Ve gerçekler, “Atatürk’ü Koruma Kanunu”, Büstleri mi, yolsuzlukları mı korumaktadır! (9)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

Özetle, DP’nin kurucusu Celal Bayar, Halk fırkası (CHP’nin de) kurucularındandır. Atatürk ve İsmet İnönü’ye başbakanlık, mebusluk, bakanlık, İş Bankasının umum müdürlüğü yapmış bir siyasetçi olarak sistemin içerisinden gelmiştir. Celal Bayar’ın, 1948 yılında, dönemin“Milli Şef”i İsmet İnönü’ye demokratik seçimlere izin vermesi için, iktidara geldiğimizde “Devr-i Sabık yaratmayacağız”  -yapılan yanlışların ve yolsuzlukların hesabını sormayacağız.- Demesi üzerine bazı DP’liler partiden istifa ederek 1948 de Mareşal Çakmak önderliğinde Millet Partisi’ni kurmuşlardır.

Cumhuriyet, demokrasi ile üzeri her nasılsa örtülen büyük yolsuzluklar…

-Tek parti döneminde ülke meselelerini sorgulayamaz, kimseden hesap soramazsınız.

-Meseleler ancak çok partili hayata geçildiğinde sorgulanır hale gelebilmektedir.

-Bizde (şeklen) çok partili olmak adına kurulan siyasi partiler, hep tek parti iktidarının gölgesinde olmuştur.

-İlgili dönemde çok partili siyasi hayattan amaçlananlar, açık olarak bir halk idaresi-egemenliği değil, Halkın patlamaması ve dışarının yoğunlaşan baskısının gazının alınması operasyonudur.

Gerek Atatürk’ün kurdurduğu,“Serbest cumhuriyet fırkası” Başkanı Fethi Bey,

Gerek İsmet İnönü’nün döneminde kurulan (veya kurdurulan) Demokrat Parti’nin kurucusu Celal Bayar, sistemin içerisinde gelen –en mutemet– insanlardır.

Bu durumda, (demokrasisiz) cumhuriyetler, halkın idaresi, halkın egemen olduğu sistemler midir?

Yoksa rejimin adının, “Cumhuriyet” olması her şeyi halletmekte midir?

Ve kaldığımız yerden çok kısa özetler halinde devam ediyoruz…

“…İş Bankası Grubu, üçüncü bir iş olarak kâğıt sanayiine el atmak istemiştir.

“Bu alanda da, kâğıt tekeli kurulacak ve Milli Sanayi kurma gerekçesiyle üretimden çok kâğıt ithaline yönlenecekti, İsmet Paşa’nın ağırlığını koymasıyla, bu teşebbüs önlenebilmiş ve kâğıt sanayii devlet eliyle kurulmuştur.

Ama olay, İş Bankası’na ve kudretli politikacılara dayanan grubun büyük gücünü göstermek bakımından dikkat çekicidir.

İnönü’nün 1937 yılında başbakanlıktan ayrılmasında, ileri sürülen görünüşteki sebepler ne olursa olsun bu grubun önemli bir rolü bulunsa gerektir…”

“…Yeni cumhuriyetin en önemli ailesi İparlar 30 yıla damgasını vurmuştu. Mehmet Hayri İpar, Mudanyalı bir öğretmen-subaydı. Yeni kurulan cumhuriyetin “Türk zengini” yaratma gayretinin ürünü oldu. Çevresinde “Atatürk’ün müteahhidi” olarak tanındı. Boğaziçi’nden Büyükada’ya kadar sayısız mülk edindi.

“…Yeni cumhuriyetin ilanıyla birlikte müteşebbis fikirlere karşı duyulan ihtiyaç had safhaya ulaşmıştı. Ticaretin Rum, Ermeni ve özellikle Yahudi azınlıkların elinden kurtarılması hedefleniyordu.

Atatürk, içinde Mehmet Hayri Rüştü’nün de bulunduğu bu güçlü müteşebbislere kalkınma yolunda büyük bir güven duymaktaydı.

Bu güven, bu kişilere devlet adına yollar, fabrikalar, köprüler yapma görevi verilmekle kendini gösterecekti. Bu süreçte Mehmet Hayri Rüştü’nün adı, çevresinde, “Atatürk’ün müteahhidi”ne çıkacaktı.

O günlerde bazı milletvekilleri ve tüccarlar Trakya’da bir şeker fabrikası kurma girişiminde bulunmuşlardı. Bu çabalar sonucunda 14 Haziran 1925 tarihinde İstanbul ve Trakya Şeker Fabrikaları T.A.Ş. adıyla bir şirket kuruldu.

Şirketin hissesinin yüzde 68’i İş Bankası’na, yüzde 22’si milletvekilleri ve içlerinde Mehmet Hayri Rüştü’nün de bulunduğu tüccarlara, yüzde 10’u da Ziraat Bankası’na ve il özel idaresine aitti.

Alpullu’da kurulacak ilk Şeker Fabrikası’nın temeli 22 Aralık 1925 günü atıldı. Fabrika 26 Kasım 1926’da faaliyete geçti. Fakat bir süre sonra çeşitli nedenlerle şirket zarar edince, devlet şirkete sermayesinin dörtte birini aşan miktarda yardımda bulundu, vergi muafiyetleri getirdi ve üretilen şekerin tümünü satın almayı taahhüt etti.

Fakat geçen 10 yıllık süreç sonucunda bu şirket başarıya ulaşamadı. Şirket, 1935 yılı Temmuz ayında Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş.’ye devredilerek devletleştirildi…

Hollywood’da yıldız oldu

Yazları Çiftehavuzlar’daki köşkün iskelesine bağlı olan ünlü “İpar Kotrası” dostu düşmanı kıskandıracak kadar lükstü… Dünyanın geçirdiği ekonomik buhran ya da “Varlık Vergisi” İpar’lardaki bu lüks ve gösterişli yaşamı etkilemedi bile.

Çünkü dönemin siyasileriyle İparlar arasında büyük bir dostluk vardı.

Ancak bu mutlu günler II. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla sona erdi. Mehmet Hayri İpar’ın işleri yine yolunda gidiyordu ama o, Türkiye’nin de savaşa gireceğine inandı. O günlerde Mehmet Hayri İpar savaşa girme ve servetine el konulması korkusuyla yaşıyordu. Ailesinin saadeti için derhal bu duruma bir çare bulmalıydı.

Mehmet Hayri İpar, ailesine tek kurtuluş olarak ABD’de yaşamayı uygun görmüştü. Çünkü savaşa şimdilik en uzak ülke ABD’ydi. İpar Ailesi bir arkadaşlarının aracılığıyla en kısa zamanda Los Angeles’ta Beverly Hills semtinde muhteşem bir malikâne satın aldı…. (Meraklısı devamını bu adresten öğrenebilir.(http://www.chronicledergisi.com/ataturkun-muteahhidinin-hikayesi/)

“İş hayatında suyun başını tutan bu grup, Türkiye’nin sanayileşmesini istediklerine ve kalkınma yolunda önemli işler yaptıkları hususunda ilgilileri inandırmış gözükmektedirler.

(Bu konuda) Yakup Kadri Karaosmanoğlu şunları yazmaktadır:

-“…bir İş Bankası vardır ki, hemen bütün sınai ve ticari teşebbüslere yardım etmekte ve hatta çoğuna bizzat katılmakta, bu mali müessesenin başında bulunan ise, Mahmut Celal Bey’den başka biri değildi.

Şu halde Celal Bey’in memleketin en yetkili iktisatçısı olduğuna inanmak lazım gelmez miydi?

‘”İtiraf ederim ki, Atatürk de buna inanmış ve bu inancını birçok vesilelerle açıklamıştır. Mesela her ne vakit İş Bankası’ndan söz açtı ise, O bankanın bütün başarılarını Celal Bey’in dirayetli sevk ve idaresine atfedici beyanlarda bulunmuştur.

Hatta bir gün gelmiş, İş Bankası’nın kuruluşunun onuncu yılı münasebetiyle Ertuğrul yatında yapılan bir törende, bize Celal Bey’i göstererek;

-“Bilesiniz ki, Mahmut Celal Beyefendi Türkiye’nin en büyük iktisatçısıdır’ demiş Ve her birimizin kalkıp onu ayrı ayrı tebrik etmemizi istemiştir.(Yakup Kadri Karaosmanoğlu. Politikada 45 Yıl. Ankara 1968. S. 131-132.)

İşte memleketin sanayileşmesine büyük hizmet ettiği hususunda Gazi’yi dahi inandırmış olan bu grup, Devletin yapmayı planladığı kâğıt işini, devletin elinden almak istemiştir. İsmet Paşa ve iktisat Vekili Mustafa Şeref, bu teşebbüse karşı çıkmışlardır.

Celal Bayar. Kendi açısından Kâğıt hikâyesini söyle anlatmaktadır:

-“Bir gün bana Mehmet Ali Kâğıtçı adında bir gençten bahsettiler. Almanya’da kâğıt sanayii ihtisası yapmış. Türkiye’de de bir kâğıt fabrikası kurulmasını düşünüyormuş. Hakkında bilgi toplattım. Böyle bir fabrikayı kuracak ve işletecek bilgiye ve kabiliyete gerçekten sahip bir genç olduğunu kendisini çağırtıp konuştum. Projelerini incelettim.

Projeyi genel idare meclisine getirdim ve karar aldım. (Yeri İzmit’te), Teşvik-i Sanayi Kanunu’na göre, o bölgede aynı mahiyette ikinci bir fabrika yapılmasını önlemek üzere. mıntıkalar ayrılıyordu.

Biz de banka olarak izin istedik. Sanayi Vekaleti vasıtasıyla hükümet cevap verdi:

-Bu fabrikayı da ofis yapacak, size izin veremeyiz. Bu hadise Devlet bütçesinin aşağı yukarı 200 kusur milyon lira olduğu ve öğretmen maaşlarının ödenemediği bir tarihte cereyan ediyordu. Bu kararı yürütemeyen Banka İdare Meclisi’ne durumu açtım. İzahat verdikten sonra ilave etmek lüzumunu da duydum;

-Ben onların yerinde olsaydım, dedim. Bu işi reddetmezdim. İhtiyaç çoktur. Elde para yoktur. Bu müsaadeyle devletin yükünü azaltmış olurdum. O devlet ki bütçesi maaş vermeye bile müsait değil.

Madem bir hususi teşebbüs talip olmuştur. Bunu ona verir, hatta desteklerdim. Ben bu gibi meseleleri kendisine (Atatürk’e) intikal ettirmezdim. Ama İdare Meclisimizde arkadaşlar vardı. Atatürk’e söylemişler.

Memlekette bir iş görmek isteyen ve bilhassa sanayi meselelerinde pek hassas olan Atatürk anlatılanlarla ilgilenmiş.

Bir tatil günü Orman Çiftliği’nde atla geziyordum, beni gördü. El sallayarak yanına çağırdı.

-Bir kâğıt meseleniz varmış. Anlatın bakalım, dedi. Anlattım.

-Atlayın otomobile, yolda bana bir kere daha anlatın, dedi

Tekrarladım fikri çok benimsemişti.

Devletin yaptığını devlete yaptırmak, ama yapmadıklarını da hususi teşebbüse bırakmak…’ Bu ona çok yakın geliyordu…”

Hikayenin gerisini görgü tanığı Yakup Kadri Karaosmanoğlu’ndan dinleyelim:

Atatürk Yalova’dadır. İktisat Vekili Prof. Mustafa Şeref’i huzuruna çağırmıştır. Aralarında su konuşma geçer:

“Mesela sizin maiyetinizde bir Sanayi Umum Müdürümü ne varmış, onu nasıl bilirseniz?” Diye sordu.

Ve Mustafa Şeref’in hiç tereddüt etmeksizin verdiği cevap şu oldu.

Dürüst, çalışkan ve kıymetli bir mesai arkadaşım olarak bilirim, Paşam.

İşte, ne olduysa bunun üzerine oldu. Atatürk kendilerinde hiç görmediğim bir öfkeyle elini masaya vurdu ve Mustafa Şeref Bey’i öylesine haşladı ki, zavallı adam neye uğradığını bilemedi.

Yanıbaşında oturduğum için görüyordum: şakaklarından iri iri ter taneleri akıyor, elleri titriyordu. Neredeyse kalbinin küt küt attığını işitecektim.

Arada bir bütün kuvvetini toplayarak, kendini ya da bakanlığını savunmaya çabalıyor. Fakat kelimeler boğazının içinde düğümlenip kalıyor. Yalnız şu iki sözü söyleyip susuyordu

-Efendim. Bendeniz. Arzedeyim, bendeniz…

Hoş, daha fazla konuşabilse de Atatürk onu dinleyecek değildi. Sesinin en yüksek tonuyla

-O sizin dürüst ve kıymetli arkadaşınız diyordu. Memleketimizin iktisadi ve sınai inkişafını baltalamaktan başka şey bilmeyen bir adamdır. Ortada, bundan birkaç yıl evvel 250 bin lira sermaye ile kurulup, bugün 3-4 milyonluk bir mali müessese kudretini haiz bir mili Bankamız var.

İşte bu kadar az bir zaman içinde böyle bir muvaffakıyet elde etmiş olan bu banka, geçenlerde İstanbul’da bir kâğıt fabrikası kurma ruhsatı almak için Vekâletinize müracaat ediyor ve buna karşılık sizin dürüst ve kıymetli arkadaşınız, nedendir bilmem. Bin türlü müşkülat çıkarıyor.

-Arzedeyim efendim.

-Ben meseleyi tetkik ettim. Yapılan müracaatta kanunlara, mevzuata aykırı bir tek nokta bulamadım. Kat’i kanaatim şudur ki, yalnız kötü niyetle hareket etmiştir ya da bazı menfi tesirler altında kalmıştır.

Atatürk, böylece, daha ne kadar konuştu pekiyi hatırlamıyorum. Zaten o anda öyle bir heyecan İçindeydim ki. Söylediklerinin büyük kısmını dinleyemiyordum Yalnız şu ‘menfi tesirler’ sözü beynime saplanıp kalmıştı.

Bu tesirler, öteden beri, iş Bankası’nın teşebbüslerini kontrolü altına almağa çalıştığını ve arasına bazı kimselerin bu banka idare meclisi Üyeliklerine tayininde vetosunu dayatmaya kalkıştığını işittiğim ismet Paşa’dan başka kim gelebilirdi?

Yakup Kadri’nin sözlerini, Falih Rıfkı’nın şu gözlemiyle tamamlayalım:

-“İsmet Paşa,Mustafa Kemal’in gittikçe kuvvetlenen otoritesini kendi menfaatleri için istismar edenlere karşı mücadele ederek, ona belki de en büyük hizmeti etti…

İsmet Paşa’nın etrafındaki bütün hasımlıkların baş sebebi, bu mücadeledir”

Kâğıt fabrikası meselesi Mustafa Şeref’in Yerine İktisat Vekilliğine Celal Bayar’ın gelmesiyle çözülecektir.

İş Bankası Grubu’nun nüfuzu, ismet Paşa’nın cumhurbaşkanı oluşuyla kırılacaktır.

Başvekil Celal Bayar ve İktisat Vekili Şakir Kesebir, görevlerinden ayrılacaklardır. İş Bankası Genel Müdürü görevinden uzaklaştırılacaktır. Kılıç Ali gibiler bir daha milletvekili seçilemeyecektir

Grubun Yerli Sanayiin gelişmesini baltalayan cam ve şeker skandalı gibi çeşitli yolsuzlukları incelenecek, dosyalar hazırlanacaktır.

Fakat Türkiye’de bugün kapitalizmin gelişmesini araştıranlar için değerli bir kaynak teşkil eden bu dosyalar, «devr-i sabık yaratılmasın» diye, devlet arşivlerinde uyutulacaktır. Şevket Süreyya. Hikâyenin sonunu şöyle tamamlamaktadır:

Yeni Reisicumhurun işe başlamasından ve Celal Bayar’ın gene başvekil olarak kalmasından sonra Bayar’ın eski Başvekilliği devrine ait… affairiste tertiplerle ilgili birçok dedikodular ortada dolaşıyordu. Hatta bunlardan bir kısmının kahramanları, Celal Bayar’ın yakın çevrelerinden sayılan kimselerdi.

-Kısacası, bunlar gibi, ortaya her gün bir başkası atılan karanlık konular, çorap söküğü gibi uzayıp gidiyordu. Öyle görünüyordu ki, eğer iş bir disiplin altına alınmaz ve bir ‘devr-i sabık’ yaratılmaya gidilirse,

-Bundan bizzat devletin ve rejimin İtibarı zedelenecekti.

-Nitekim ilk ağızda ortaya dökülen bu Ekrem Konig, Denizbank. Impex işi gibi konular şu veya bu şekilde neticelere bağlanarak daha fazla dedikodular yaratacak bir  “devr-i sabık“ yaratılmasına gidilmemesi daha uygun görüldü.

“İnsanlar para istiyor, para…”,

İstanbul’daki imtiyazlı yabancı şirketler ile yerli temsilcilerinin pusuda bekledikleri bir ortamda girişilen devlet eliyle müteşebbis yaratma çabası, Ankara’nın havasını çabucak değiştirecek ve politikacıların çoğu politik nüfuzlarına dayanarak zenginleşme ateşine yakalanacaklardır. Bir yanda Gazi, parti ve bürokrasinin ülkücü ve milliyetçi kanadı ile elele vererek büyük reform atılımlarını gerçekleştirirken, öte yandan birtakım nüfuzlu milletvekilleri, yabancı firmalar hizmetinde, komisyon peşinde koşacaklardır.

Hasan Rıza Soyak’ın deyimi ile “O yıllarda birçok insan. Nasıl ve ne yoldan olursa olsun, servet sahibi olmak hevesine düşmüşlerdi”.

Atatürk’ün çevresindeki genç yazarlar, Kurtuluş Savaşı Ankara’sının devrimci sadeliği ve heyecanı ile tezat teşkil eden bu değişiklikten, çeşitli yazılarında acı acı yakınmışlardır.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu, şunları söylemektedir.

-“O sıralar bence bu hadiselerin en önemlisini teşkil eden dünkü Millî Mücadeleciler ve o günkü devrimciler kadrosunun bir kazanç ve menfaat şirketi karakteri taşımaya başlamasıydı.

Bunların kimi arsa spekülasyonları, kimi idare meclisi azalıkları kimi taahhüt işleri kimi de her türlü şekilde komisyonculuk peşine düşmüş bulunuyordu.”

Falih Rıfkı, o günlerin zenginleşme havasını, şu sözlerle yansıtmaktadır.

-“ittihat ve Terakki devrindeki nüfuz kazançlarına hasret çeken veya Kuva-yı Milliye’nin çetecilik günlerinde vurgun ve yağma zevki tatmış olanlar, Gazi’nin yanında ve Meclis’te idi.

Birçoklarının inkılap, boğaz tokluğu geçime yeter yetmez maaşlı bir vazife idi. İşleri yalnız idealist taraftan görenler, yeni bir Batı Türkiye’sinin ve bu Türkiye içinde yeni bir topluluğun kuruluşu savaşına katılmanın şevki yanında her şeyi unutuyorlardı.

Bu heyecanı duymayanların hatırladıkları tek şey nüfuzlarını satmaktan ibaretti. Para kazanmak İçin tek sermayeleri de nüfuzları idi”.

“Bir aralık vaktiyle orduda politikacılık eden ve Gazi’nin hiç sevmediği bir eski subay Ankara sokaklarında görünmüştü. Gazi:

-“Ne işi var bu adamın Ankara’da?” Diye şüpheye düşmüştü. Komisyonculuk için dolaştığı söylenmesi üzerine, bazıları:

Dâvanın bütün zahmetini biz çekeceğiz, parasını onlar mı kazanacaklar? Diye söylenmişlerdi.

-“Eğer Devlette bir iş görülecekse ve bu işten bir komisyon alınacaksa, Gazi’nin yakınları ve tanıdıkları dururken bu kazanç neden kendisinin de, rejimin de düşmanı olanlara kaptırılmalı idi?”

Bu zihniyettekiler, vatana hizmetlerine mükâfat olarak Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya bir milyon lira verilmesi için kanun teklifi hazırlamışlar ve hayli imza toplamışlar.

Teşebbüs, “Ne küstahlık!” diyen Gazi’nin kanun teklifini buldurup yırtmasıyla önlenmiştir.

Ama müthiş bir para sıkıntısı çekildiği ve bütçenin çok fakir olduğu bir sırada dahi, milletvekili ve memur maaşlarında önemli artış yapılması önlenememiştir.

Ahmet Ağaoğlu, bu konuda ismet Paşa’ya şu soruyu yönelttiğini anlatır:

Barem Kanunu münasebetiyle söz aldım söyledim. Başıma gelenleri biliyorsunuz. Hâlbuki bu kanun, bu memleketin maliyesini ve iktisadiyatını altüst etti ve edecektir.

On dakikanın içinde memleketin üzerine 12 milyonluk, altından kalkınmaz bir yük yüklendi. Biz mebuslar dört yüz alıyorduk ve gayet memnunduk.

Neden beş yüz liraya çıkarmak lüzumu hâsıl oldu?”

Neden on dakika vekâlette bulunmuş oIan birisi, velev arkasında on dakika devlet hizmeti bulunsa bile, ayda yüzelli liraya kadar hiçbir memleketin tahammül edemeyeceği bîr tekaüdiye –emekli- alsın?

Neden mebusların mebusluk müddetlerinin memuriyet gibi telakki edilmesi –ki Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’na tamamen muhaliftir— yetmiyormuş gibi bir de onların mebusluk tahsisatı üzerinde tekaüdiye verilmesi esası kabul edildi?

Başvekilin dudakları yine tebessüm içinde, fakat gözleri diri bir hakaret ifade ediyor:

-“Ahmet Bey”, Dedi, “siz hülyaperver bir idealistsiniz. Hayattan haberiniz yoktur.

-İnsanlar para istiyorlar, para…

-Ve siyasî adamlar, insanların bu isteklerini nazara almak ıztırarındadırlar. Siz bunu anlayamazsınız”

Rejimin dayandığı güçler içindeki bu zenginleşme ve para kazanma isteği, yabancı şirketler ile İstanbul ve İzmir kompradorlarının işine yarayacaktır.

Bunlar işlerini yürütmek için nüfuzlu politikacılar kiralamaya koyulacaklardır. Falih Rıfkı’nın sözleriyle ,ilk “aferizm” –vurgunculuk- fesadı Ankara’da iş takip etmeye gelenleri haraca kesmekle başlamıştır.

Adam ya zayıf bakanlara sözlerini geçiren nüfuzlulara ortak olacaktı yahut kazancından olacaktı.

Türk olmayanlar bir Ankaralı maske edinmek zorunda idiler. Birkaç misal süratle şu fikrin yayılmasına sebep olmuştur.

Ankara’da ancak nüfuzlu milletvekilleri vasıtasıyla iş çıkarılabilir.

Bir gün Hâkimiyet-i Millîye gazetesinde oturuyordum. Çankaya’daki evimi kiralayan Çek sefiri beni görmeye geldi. Biraz hoşbeşten sonra dedi ki:

-Bizim Skoda firmasını biliyorsunuz. Bu firmanın Türkiye mümessili Sabur Sami Bey’dir. Bize söylediklerine göre. Kendisinin siyasî nüfuzu olmadığı için firmanın işlerini yürütemeyecektir. Onun yerine siyasî nüfuz sahibi kimsenin bulunmasını bana yazdılar. Aklıma siz geldiniz. Gazi’nin arkadaşısınız. Gazetesinin başındasınız. Lütfen bu mümessilliği kabul etmez misiniz?

Yabancı firmalar, Türkiye’ye yerleşmiş imtiyazlı şirketler ve İstanbul’daki azınlıklar, yeni rejimin saflarında nüfuzlu temsilciler bulmakta güçlük çekmeyeceklerdir.” (1)

Hikaye çok uzun, biz burada noktalıyor, bir önceki yazıda sorduğumuz,

-“Atatürk’ü koruma konunu” nun  aslında Atatürk’ü, (büstlerini mi)  yoksa  “Devr-i sabık yaratılmasın!” anlayışı ile dönemin yolsuzluklarının açıklanmaması için bir perde mi olduğunu, okuyanların izanına, bilgisine ve bunları özümsemesine bırakıyor…

-“Osmanlı bir tarım toplumu mudur? Cumhuriyet dönemine bir enkaz mı devretmiştir.” Konuları ile kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Kaynak;

(1) “Türkiyenin Düzeni”, Doğan Avcıoğlu,

-Yakup Kadri Karaosmanoğlu. Politikada 45 Yıl. Ankara 1968.

-Şevket Süreyya Aydemir, 2.ci adam, Cilt.1

http://www.chronicledergisi.com/ataturkun-muteahhidinin-hikayesi/

* Affairisme; Vurgunculuk, çıkarcılık, spekülasyon, entrika,

Ve araştırma meraklılarına; Konu hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyenler, Eski DSP milletvekili İsmail Cem tarafından, konunun çok geniş bir şekilde anlatıldığı, “Türkiye’nin geri kalmışlığının Tarihi” kitabından edinebilirler.

 

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*