Ve Gerçekler… Atatürk’ü Koruma Kanunu, Gerçekte Kimi ve Neleri Korumaktadır! (8)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

Atatürk “Dictateur “ mü?  Sorusunun cevabı, tarafların ve şahitlerinin ifadeleri ile verilmiş, “Atatürk’ü koruma Kanunu”nun, aslında başka olayları perdelemek için mi kullanıldığı sorusu ile yazı noktalanmıştı. Bugüne kadar karanlıkta kalan bu konu da yine taraflarının ve şahitlerinin ağzından aşağıda verilmektedir.

Yazılarımızı okuyanların bir kısmı anlaşılan tarihi meseleler ile ilgili içeriklerin, kişisel görüş ve yorumlarımız olarak değerlendirmektedir. Bu nedenle tarih konusundaki yazı anlayışımızı bir kez daha açıklamakta yarar olacağı düşünülmektedir.

Tarihe mal olmuş bir konu yazılmadan evvel, konu ile ilgili iddia ve karşı iddiaları, hem yerli, hem de yabancı kaynaklardan tarar, kaynakları ve dip notları kaydettikten sonra ancak yazım safhasına geçeriz.

Bu nedenle, yazılarımızda kaynağı gösterilerek verilen bilgiler, olayın taraflarının veya birinci dereceden canlı şahitlerinin görüşleridir. Açık ifadesi ile içerikler; duyum, dedikodu ve kişisel yorumumuz değildir.

Geçen yazıdan kısa bir özetle kaldığımız yerden devam ediyoruz.

“Atatürk’ün büstlerinin artan bir şekilde kırılması nedeniyle, DP kurucusu Celal Bayar ile Adnan Menderes, Atatürk’ü Koruma Kanunu’nu  çıkardıklarını ifade etmiş ve bugüne kadar da kamuoyunun nerede ise tamamı bu anlayışı genel kabul olarak değerlendirmiştir.

Ancak, biz bahse konu kanunun çıkarılma nedeninin bu olduğunu düşünmemekteyiz. Bu görüşümüzün bir esin kaynağı, destekleyen bir yazı da bulunmamaktadır. Elbette okumadıklarımızın arasında bulunması ihtimaldir.

Tam bu noktada Demokrat Parti’nin (DP) kurucularından bahsetmemiz gerekmektedir.

DP’nin kurucusu, Mahmut Celâleddin Bayar (1883-1986) Manisa mebusu, Türkiye Cumhuriyeti eski milletvekili, bakan, Atatürk’ün son başbakanıdır… İsmet İnönü’nün de  11 Kasım 1938 – 25 Ocak 1939 tarihlerinde başbakanıdır…

….Hindistan Müslümanlarının Türk İstiklal Harbine yardım olarak aralarında toplayıp gönderdikleri altınları kullanarak, 1924 yılında Mustafa Kemal’in emriyle Türkiye İş Bankası’nı kurmuş ve bu Banka’nın da ilk Umum Müdürlüğünü yapmıştır…

“…Demokrat Parti genel başkanı Celal Bayar’ın, 1948 yılında, dönemin “Milli Şef”i  İsmet İnönü’nün demokratik seçimlere izin vermesi için, “Devr-i Sabık yaratmayacağız” (yani iktidara geldikten sonra yapılan yanlışların ve yolsuzlukların hesabını sormayacağız.) demesinden sonra b a z ı D P li l e r   p a r t i l e r i n d e n   i s t i f a   e d e r e k , 19 Temmuz 1948’de Mareşal Fevzi Çakmak önderliğinde, Osman Bölükbaşı ile birlikte Millet Partisi’ni kurdular.

Bize göre, “Atatürk’ü Koruma Kanunu” ile ilgili şifre;

“Devr-i Sabık yaratmayacağız” yani iktidara geldikten sonra yapılan yanlışların ve yolsuzlukların hesabını sormayacağız) ifadesidir.

Bunu kim ifade etmektedir?  Eski Halk Fırkası (CHP) milletvekili, bakan ve Atatürk’ün son başbakanı…

Celal Bayar, hem Atatürk, hem de İnönü döneminde başbakanlık ve bakanlık, hatta İş Bankası’nın genel müdürlüğünü yapmamış mıdır?

Özetle sürecin içerisinde değil midir?

Burada tekrar sorulması gerekmektedir…

Aslında kimi, kimleri sorgulamayacaktır? Bu sorunun cevabı, şifrenin de anahtarıdır.

Ve…

-Tek parti döneminde meselelerinizi sorgulayamazsınız.

-Meseleleriniz ancak çok partili hayata geçtiğinizde sorgulanır hale gelecektir.

-Birde bizde kurulan partiler tek parti iktidarının gölgesinde olmuştur.

-Görüntü bugüne kadar kafa karıştırmıştır.

Ve…

Bu durumda Türkiye’de çok partili hayata geçmek için kurulan siyasi partilerin kurucuları;

-Gerek Atatürk’ün arkadaşı Fethi Bey’e kurdurduğu ve halkın yoğun ilgisi nedeniyle birkaç ayda kendisi tarafından kapatılan siyasi parti ile,

-Gerek İsmet İnönü’nün döneminde kurulan (veya kurdurulan) ikinci siyasi partinin kurucuları olan Celal Bayar’da sistemin içerisinde gelenlerdir.

Ve…

Celal Bayar’ın partisi de, askerler tarafından yapılan bir darbeyle ve idamlarla sonuçlandırılmıştır.

Ve…

Cumhuriyet halk egemenliği ise, bu olanlar ne anlama gelmektedir?

DP’nin kurucusu Mahmut Celal Bayar’ı ve onun ifadesi ile o dönemin, “yanlışlarını ve yolsuzluklarını” anlatmak için aslında çok uzun bir hikâyenin anlatılması gerekmektedir. Bu mümkün olmadığı için önemli olanlarının altı çizilerek özetle aşağıda verilmektedir.

İşte Affairisme ve o dönemlerin Türkiye’si….

-“Devlet desteği ile özel teşebbüs yaratma düşüncesinden yararlanarak birdenbire zengin olanlar arasında kazandıkları paralarla yatırım yapıp kalkınmamıza hizmet edenler çıksa bile, ben bu yolu sakat ve tehlikeli bulmaktaydım. Bir kere zenginliğin kaynağı devlet oluyordu. Gümrükleri yükselten, demiryolu yapımı için müteahhitlere bol para veren, dövizsizlik yüzünden mal gelemediği için karaborsayı yaratan devletti.

-Bu gibi yollarla çabuk para kazananlar endüstriye yatırım yapsalar bile, çok kolay ve çabuk para kazanmak için kapkaç sanayi kuracaklardı.

-Han bodrumlarında, mahalle aralarındaki salaşlarda, eski binalarda fabrikalar mantar gibi yerden bitiyor, en adı cinsten çıkarılan malları piyasada dünya fiyatlarının bir iki misli yükseğine satılıyordu. Bu devirlerde hiçbir özel teşebbüsün modern bir fabrika kurduğu ya da çekirdekten yetişmiş sanayi erbabının işini modernleştirdiği görülmemiştir.

-Dışarıdan çubuk halinde çelik teller getirip (çünkü sanayi hammaddesi diye bunların ithali kontenjan dışıydı) zımba makinasında bunları çivi hâline sokan ve dört misli fiyata satan açıkgözler çıkmıştı. Bizde böyle gözü açık insanlar az olduğundan, hatta bulunmadığından, bunların hemen hepsi dilimizi dahi konuşamayan vatandaşlarımız ya da ecnebi oluyordu tabii hepsinin paravana olarak kullandıkları. Çoğu iktidara yakın adamları vardı. (a)

-“Türkiye daha fazla fabrika kaldırmaz…

-“Türkiye’de daha fazla fabrika kurmak için yer yoktur. Türkiye şeker eksiğini dışarıdan ithal edecektir.’

‘Son istihsal haddi 65 bin tondur… Daha fazla istihsal (üretim) edersek fabrikalar dayanamaz’ denildi. Ve bu tertibe, bir de dokunulmaz isim bulundu: “İnönü Projesi”

‘Hem de bu arada şeker ithal izni tek elde toplamak için bir de özel şirket kurulmuştu. Bu özel şirketin aktif yürütücüsü mesela bir şeker kralı vardı. İdare meclisinde bazı isimler görülüyordu…

‘Ama şirketin ne yeri, ne yurdu, ne depolama, sevk etme tesisleri, ne büroları vardı. Ama Türkiye’nin büyük miktarda şeker ithalinde gene bu şirket sahnedeydi.

Şekerle ilgili daha bazı işlerde elinde toplanmıştı. Eldeki dört şeker fabrikasının 1939’da mesela bütün istihsali 42 bin tona indirilmişti (*)

(*) Şeker ithalatı 1934 ve 1935’te 2-3 bin tona kadar inmiştir. 1935 -1939 döneminde iç tüketim düşük seviyede tutulduğundan, İthalat yılda ortalama 30 bin ton olmuştur.

“Ama 1939 da bu işler kontrol altına alınıp da, “İnönü Projesi”, denilen ve onu tertip edenlerden başkası tarafından görülmeyen proje ve şirket de ortadan kaldırılınca, O sene dört şeker fabrikasının istihsalatı (üretimi) 90 bin tona çıktı. Sonra da 120 bin ton! “

Hem fabrikalar da çalıştı, (yüksek üretim nedeniyle nedeniyle!) parçalanmadı. Şeker ziraatı genişletildi, yayıldı. Ve bugün Türkiye’de 16 şeker fabrikası çalışır, istihsal ise 42 bin ton değil 450 bin tondur.

Hatta Türkiye 1 milyon ton şeker istihsal edebilir.

Öyle sanıyorum ki, çeşitli şekillerde şeker etrafında düğümlenen bazı teşebbüsler ve hele özel şirket işi Türkiye’ye devlet nüfuz ve imkânlarına arkasını dayayarak özel sektörün zaferi gibi gösterilen işlerden biridir. (Şevket Süreyya Aydemir, İkinci adam, Cilt, I, s.452)

Bu örnek, memleketin sanayileşmesine hizmet etmek amacıyla kurulmuş bir bankanın yönetici grubunun tutumunu göstermek bakımından da dikkat çekicidir.

Banka, şeker fabrikalarının ortağıdır. Çıkarı teorik planda ithalinin önlenmesi ve iç üretimin geliştirilmesi olmalıdır diye düşünülebilir.

Fakat ithal malı şeker o kadar ucuzdur ki, bunu ithal edip içeride yüksek fiyatla satmak çok daha kolay ve karlıdır. Bunun için içeride şeker satış tekelini ele geçirmek yeterlidir.

Nitekim (Ünlü)  Hayri İpar ile işbirliği halindeki nüfuzlu İş Bankası Grubu şeker ticaretini ele geçirdikten sonra, Atatürk Bulvarı üzerinde bugünkü Meclis’in karşısında içinde iki güzel sekreter bulunan bir büro tutmakla, şeker ithalinden sağlanan büyük karları paylaşmışlardır.

İthal işi dahi şeker fabrikaları tarafından yürütülmüş, kar “TEC şirketi” ne devredilmiştir. Üretimini kısan şeker fabrikaları ise, zarar etmiş ve devletin yüksek teşvik ve himayesi ile girişilen sanayileşme hareketi, devlete en yakın eller tarafından baltalanmıştır.

İş Bankası’nın giriştiği cam sanayiinde de durum farklı olmamıştır. Bankanın sahip olduğu Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikası’nda —bir kararname ile, 25 yıl süreyle 8 ilde başka fabrika kurulamaması hükmü sağlanarak fabrikaya tekel hakkı tanındığı halde — üretim sınırlı ve çok az çeşitli tutulmuştur.

Mamullerin satış tekeli “Kale Grubu” denile “Karoka ve Ortaklarına” verilmiştir.

Bu Musevi grubu yüksek fiyatlı satışlar ve ithalat yoluyla, fabrika ve milli sanayi aleyhine, yüksek karlar sağlamıştır.

Musevi tüccar grubunun bu işte yalnız olmadığı, milli sanayi kurmakla yükümlü nüfuzlu özel teşebbüsçülerle ortak çalıştığı açıktır.

Meseleyi resmen inceleyen Şevket Süreyya Aydemir bu konuda şunları söylemektedir:

“Affairisme”in İş Bankası etrafında ve asıl koruyucusuna haber verilmeden, buna benzer (şeker işi gibi) anlaşmaları olmuştur.

Mesela bankanın yüzde 99 hissesine sahip olduğu ve fiilen idare ettiği Paşabahçe Şişe ve Cam fabrikası mamullerinin satışı, bu işe 1939’da yeni hükûmet el koyuncaya kadar, İstanbul’da bir Musevi grubuna, imtiyazlı bir şekilde kapatılmış gibiydi.

Bundan başka, bu fabrikanın ‘Avrupa fiyat seviyesine uygun’ diye geçirilen fiyatlarının, bu grup tarafından Almanya ve Polonya’dan yapılan ithalat fiyatlarının üç misli üstünde olduğu, fakat iç satışların hep beraber bu yanlış fiyatlar üzerinden yürütüldüğü grup bürolarında yapılan incelemelerde meydana çıkmıştır.

Böyle bir fiyat iddiası yürütmeye esas tutulan vesikanın, matbaada basılmış, imzasız, sahipsiz ve asılsız bir Almanca yazı olduğu tespit edilmiştir.

Bu misalleri çoğaltabiliriz. Hülasa “affairisme”, Türkiye’de işlemiştir ve Celal Bayar’ın daha önce makalesinden alınan parçada ifade ettiği gibi, hükûmet her şeyi kendi yapmak, özel teşebbüse yer vermemek meylinde olmamıştır.

Aksine olarak özel teşebbüse bağlı tertipler hatta bizzat devlet kontrolünün yürütülmesi gereken sahalara bile nüfuz ederek, işlemek imkânını bulmuştur.

Bu tertiplerin en küçük bir kontrole tahammülü olmadığı da meydandaydı. Nitekim bu neticeler ortaya konulunca. Bu işlerin bağlı bulunduğu Umum Müdür işin esasını meydana vuran beyanlarla görevinden çekilmek zorunda kalmıştır» ’Şevket Süreyya Aydemir, İkinci adam, Cilt, I, S.453 (b)

İş Bankası Grubu, üçüncü bir iş olarak kâğıt sanayiine el atmak istemiştir. (1)

Kaynak kitap; ”Türkiye’nin Düzeni”, Doğan Avcıoğlu

(a)  Ahmet Hamdi Başar, (TBMM üyesidir. 1948 Türkiye İktisat Kongresi’nin tertiplenmesini sağlamıştır. Milli Mücadelenin içerisinde yer almıştır.) 12 Ağustos 1930 yılında kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kuruluşunun üzerinden beş-altı ay geçmeden, Ankara’ya giderek, Atatürk’e gerici unsurların destek olduklarını, partiye akın ettiklerini, buna hâkim olamayacağını, bu hareketin Atatürk’ün kendisine de karşı olduğunu anlatarak partinin kapatılmasını talep etmiştir. Anılarında;  Atatürk, “Bu vefasızlık neyin nesi?” diye sorduğunda Atatürk’e büyük bir nezaket içerisinde “ Halk dışarıda kaldı” yanıtını verdiği yazılıdır. (*) Ertuğrul Mavioğlu yazısı.

(b)  Şevket Süreyya Aydemir, 1932 yılında Atatürk’ün isteği üzerine Yakup Kadri Karaosmanoğlu ile birlikte Kadro dergisini çıkartmıştır.  Dergi kapatıldığında Ticaret Mektebinde müdür olan Aydemir,  Ankara Belediyesi ve İktisat Bakanlığı’nda çalışmıştır.

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*