimi” AKÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi 2002, Afyon

(5-8-9-10-11-13) ERGÜN, “batılılaşma Dönemi Osmanlı Eğitim Sisteminin Gelişimine Mukayeseli Bir Bakış”, http://www.egitim.aku.edu.tr/ergun1.htm. (11-13) “Emrullah Efendi- Hayatı, Görüşleri, Çalışmaları” Anakara Üniversitesi Dil Tarih. II. Meşrutiyet Döneminde Eğitim Hareketleri, 1908 –1914, Ankara 1996,s.41

(18) Sevan Nişanyan, “Yanlış Cumhuriyet”, S.238)

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Osmanlı padişahları nesillerce rus kadınlarından çocuklar doğurtarak halkına değil slav halkara benzediklerini görebilirsiniz bizim Türk genlerimizde alt dudağına kadar uzanan burnumuz yoktur
Bilinizki şu andaki osmanlı padişah soyundan gelenler bile iyiki cumhuriyet geldi yoksa başka ülkelerin boyunduruğu altında (Türkler hiçbir zaman başka milletlerin altında yönetilmemiştir) kalırdık ……………

Değerli Onurekiza, Öncelikle konuya ilginize ve yorumunuza teşekkür ediyorum. Bilirsiniz, imparatorluklar özellikle siyasi amaçlarla diğer devletlerden kız alır ve verirler. Bunu Avrupadaki hanedanlıklarda da görürüz. Haklısınız, Kalabalık bir pazar yerinde, Çinli veya Hintliler gibi birbirine benzeyen milletlerden değiliz. Peki, bunun nedeni? Bizler Anadoluya 1071’de geldiğimizde, Burada yerleşik, Ermeniler, Yahudiler, Rumlar, Suryaniler, Kürtler vb yaşamaktadır. Ve yaklaşık bin yıldır, yapılan evliliklerle birbirimize akraba olmuşuz. Bir ilmi çalışmaya göre, “Ortaasya’dan geldik!” tezini destekleyecek genetik oran, yaklaşık yüzde üçtür. Geldik Cumhuriyete, cumhuriyet bizde galiba gerçeğinden biraz farklı anlatılmıştır. Dünyadaki birçok ülke, örneğin; Japonya, İngiltere, İsveç, Norveç, Danimarka halen anayasal monarşi ile idare edilmektedir. ABD’de başkanlık, Fransa’da yarı başkanlık vardır. Cumhuriyet bir halk idaresidir. Eğer, gerçek bir demokrasi ile desteklenirse. Değilse, saltanattan bir farkı yoktur. Cumhuriyet ilanını takip eden yıllardaki devlet ve hükümet çalışmalarını incelenirse, orada bir halk idaresinin olmadığı açıkça görülecektir. Cumhuriyet, demokrasi ile desteklendiğinde bilinenler arasında en iyi yönetim şeklidir. Özetle, Rusya, Suriye, Çin’de de Cumhuriyet vardır. Ancak orada bir halk egemenliğinin olduğunu söyleyebilir miyiz. Sağlıcakla kalınız.

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*