Vatandaşın Osmanlı Tarihi; “Yavuz Selim 40.000 Alevi Kesti!” iddiasında gerçeği arayanlara (11/1)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

"II. İsmail döneminden itibaren kullanılan Safevi Bayrağı"(*)

Bu çok tartışmalı konuda gerçeği arayanlara iki değerli araştırmacı, ilim insanına ait -işlenmemiş- bilgi sunulmaktadır. Birincisi; Ord. Prof. Uzunçarşılı; Diğeri, Prof. Dr. H. Mustafa ERAVCI’dır.

Otu çek köküne Bak!

“Osmanlı devleti çok erken dönemde, bulunmuş olduğu stratejik coğrafyanın da zorlamasıyla, komşularıyla münasebetlerinde kalıcı devlet politikaları belirlemiştir. Osmanlının batı politikası, Avrupa ve onun tamamlayıcı unsuru olan Akdeniz dünyasına yönelikti.

Avrupa Osmanlı için bir ideal olmuştu. Devlet bütün hesabını bu önceliğe göre yapmıştır. Ancak bu batı politikasını sürdürebilir hale dönüştürebilmek için kesif bir şekilde insan kaynaklarına ihtiyacı vardı.

Ayrıca temel aldığı İslam hukuku ve değerleri de ümmet-i İslam’da onları birliğe zorlamakta idi. İşte bu ve benzer faktörlere bağlı olarak zaman zaman doğu sınırlarına yönelerek Anadolu beyliklerini topraklarına kattı.

XV. Asrın ikinci yarısında II. Mehmed’in İstanbul merkezli imparatorluk kurma çalışmaları ile Karadeniz ve Doğu Anadolu Osmanlı hakimiyet alanına dâhil olduğu gibi imparatorluğun doğu politikası da kararlı bir tutum içine girdi.

1501’de Safevî devletinin kurulması ile birlikte İran veya Doğu politikası daha bir vuzuha kavuştu.

Hattı zatında XVI-XVII. Asır Osmanlı- Safevî ilişkileri büyük çoğunlukla çatışma içinde geçmiştir. Bu mücadele Anadolu ve İran’da kurulan iki büyük medeniyetin çatışmalarının son halkasıdır.

Osmanlı-Safevî rekabeti İslam tarihinde Sünnilik ve Şiilik rekabetinin mezhep boyutundan siyasî boyuta intikal eden en önemli dönemlerinden biri olduğu kadar, Osmanlı tarihinin de en önemli safhasıdır. (1)

Yukarıdaki açıklamalardan anlaşılan, Osmanlıların Alevilerle olan ilişkisi veya Sultan Selim’in, “Alevileri katletti!” iddialarındaki başlangıç noktası, iddiada, Mezhep boyutu kadar veya ondan daha fazla olayda siyasi boyutun bulunduğu görüşüdür.

Birinci kaynak; (*)

“Erdebil Sufileri neslinden gelen Şeyh Haydaroglu Şah İsmail’in, menşe itibariyle Anadolu’lu Boy ve Uluslardan Ustaclu, Samlu, Rumlu (Anadolulu), Musullu, Tekelü, Bayburdlu, Çapanlu, Karamanlu, Dulkadirlu, Varsak, Afsar, Kaçar ve Karacadag Sufilerini etrafına toplamak suretiyle 1500’de Azerbaycan, 1507’de Diyarbekir, nihayet 1508’de de Bağdat’ı alıp Akkoynul Türkmen Devleti’ne son vermesi, Yakındoğu’da Anadolu’nun ve Osmanlı Devleti’nin aleyhine tecelli etmesi mukadder yeni bir buhranın zuhuruna sebep olmuştu.

Ehl-i Beyt sevgisi iddiasıyla İran’da Şii bir devlet kuran Şah İsmail’in, dedesi Şeyh Cüneyd ve babası Şeyh Haydar gibi, halifeler (daî = propagandacı) göndermek suretiyle Anadolu’nun, Bâtinî fikirlere sahip halkı arasında giriştiği propaganda faaliyetleri gayesine ulaşmış görünmektedir.

Bu propagandanın sebep olduğu olaylardan, II. Bâyezid dönemi anlatılırken kısmen bahsedilmiş ise de Osmanlı – Safevî münasebetlerini ve Yavuz’un İran’a karşı girişmek zorunda kaldığı savaşın sebeplerini daha iyi anlayabilmek için az da olsa Anadolu’daki Şii faaliyetlerine değinmek gerekiyor.

Osmanlı ülkesinde Şii faaliyet ve teşebbüslerin çoğaldığı devir, şehzadeler arasındaki rekabetin meydana çıktığı bir zamana tesadüf eder.

Nitekim bu karışıklık anlarında tımarları ellerinden alınıp başkalarına verilen bir kısım Tekeli sipahileri, propagandanın da tesiriyle Sah İsmail’in vaatlerine aldanarak İran’a göç etmişlerdi.

Bunlar, daha önce temas edilen Sah Kulu (veya Osmanlı deyimi ile Şeytan Kulu)’nun isyanında önemli rol oynamışlardı. Bayezid’in aldığı tedbirler, Şii tehlikesini bertaraf edememişti.

Bununla beraber II. Bayezid, oğlu Selim’e tahtı teslim ederken

-“Kızılbaştan ehl-i İslâmın intikamını alıveresin” demişti.

Öyle anlaşılıyor ki, ülke ve Sünnî İslam dünyası için Şii tehlikesini önleyebilecek şehzadenin Selim olduğu hususunda herkes ittifak etmişti.

Nitekim halkın fikrine tercüman olan Celalzâde, bütün meclislerde ozanların:

-“Yürü Sultan Selim devran senündür” diye türkü çıkardıklarını belirtir.

Filhakika Bayezid’in son senelerinde şehzadeler arasındaki vaziyetten istifade etmeyi düşünen Şah İsmail, faaliyetlerini artırmış ve daha sonra yanına kaçacak olan

Şehzade Ahmet’in, Kızılbaşlıgı kabul eden oğlu Murat’ı da himayesine al misti.

Yavuz’un ağabeyi olan Şehzade Ahmet’in en büyüğü Murat adını taşıyan dört oğlu vardı.

Murat, babasının Amasya’dan ayrılmasından sonra bura valiliğini yaptı. O, Amasya ve Çorum çevresinde bulunan Kızılbaşların tesiriyle Şiiliği sevmeye ve benimsemeye başladı.

Bu yüzden Şiiler tekrar harekete geçtiler. Şahkulu, Antalya’dan İç Anadolu’ya doğru ilerlerken Amasya ve çevresinde bulunan Kızılbaşlar, küme küme toplanıp şehirleri yakıp yıktılar.

Şahkulu, Bati ve Güney Anadolu’daki faaliyetleri yürütürken, Orta Anadolu’dakini de Nur Ali Halife idare ediyordu.

Rukiye’mi olan Nur Ali Halife, Şah İsmail tarafından Amasya ve çevresine gönderilmişti.

Nur Ali Halife, devletin çok nazik bir zamanında, Çorum, Amasya, Yozgat ve Tokat taraflarında bulunan Yörük, Türkmen ve Kürt Alevilerini devletin aleyhine kışkırtmak üzere görevlendirilmişti.

Hele 3000 Kızılbaşla Faik Bey kuvvetlerini yenip Tokat’ı zapt edip Şah İsmail adına hutbe okutması, daha sonra, Amasya Valisi Şehzade Ahmet tarafından üzerine gönderilen Yular -Kisdi Sinan Paşa’yı mağlup etmesi, yeni bir buhranın çıkmasına sebep olmuştu.

Nur Ali’nin teşvikiyle harekete geçen Kara İskender ve Isa Halife, Çorum ile Amasya havalisinde bulunan Kızılbaşları ayaklandırdılar.

Bunlardan, Şah adına asker toplayıp, başlarına kırmızı taç giydirdiler. Ondan dolay bunlara Kızılbaş denildi.

Bu iki halifenin telkinlerine kanan Şehzade Ahmet’in oğlu Murat, merasimle kırmızı tacı giyerek Kızılbaş olur.

Murat, etrafında bulunan halifeleri Geldigelen’de toplantıya çağırır. Gelmeyenleri öldürtüp mallarını yağma ettirir. Şehzade Ahmet, oğlunu yola getirmek için epey uğraştıysa da muvaffak olamadı.

Bundan sonra Şehzade Murat, Nur Ali Halife ile birleştiği gibi Tokat’ı ateşe verip yakacak, arkasından da Nur Ali ile Şah İsmail’e sığınacaktır.

Bütün bu olaylar, iki devletin arasının gittikçe bozulmasına sebep olmuştu. Babasını da dinlemeyen Murat’ın, İran’a sığınıp Şah’tan yârdim görmesi, durumu daha da vahim bir hâle getirmişti.

Padişah, Kızılbaşlıgı kabul eden Murat’ı Sah İsmail’den istemişti. Şah İsmail ise bunun için gönderilmiş olan Türk elçisini Iran sarayında öldürtmüştü.

Öbür yandan Şah İsmail, Sultan İkinci Bayezid devrinde başlamış olduğu yıkıcı hareketlerini Anadolu’da devam ettiriyordu. Bu hususta onun, Karamanoğulları ve onlarla akrabalık kurmuş olan Turgutoğulları ile gizli mektuplaşmaları oluyordu.

Nitekim, 23 Mayıs 1512’de Musa Turgutoğlu’na yazdığı mektup çok dikkate şayandı.

Çünkü bu mektubunda o, değerli adamlarından Ahmet Karamanlu’yu o tarafa gönderdiğini, ona tabi olunmasını ve birlikte hareket edilmesini istiyordu.

Yavuz’un tahta çıkısından bir ay kadar sonra yazılan bu mektup, Şah İsmail’in Osmanlı Devleti’ni parçalamak yolundaki çabalarında hâlâ ısrar ettiğini gösteriyordu.

Bundan başka Şah İsmail, Osmanlı tahtına çıkısından dolayı Yavuz’u tebrik etme ihtiyacını bile duymuyordu. Çünkü Şah İsmail, Akkoyunlu ve Karakoyunlu ailelerini ortadan kaldırarak kuvvetlerini artırmış, Şirvan ile Mahzenden topraklarına hâkim olmuş, Irak- Arap’a ve Horasan’a kadar uzanmış; stratejik mevkii büyük olan Diyarbakır’ı ele geçirmiş; Özbek Hani Seybek’i yenerek Ceyhun’un beri tarafındaki ülkeleri feth etmişti.

Hammer’in de ifade ettiği gibi Şah İsmail, öldürülen Seybek’in kafatasını altınla kaplatarak kadeh olarak kullanmıştı. O, bu başın derisini baharatla doldurarak zaferinin bir nişanesi olarak Yavuz Sultan Selim’e göndermişti.

Böylece Şah İsmail, askerî kuvvet ve kabiliyetiyle, hatta bundan daha ziyade propaganda ve nifak ekibi tarzında teşkilatlandırdığı tarikat ve mezhep organizasyonu ile Erzurum, Kars, Diyarbakır, Musul, Bağdat, Horasan, Semerkant ve Buhara’nın güneyini içine alan büyük bir devlete sahip olmuştu.

On dört senelik hükümdarlığında giriştiği muharebelerin tamamında galip gelmişti. On dört kadar hükümdar ve meliki yenmişti. Bu zaferleriyle hâkli bir gurur duymakta, dünyanın büyük devletleri arasında sayılan kudretine güvenmekte idi.

I00 – l20 binlik bir süvari ordusuna sahip bulunmakta idi. Bütün bunlar gözönüne al indiği zaman Sultan Selim’e de galip geleceğini ümit ediyordu.

Şah İsmail, İran’da kısa bir zaman içinde fevkalâde kuvvetlenen Safevî Devleti’ni kurdu. Burada, zaten yaygın bulunan Şii mezhebini, devletin resmî mezhebi haline getirdi. Siyasî ve dinî başbuğluğu kendi şahsında topladı.

Bu arada Şii telkinleri yaymak hususunda Anadolu’da çok müsait bir zemin buldu. Öyle ki, Safevî hanedanının muvaffakiyetinde Anadolu Kızılbaşlarının da rolü oldu.

Şahin daî ve halifeleri tarafından halk arasına sokulan emirleri, büyük bir kutsiyeti haiz telakki ediliyordu. Bu yüzden, Osmanlı hanedanına gasp nazari ile bakan bir cereyan günden güne büyüyordu.

Gerçekten kendisine bağlı olanlar ile komutan ve askerleri âdeta kendisine perestiş edercesine itaat etmekte idiler.

Nitekim Âşık Paşazade, halkın, askerlerin ve müritlerinin Şah İsmail’e olan bağlılığını şu ifadelerle dile getirir:

-” Müritleri ona tabi oldular. Öyle ki memleketteki bütün müritleri birbirleri ile buluşunca “Selâmün aleyküm” diyecekleri yerde “Şah” diyorlardı. Hastalarını ziyarete gittikleri zaman dua yerine de “Şah” diyorlardı.

Anadolu’daki Ehl-i Sünnet’e mensup Müslümanlar, onun buradaki müritlerine

“bunca zahmet çekip Erdebil’e varacağınıza Mekketu’l-Lah (Kabe)’a gitseniz, Hz. Peygamber’i ziyaret etseniz daha iyi olmaz mı?

dediklerinde onlar” Biz, diriye varırız, ölüye varmayız” derlerdi.

İran’da bu gelişmeler olurken, Ehl-i Sünnet efkâr-i umumiyesin de büyük bir endişe hüküm sürmekte, Kızılbaş faaliyet ve hareketleri derin bir izdir ve acıyla izlenmekte idi.

Gerek Mısır’da, gerekse Osmanlı diyarında İslam efkâr-i umumiyesi, bu problemi çözecek bir el arıyordu.

Mısır’da, daha önceki Fâtimî tecrübesinin acı ve korkunç hatıraları henüz hafızalarda tazeliğini koruyor, Bağdat’taki Şii Büveyhîlerin (Büveyhoğulları) zulümleri akıllara geliyor; Bâtıni beliyyesinin kanlı sahneleri tekerrür edecek sanılıyordu.

Bu yüzden, Şah ve askerlerinin vahşiyane zulümleri endişe ile takip ediliyordu.

Ağabeyleri ile olan problemleri halleden Sultan Selim, gerçek gayesini anladığı Şah İsmail’e büyük bir darbe vurmak için hazırlanmaya baslar.

Bu maksatla, Anadolu’da devlet için tehlikeli gördüğü Kızılbaşlardan bir kısmını ya hapsetmiş veya öldürtmek suretiyle içeride çıkabilecek isyanları önlemeye çalışmıştı.

Ibn Iyas’in ifadesine bakılacak olursa Şah İsmail, Memlûk Devleti için de büyük bir tehlike idi. Zira o, Kahire’de bulunan Sünnî halifeye karşı Şii mezhebini destekleyip orayı da kendi mezhebine sokmak için çaba harcıyordu.

Bu gayenin tahakkuku için de her hareketi mubah görüyordu. Bu sebeple olacak ki, Frenkleri, Memlûkler aleyhine kışkırtıp onların denizden, kendisinin de karadan Suriye üzerine yürümesini teklif etmişti. (2)

Yukarıdaki ifadelerden anlaşılan, Konu basit bir ifade ile geçiştirilecek;

“Selim Alevileri katletti!” Olayı değildir.

Okuyanlar bilgilerini bu arşiv kayıtlarına göre yeniden değerlendirebilirler.

**

İkinci kaynak; (**)

 “Yavuz Sultan Selim’in cülusunda Anadolu’da Kızılbaş faaliyeti…

Akkoyunlu devletini yıkarak Şia mezhebinde (Îsnâ-Aşeriye: On iki imam) şeyhlikten şahlığa geçmek suretiyle büyük ceddi Şeyh Safiyüddin Erdebilî’ye izafeten Safevîye devletini kurmuş olan (1502) Şah İsmail asırlardan beri Anadolu’da yaşayan Kızılbaşlara Dâî veya Halife isimlerinde propagandacılar göndererek onları da kendi camiası altına sokmağa çalışıyordu.

Anadolu Selçukileri zamanında ve II. Gıyasüddin Keyhusrev (1236-1246) devrinde Orta – Anadolu’da Sivas, Amasya, Tokat, Çorum, Malatya havalisinde Baba İshak’ın idare ettiği Alevilerin yani kızılbaşların ayaklanmaları ve daha sonra Batı Anadolu’da ve Rumeli’de Balkanlar’da Samavna kadısı oğlu Bedrüddin Mahmud’un tertip ettiği alevi ayaklanması gibi kanlı olaylar cereyan etmişti.

Şah İsmail’in halifelerinden Nur Halife Orta – Anadolu’da müritleri vasıtasıyla çalışıyor, Sivas, Tokat, Amasya ve Çorum’’daki Alevileri Şah adına birliğe davet ediyordu.

Aynı suretle Şah İsmail’in babası Şeyh Haydar’ın halifelerinden olan Anadolu Alevilerinden Hasan Halife oğlu Şah Kulu da Antalya ve havalisinden başlayarak Şah adına çalışıyor ve bu, aynı zamanda faaliyetini adamları vasıtasıyla Rumeli’ye de teşmil etmiş bulunuyordu (1509) (3)

Şah İsmail el altından için için çalışırken bilhassa bu 1509 tarihinden itibaren Güney-Anadolu’da Antalya sancağı sahasında Şah Kulu Halife’nin faaliyeti artmış, aynı zamanda Şah İsmail sancaklardaki bazı şehzadelerin cemiyetlerine adamlar sokmuş ve şehzadelerle mektuplaşmağa başlamıştı. (4)

Tarihlerde Şah Kulu denilen Hasan Halife oğlu (ismi malûm değildir) Korkuteli tarafından Yalınlıköy halkındandı. Bu şahıs kendi köyü civarında bir mağarada oturup ibadetle meşgul olur görünüp kendisini ziyarete gelenler vasıtasıyla veli olarak şöhreti artmış, hatta Sultan II. Bayezid bile kendisine para göndermekte bulunmuştu.

İşte bu suretle şöhreti artan Şah Kulu, gizli maksadını fiile çıkarmak için münasip bir zaman ararken Sultan Bayezid’in devlet işlerini vezirlerine bırakması ve fiilen işten çekilmesi ve oğullarının saltanata geçmek için hırsları, Şah Kutlu’ya cesaret vermiş, fakat Antalya sancakbeyi Şehzade Korkud bunun maksadını anlayarak kendi adamlarından subaşı Hasan Ağa ile kuvvet sevk ederek cemiyetini dağıtmış ise de Şah Kulu kaçmağa muvaffak olmuş, fakat yakalanan adamlarından maksadı anlaşılmıştı. (5)

Şah Kulu kaçtıktan sonra Yenice derbendine varıp dört,  beş yüz kadar avenesiyle isyan etmiş, ele geçen kadı ve naipleri katletmiş, Manisa’ya gitmiş olan Korkud’un adamlarından mürekkep kafileyi vurmuş ve mukabelesine gönderilen kuvvetler arasındaki sipahilerin Şah Kulu tarafına geçmeleri üzerine hükümet kuvvetleri bozulmuş ve Şah Kulu Antalya üzerine gelerek şehri kuşatmıştır. (6)

Hükümetin, mevzii bir isyan zannıyla ehemmiyet vermediği hâdise büyümüş. Şah Kulu’nun cüreti artmış, Burdur, Keçiborlu, İstanos (Korkuteli) Isparta, Gölhisar, Sandıklı tarafları bunların yağma ve katliamlarına uğramış, bunlara karşı Anadolu valisi Karagöz Ahmed Paşa gönderilmiş ise de Kütahya önünde o da mağlûp ve maktul düşmüş ve Şahkulu tarafından kazığa vurulmuştur (22 Nisan 1511).

Şah Kulu bundan sonra Bursa üzerine yürümeğe başlayarak mukabelesine gönderilen subaşı Hasan ağa’yı da bozup katlettiğinden Bursa’da heyecan artmış Şehzade Korkud Manisa  kalesine kapanmıştır.

Bunun üzerine Bursa kadısı iki güne kadar kuvvet yetişmezse neticenin pek vahim olacağını İstanbul’a bildirmesi neticesinde (7) Devlet merkezi gözünü açmış ve vezir-i âzam Hadım Ali Paşa isyanı bastırmağa memur edilmiştir.

Hadım Ali Paşa’nın yeniçeri kuvvetleriyle üzerine gelmekte olduğunu haber alan Şah Kulu çekilmeğe mecbur olmuş ve vezir-i âzam tarafından takip olunarak Sivas civarında Çubuk çayı veya Gökçay (8) Mevkiindeki müsademede Ali Paşa maktul olmuş ve bozulan Şah Kulu’dan bir haber alınmamıştır (1511 Temmuz).

Devam edecek…

Okuyanı sıkmamak için Aleviler ve Selim konusu iki bölüm halinde verilmektedir.

resim;anadolucografyasi.com

(*) H.Mustafa Eravcı, Türkiyat araştırmaları dergisi, 249 Çalışma ile ilgili geniş bilgi; http://www.turkiyat.selcuk.edu.tr/pdfdergi/s28/eravci.pdf

(**) Ord. Prof. ÎSMAÎL HAKKI UZUNÇARŞILI, “OSMANLI TARİHÎ, II. Cilt sahife, 257-261, Yazar, Türk Tarih Kurumu Üyesi ve eser, ATATÜRK KÜLTÜR TÜRK TARÎH KURUMU tarafından yayınlanmaktadır.

(1-2) Bu çalışma Gazi Üniversitesinin düzenlemiş olduğu Türk Dünyası Tarihi Kaynakları adlı ulusal sempozyumda bildiri olarak sunulmuştur. (H.Mustafa Eravcı, Türkiyat araştırmaları dergisi, 249 Çalışma ile ilgili geniş bilgi; http://www.turkiyat.selcuk.edu.tr/pdfdergi/s28/eravci.pdf

(3) Filibe Sancak beyinin. Şah Kulu’nun faaliyeti hakkında yakaladığı casus Pır Ahmed’in istintakındaki ifadesine göre arızası: “Şahkulu Antalya kurbinde Yalınlu nam karyenin yanında bir mağarada olurdu ve mevludu dahi ol karyede idi. Sual : Sen onda iken Şahkulu’nun yarar âdemisi kimler idi?’deyince

Cevaben biri Safer ve biri İmamoğlu nam kimesnelerdir. “… Sen Şahkulu’nun yanından ne vakit gittin deyu sual olıcak, geçen yılın Safer ayında gittim. Kaç kişi idiniz deyu sual olıcak dört kişi idik dedi. Her birimize yirmişer kâğıt (davetiye) verdi. Ol kimesnelerin adları nedir deyicek biri Safer, biri İmamoğlu ve biri Tacüddin ve biri dahi mezkûr Pir Ahmed. Bunlar nereye vardılar deyu denince, Safer Serez’e vardı, İmam oğlu Selanik’e  vardı, Tacüddin ve Suca ve Şeyh Çelebi ve mezkûrun imamı Muhiddin Halifelere kâğıtlar verdim dönünce de Ercanlı halifeye kâğıt verdim ve esbabım ve bazı kâğıtlarım Ercanlı halifede emanet kodum…” diğer gezdiği yerlerde kimlere kâğıt verdiyse de onları da zikretmiştir (Topkapı Sarayı Arşivi, Nr. 6636).

(4)Memlûk devletin idaresinde bulunan Divriği sancağının naibi yani valisi olan Mamay tarafından asılları Memlûk Sultanına gönderilmek suretiyle Halep naib-i saltanasına ve suretleri de Dulkadır oğlu Alâüddevle’ye yollanan ve şehzadelerle mektuplaşmağa başlamıştı.

(5) Antalya kadısının 916 Zilhicce (30 Mart 1511) tarihli olup Antalya’yı bırakıp Manisa’ya giden Şehzade Korkud’a arızası (Topkapı Sarayı Arşivi, Nr. 5321).

(6) Antalya’da bulunan Şehzade Korkud’un defterdarının arızası (Topkapı Sarayı Arşivi, Nr. 5035)

(7)Bursa kadısı Ahmed Bükâî Efendi’nin yeniçeri ağasına mektubu (Topkapı Sarayı Arşivi, Nr. 5451).

(8)Tâcü’t’tevarîh c. II., s. 177) Bu mevkii, Gökçay diye kaydediyorsa da, Amasya valisi Şehzade Ahmed’in divân-ı hümayuna göndermiş olduğu arızada Çubuk çayı deniliyor. (Topkapı Sarayı Arşivi, 3062 Nr.lı dosya)

 

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*