Ve Devrimleri açıyoruz. Aaa… Ne kadar ilginç! Türk ve İran devrimleri kanka mı yani? (7)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

Bizde İttihatçı ve Cumhuriyet Dönemlerinde servet iki kez el değiştirir, servetimizin bir kısmı Hollywood,-Kutsal tahta-ya! Gider.(*) Peki, biz Devrimleri neden yaptık? Elbette kalkınmaya, çağdaşlaşmaya? “Kalkındık, çağdaşlaştık mı? Kalkınamadık ancak,Tangoyu öğrendik!  Aşağıda   İran ve bizim devrim geçmişimizle, daha doğrusu, İran’ın ve bizim başımıza gelenlerle ilgili meraklısına çok uzun bir hikaye anlatılacaktır.

Jön Türk hareketi ve İran Devrimleri, (Humeyni hareketi) halkları için çok farklı anlayışlar içerse de, bunlarda İngilizlerin yüreklendirmesi! ile Fransız-Rusların destekleri hep hatırlanmalıdır.

Anlaşılan bizim başımıza ne gelmişse üç aşağı, beş yukarı benzeri komşumuzun da başına gelmiştir.

Başrollerde her zaman olduğu gibi İngilizler (sonra ABD), Fransızlar ve Ruslar eksik olmamıştır.

İran’ın hikayesini, okuyanı farklı kaynaklardan bilgilendirmek  adına hem BBC, hem de tarafsızların gözü ile verilmektedir.

Önce BBC (İngilizler’in gözü ile)

İran’da devrim, yönetimde demokrasi çağrılarıyla başladı ve dünyanın ilk İslam devletinin kurulmasıyla sonuçlandı.

İran toplumunu baştan sona değiştiren İran İslam Devrimi 20. yüzyılın en önemli dönüm noktalarından birisi oldu.

Şah Rıza Pehlevi

Devrim öncesinde İran’da Şah Rıza Pehlevi iktidardaydı. Ülke yönetimi, Şah’ın yakın akrabaları ve dostları arasında paylaşılmıştı. 1970’lerde İran’da zengin ve yoksul arasındaki uçurum büyüdü.

Şah’ın ekonomi yönetimine olan güvensizlik ve otokratik yönetim biçimine duyulan öfke rejime karşı çıkışı ateşledi.

Muhalefetin sesi

Şah Rıza Pehlevi’ye karşı muhalefet, Paris’te yaşayan Şiî dinadamı Ayetullah Ruhullah Humeyni çevresinde toplandı.

Sosyal ve ekonomik reform sözü veren Humeyni, pekçok İranlı’nın duygularına hitap eder şekilde geleneksel dinî değerlere dönüş kampanyası yürüttü.

Fırtına şiddetleniyor

1970’lerin sonuna yaklaşıldığında, Şah Rıza Pehlevi’nin rejimine karşı tüm İran’da geniş kapsamlı şiddet eylemleri düzenlendi.

İstikrarsızlık, pekçok genel grevi beraberinde getirdi. Ülkenin zaten sorunlu olan ekonomisi büyük darbe aldı.

Devrim

Ülkede askerî darbe yapılacağı söylentileri aldı yürüdü ve 11 Şubat’ta tanklar Tahran sokaklarında boy gösterdi.

Ancak gün ilerledikçe, ordunun yönetime el koyma niyetinde olmadığı görüldü.

Devrimciler Tahran’daki ana radyo istasyonunu ele geçirdi ve bir açıklama yaptılar:

“Bu, devrimci İranlılar’ın sesidir!”

Yeni bir dönem başlıyor

Başbakan Bahtiyar istifa etti.

İki ay sonra Ayetullah Humeyni, yapılan ulusal referandumda büyük bir zafer elde etti.

Ve Humeyni İran İslâm Cumhuriyeti’ni kurdu ve ömür boyu ülkenin siyasî ve dinî lideri ilan edildi.

…..

Ve Hikâyemiz başlıyor…

Bir ilginç not, Geçmişte Şah döneminde İran bize benzemeye çalışmış,

Aslında sorgulamak gerekir, benzemek veya benzememek kim, kimler için önemlidir?

Bu iki ülke birbirlerini ile siyasi manada yakın durduklarında bunlardan kim ve kimler yarar veya zarar görecektir.

Yazı bittiğinde okuyan bu konuda düşünmelidir.

“Öküzün böğürdüğü nokta!” buradadır. Bu nedense  hep gözlerden kaçırılmış ve hiç gündeme getirilmemiştir.

“Türkiye İran olmayacak”

-Atatürk’ün böyle bir söz sarf ettiğini bilmiyordum. Okuyunca çok şaşırdım. Günümüz mitinglerin vazgeçilmez sloganını Atatürk 86 yıl önce söylemişti. Peki, Atatürk bu sözü nerede, ne zaman, niye etti? “Bu adamlar burayı İran gibi mi yapmak istiyorlar” derken kimleri kastetti? Bu sözden hemen sonra medreselerin açılma talepleriyle ilgili Başbakan İsmet İnönü’ye niye şifreli telgraf çekti? Gelin meseleyi en başından ele alalım…

Önce bir teşekkür notu yazmalıyım:

Aralarında; Feroz Ahmad, Sina Akşin, Alpaslan Işıklı, Şerafettin Turan ve Taner Timur gibi öğretmenlerimin bulunduğu bir grup aydın yıllardır “iğneyle kuyu kazar” gibi yapılan bir çalışmaya önderlik yapıyor.

Çalışmanın adı,  “Atatürk’ün Bütün Eserleri.” (Kaynak Yayınları)

Atatürk’ün “özel arşivini” kronolojik bir sırayla derlenip-toplayan bu eser 36’ıncı cilde geldi. Her evde olması gereken bu eser sanıyorum, 50’inci cilde kadar ulaşacak…

“…Mustafa Kemal’in, “Türkiye, İran olmayacak” şeklinde bir sözü olduğunu bilmiyordum. 17’inci ciltte karşıma çıktı.

“İran gibi mi yapacaksınız” Tarih: 18 eylül 1924, yer: Rize

Mustafa Kemal eşi Latife Hanım’la birlikte bir gün önce saat 18.00’de Rize’ye gelmişti. Valiliği, belediyeyi ve garnizonu ziyaret ettikten sonra geceyi Rize’nin tanınmış isimlerinden Mehmet Mataracı’nın konağında geçirdi…

Saat 14.30 Hamidiye gemisiyle Giresun’a hareket edecekti. Halkın alkışları ve idman Yurdu’nun bandosuyla valilikten uğurlanırken yanına iki müftü yaklaştı.

Bundan sonrasını Cumhuriyet gazetesinin muhabirinin yazdıklarından okuyalım:

“Paşa Hazretleri’nin hükümet dairesinden dönüşleri esnasında Rize ve Atina (yeni adı Pazar-sy) müftüleri tarafından kendilerine bir dilekçe verilmiştir. Dilekçede medreselerin tekrar açılması talep ediliyordu.

Reisicumhur Hazretleri, dilekçe muhteviyatını öğrenince asabileşmişler ve müftülere hitaben:

‘Tevhid-i tedrisat mı istemiyorsunuz? Bu millet mektep yapmayacak mı? Şimdiye kadar geri kalmamızda en büyük etkenin ne olduğunu bilmiyor musunuz? Hayır medreseler açılmayacak!’

Buyurmuşlar ve halk tarafından alkışlanmışlardır. Paşa Hazretleri hitabelerine devam buyurarak:

‘ Geçiminizi mi düşünüyorsunuz? Müsterih olun, ibadetinizle uğraşın. Bırakın milleti. Yoksa bu kararı veren Meclis’te sizden büyük alimler mi yok? Millet bildiği gibi yapacak.’

Paşa Hazretleri tekrar şiddetle alkışlanmışlardır ve müteakiben Vali Bey’le bir müddet konuşmuşlar ve bu arada, ‘Bu adamlar burasını İran gibi mi yapmak istiyorlar?’ demişlerdir. Ahali, müftüleri kınamış ve gazi’nin hitabesinden çok memnun olmuştur. “ (20 Eylül 1924, Numara 134, Cumhuriyet)

“…Neden iran örneğini verdi

Mustafa Kemal niye İran’ı kötü örnek olarak göstermişti?

O dönemde İran’da neler olmuştu?

Rıza Şah, İngilizlerin desteğiyle İran’da darbe yaptı. Ordu Komutanlığı, Savunma Bakanlığı derken Başbakan oldu.

Kaçar Hanedanı’nın gücünü yok etmek için Cumhuriyet ilan etmek istedi.

Dava arkadaşları modernistler ülke genelinde cumhuriyet propagandası yapmaya başladı.

Ancak cumhuriyetin kurulmasına (İngilizlerin kontrol ettiği) mollalar karşıydı ve bunlar eğitimsiz halkı kışkırttılar.

Cumhuriyet hayalinin gerçekleşmeyeceğinin farkına varıp, iktidar gücünü elinden kaçırmak istemeyen Rıza Şah, toprak ağaları ve mollaların desteğiyle krallığını ilan etti. Meclis’te İslam yasalarını koruyacağına ve hiçbir değişiklik yapmayacağına yemin etti.

İşte…

Bir yıl önce cumhuriyeti ilan eden Mustafa Kemal, medreselerin açılmasını isteyen hocalara kızıp, bu nedenle “Türkiye, İran olmayacak” demişti… (Alıntı; Soner Yalçın, Odatv.com,14.11.2010)

Sayın Soner Yalçın’ın yazısındaki açıklamalar üzerine  bir sorgulama için kısa bir  ara vererek bakalım O dönemde Osmanlı’da modern okullar kurulmamış, Atatürk’te Medreselerde mi yetişmiştir?

“1869 yılında yayınlanan Eğitim Genel Yönetmeliği’ne (Maarif-i Umumiye Nizamnamesi) göre kız çocuklarının ilkokula devam mecburiyeti kondu. Okula gelmekten kaçınan öğrencilerin anne babasına köy muhtarı veya ihtiyar heyeti müdahale edebilecekti. Kız çocukları için okula başlama yaşı 6 bitirme yaşı ise 10’du.

…Aynı yönetmelik orta eğitimi de düzenliyordu. Sultan Abdülaziz büyük şehirlerin her birinde birer kız rüştiye (ortaokulu) mektebi açılması zorunlu kıldı. Öncelik İstanbul’a verildi. Hemen ardından tüm taşra kentlerinde bu okullar açılmaya başlandı…

Sultan 2. Abdülhamid, eğitim reformlarında amcasından aldığı bayrağı daha da ilerilere taşıdı.

İktidarının ilk yılında sadece İstanbul’daki kız rüşdiyelerinin sayısını 9’a çıkarttı. İstanbul dışında Selanik Yenişehir ve Hanya’da da birer kız okulu açılmıştı.

1892 de ilk ve orta dereceli kız okulları ‘Merkez Rüşdiye’si adı altında birleştirildi. Bu okullardan mezun olan kızlar ise kız öğretmen okullarına devam edebiliyorlardı.

İlk eğitimde kız-erkek karışık tedrisat yine 2. Abdülhamid’in getirdiği yeniliklerdendi.

2. Abdülhamid’in iktidarında 20. yılın sonunda sadece erkek çocuklarının okuduğu;

ilköğretim okulu sayısı 3388,

-Sadece kızların eğitim aldığı okul sayısı ise 303,

-Kız erkek birlikte eğitim yapılan okul sayısı ise, 3750 sayısına ulaşır. (1)

Farklı kaynaklardan araştırdıkça ortaya çıkan, bizde kimi hesapların tutmadığıdır.

Kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Ve işte bize benzemeye çalışan İran ve işte Rıza Şah…

Rıza Pehlevi, (1878-1944), 1925’ten 1941’e kadar İran’ın şahı. Kaçar Hanedanının son şah olan Ahmet Kaçarı devirerek Pehlevi Hanedanını kurdu.

Kurduğu Pehlavi rejimi   l a i k,   m i l l i y e t ç i,   m i l i t a r i s t ve anti-komünist bir rejimdi.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanı’ndan 3  g ü n önce  26  E k i m 1923 tarihinde Rıza Şah Pehlevi kendini şah ilan etti.

İran’daki en son Türk hanedanı olan Kaçarlar’a son vererek Pehlevi hanedanını kurdu…

Rıza Şah Atatürk’le yakın bir ilişki kurdu. 2 Temmuz 1934’de Türkiye’ye bir ziyaret yaptı.

“1920’nin sonlarında Sovyetler Birliği’nin desteği ile Gilan’da oluşan ve çoğunluğu Gilanlı, Alı, Kürt ve Ermenilerden oluşan, kendilerine Jangali (Orman adamı) adı verdikleri gerillalar, Mirza Kuçik Han’ın komutasındaki gerillalar, Tahranı ele geçirme çabasına girdiler.

Gerilla birliği Sovyetlerden aldığı destekle başkent Tahran’da politik ve sosyal krize neden oldu.

21 Şubat 1921’de Rıza Han Seyyid Ziyaeddin Tabatabai ile birlik olup darbe yaptı. Emrindeki birlikler tahranın 150 Km. batısında yer alan Kazvin’e yerleştiler ve hükümeti kan dökmeden istifaya zorladılar.

Darbenin başarısından sonra Tabatabai Başbakan oldu. Rıza Han ise ordu komutanı oldu. Nisan 1921’de ise Savunma bakanlığını da var olan göreviyle beraber üstlendi.

Rıza Han’ın 1921 darbesi Büyük Britanya tarafından desteklenmişti. İngilizler onun birliğine silah ve mühimmat sağlamışlardı.

Britanya, Rusların İran’dan çıkmasını istiyordu çünkü onları kendilerinin sömürgesi Hindistan’a bir tehdit olarak görüyorlardı.

Bu dönemde İran Arap ve Moğol istilasından sonraki en kötü dönemini yaşıyordu.

Son dönemlerde güç sahibi olan şahların hiç biri güçlü ve becerikli insanlar değillerdi İran Ruslara karşı iki savaş kaybetmişti ve gün be gün yabancı istilasının boyutu artıyordu.

1921’de Rusların desteğini alan Mirza Kuçik Han Gilan’da  bir cumhuriyet ilan etti. Aynı zamanda Horasan Kürtleri de bölgelerinde kargaşa yaratmaya başladılar.

Tabatabai ile kurdukları hükümet 100 gün sürdü. Sonunda Rıza Han gücü ele geçirdi ve başbakan oldu…

Rıza Han başbakan olarak gücünü Kaçar Hanedanına mensup veliaht ve aile üyelerinin potansiyeline karşı korumak istedi.

Yıllardır ülkesi için bir Cumhuriyeti arzuluyordu gücü ele geçirdiği dönemde bu hayalini gerçekleştirmeye çalıştı. Emrindeki güçler ülke genelinde cumhuriyet propagandası yapmaya başladılar.

Ancak ülkede kurulacak cumhuriyet İngiliz çıkarlarına aykırıydı. Ayrıca cumhuriyetin kurulması din adamlarının da çıkarlarına aykırıydı.

Yıllardır İngilizler ülke mollalarının nabzını tutuyorlardı, verdikleri destekle mollalar cumhuriyete şiddetle karşı çıktı onu takiben eğitimsiz halk da onlara uydu.

Cumhuriyet hayalinin gerçekleşmeyeceğinin farkına varan, gücü elinden kaçırmak istemeyen ve ülkesinin bütünlüğünü korumak isteyen Rıza Han 1925’de artık tüm karşı çıkan mollalar ve meclis vekillerine karşı kraliyetini Mecliste oy birliği ile kabul ettirdi. O, Köy ağaları, toprak sahipleri ve mollaları, İslam yasalarını koruyacağına ve büyük değişiklikler yapmayacağına ikna etti.

Meclis 12 Aralık, 1925’de toplandı ve kraliyetin Kaçar şahı Ahmet Şah’tan alınıp Rıza Han’a verilmesine karar verildi.

Kuşkusuz Britanyanın büyük rolü vardı onun tahta oturmasında, çünkü İngilizler Kaçarların Ruslara yakınlığından ve boyun eğmelerinden rahatsızlardı.

Üç gün sonra, 15 Aralık 1925’de Krallık yeminini etti ve resmen Pehlevi Hanedanını kurdu.

1936–1941 dönemi kadınların dirilişi dönemiydi. Rıza Şah ülkenin kadınlarını İslam’ın getirdiği örtünmekten kurtarmak istiyordu ama gücünün yerleşmesini beklemek zorundaydı. Destekçileri örtünmenin kadınların sosyalleşmesi ve çalışmasına fiziki olarak engel olduğunu söylüyorlardı.

Rıza Şah’ın kara çarşafı yasaklayan ve kadın ve erkeklere yeni kıyafetlerin getirildiği yasa (Atatürk devrimlerinden Şapka ve Kıyafet yasasının karşılığı)’ya ciddi muhalefet yapanlar çıktı.

Din adamları ve İslami görüşleri olan insanlar yasaya karşı çıktılar.

Birçok kadın Rıza Şah istifa edip oğlunun yerine geçmesi ve Kara çarşafı serbest bıraktığı güne kadar evden dışarı çıkmadı.

Yasa sıkı bir şekilde denetlendi, modernleşen toplumda artık kadınlar da boy göstermeye başladı.

Yasayı 1931 evlenme yasası ve 1932’de “Tahran Doğulu Kadınlar Kongresi” takip etti. Ülke kalkınmaya başlamıştı, ülkenin dört bir yanında fabrikalar kuruluyordu. İran açlık felaketinden kurtulmak üzereydi. Ziraat canlanmıştı, çiftçinin yetiştirdiği artık daha değerliydi.

Yetiştirdikleri ürünler artık İran fabrikalarında işleniyordu. Ancak reformları din adamları tarafından ciddi eleştirmelere uğruyordu.

Rıza Şah ülkedeki medrese eğitimine son verdi.

Artık modern okullar açılmıştı. Çocukların okula gitmesi gerekiyordu. Rıza Şah, İran’ın ancak bilinçli bir halka sahip olursa ayakta kalabileceğine inanıyordu. Eğitim reformu da din adamlarınca eleştirildi, din adamları insanlara

“Okullar oğullarınızı kâfir, kızlarınızı fahişe olmak için eğitiyor” sloganıyla camilerde boy göstermeye başladılar. Birçok aile çocuklarını okuldan almaya başladı, ama Rıza Şah’ın gücüne karşılık, birçok din adamı, Irak topraklarına, Kerbela ve Necef’e kaçıyorlardı bazıları ise kum’da gizlendiler.

Onlardan biri Rıza Şah’ın yaptığını gelecekte yıkacak olan Ayetullah Humeyni idi.

Rıza Şah verdiği burslarla birçok öğrenciyi avrupaya okumak için gönderdi. Öğrencilerin bir bölümü harp okulları bir bölümü de üniversitelerde okuyup ülkeye döneceklerdi.

Artık Rıza Şah hayallerinin büyük bir bölümüne ulaşmıştı. Ama onun en büyük hayali tam bağımsız İran’dı.

İngilizlerin İrandaki güçleri onu çok rahatsız ediyordu.

Aslında yıllardır ufak tefek İngilizlerin isteklerini yerine getirmemeye başlamıştı. Örneğin 1931’de kraliyet hava yollarının İran üzerinden uçmasını reddetmişti. Ama Lufthansanın İran üzerinden uçmasına müsaade etmişti.

Ve 1932’de İngilizleri tek taraflı olarak William Knox D’Arcy ile yapılan petrol anlaşmasını ve takiben Anglo-Persian petrol anlaşmasını feshetti. Anlaşma 1961’de sona erecekti ve anlaşma İran’ın petrol gelirinin sadece %16sının İran devletine verileceğini söylüyordu. Rıza Şah % 21 talep etti. İngilizler ise boyun eğmek zorunda kaldılar.

Reformlar devam ediyordu ve Rıza Şah artık yabancı kimselerle yapacağı her anlaşmada çok dikkat ediyordu.

Rıza Şah orduyu yeniden düzenledi. Eski bölük bölük ordu olmayacaktı artık. İtalyanlardan aldığı gemilerle Deniz kuvvetlerini Almanlardan aldığı birkaç uçakla Hava kuvvetlerini kurdu ve hepsini genelkurmay başkanlığı’na bağladı.

Dünyada işler değişmişti artık Almanya’da Adolf Hitler Aryanlerin üstün ırk olduklarını söylüyordu. İran’ınsa soyu Aryenlere uzanıyordu. İngilizlerin elini ülkeden kesmek istedi, böylece “Tam bağımsız İran” hayali gerçek olacaktı.

Moskova cephesi kötü durumdaydı. İttifak güçleri Ruslara İran toprakları üzerinden mühimmat göndermek istedi. Rıza Şah bu öneriyi reddetti.

Bu cevabın karşılığında ittifak güçleri ülkeye girmeye başladı. 1941 ağustosunda Ruslar kuzeybatıdan, İngilizler güneyden ülkeye girdi.

Rıza Şah orduya hazır ol emrini verdi. Ancak ordunun hazırlığı bu hamlenin karşılığında yetersizdi. Zamanında Ruslardan satın alınmış olan silahlar Ruslara karşı  i ş l e m i y o r d u.

Yine de İran yabancıların politik hilelerine kurban gitmişti. Yabancılar İran’a girdiler, Rıza Şah daha fazla gerginlik ve kargaşanın yaranmaması için istifa etmek zorunda kaldı,

Mohammad Ali Furughinin yaptığı diplomatik çabalar sonucu Britanya Rıza Şah’ın oğlu Muhammed Rıza Pehlevi’nin, Rıza Şah’ın yerine tahta oturmasını kabul ettiler. Britanyadan gelen mesajda:

“Veliahtınızın sizin yerinize tahta oturmasını kabul ediyoruz ama majestelerini başka bir seçenek olduğunu düşünmesinler.” diyordu.

İngiliz istilası tamamlandı ve ittifak güçleri İran demir yollarını kullanma hakkını elde ettiler, işte bu dönemde Winston Churchill İran’ı “Zafer köprüsü” olarak adlandırdı.(2)

Dikkatli okuyanın gözünden kaçmamıştır…

Oynanan oyunlar aşağı yukarı birbirinin benzeridir…

Başrolde oynayanlar, İngiliz- Fransız ve Ruslar (ABD,  oyuna 1917’den sonra tam manası ile katılacaktır.)

Hanedanlıklar yıkılmakta…

Cumhuriyetler ilan edilmekte…

Devrimler yapılmakta…

Perde arkasındaki amaç  ise, sömürünün kılçıksız balık haline getirilmesidir.

Neticede kim sömürücülere kılçık olmuşsa, bir şekilde ve her zaman “attaya” gitmiştir….

Ne Sultanlar, Şahlar, ne de devrimler kimsenin umurunda değildir…

Parası olan kuralı koymaktadır. Üstelikte açıkça…

-“Komşuda pişer bize de düşer…” Bu ifade herhalde boşuna söylenmemiş olsa gerek…

-Ve Resimlerin tüm parçaları tamamlamadan gerçek manzara ortaya çıkmamaktadır.

Anlaşılan, İran’ın nükleer teknoloji gerçeği, Rus ve Batılı sömürgecilerin rekabetinin bir sounucudur.

Devam edecek…

Kaynaklar;

(*) 2.Abdülhamid’in  devrilmesi için oluşturulan ittihat-Terakki, Selanik Musevi sermayesi tarafından desteklenir. Karşılığında beklenenlerden birisi de, İmparatorluğun gelirininin ağırlıklı kısmını paylaşan Rum-Ermeni vatandaşlara karşı, Selanik Musevi tüccarlarının desteklenmesidir. İttihatçılar buna, “yerli sermayedar, girişimci yetiştirmek” adını verirler.  Bu anlayış Hem İttihat hem de Cumhuriyetin ilk yıllarında yoğun olarak işlenecek ve ülke geliri-servet el değiştirecektir. Gerçeğinde görünürdeki her yerli girişimcinin arkasında bir yabancı! vardır. Ve el değiştiren servet hiçbir zaman yatırıma dönüşmeyecek, çoğu ülke dışına çıkarılacak ve bir kısmı da kumar ve sefahat alemlerinde tüketilecektir.  Konuya ilgi duyanlar aşağıda verilen web adresini ve  kaynakları inceleyebilirler. http://www.chronicledergisi.com/ataturkun-muteahhidinin-hikayesi/, -“Türkiyenin Düzeni”, Doğan Avcıoğlu, “Türkiye’nin geri kalmışlığının tarihi”, İsmail Cem, İlgili yazılarımızda bu konulara ayrıca, kaynakları belirtilerek geniş bilgi verilmektedir.

(1) “Hep inanmamızı istediler. ” Gürkan HACIR ile (http://www.egitimekrani.com/haber) -Ayrıca, konu ile ilgili, a)Prof. Mete Tuncay’ın. “Türkiye Cumhuriyeti’nde  tek parti yönetiminin kurulması” ile, b) Sevan Nişanya’nın “Yanlış Cumhuriyet” eserleri incelenebilir.

(2) Vikipedi (kaynakları belirtilenler)

 

 

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*