Vatandaşın Osmanlı tarihi; Neden bilgi üretemiyor, ilim insanı yetiştiremiyoruz? (13/2)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

Sıvı azotla (nitrojen) soğutulmuş yüksek-ısılı süperiletkenin üzerinde asılı duran bir mıknatıs.

Hatalarımızdan ders alarak, doğru bir mantık kurgusuyla geleceği yapılandırmak ancak Tarih ve Matematik ilmiyle mümkündür. Bizler nerede hata yaptık, yapmaya devam ediyoruz?

Kaldığımız yerden devamla…

Bu inkılâp nihayet geçmişteki tecrübelerle ilk sanayi inkılâbına nazaran çok daha ehemmiyetli bir ayrılmaya yol açtı. Bu iki inkılâbın sebepleri birbirinden ayrı olmakla beraber, ikisi de insan unsuru bakımından aynı zemine dayanıyordu.

Avrupa’da aynı iki veya üç nesil her iki inkılâba da katıldı: her iki inkılâbı yaratan da bu nesiller arasındaki pek az sayıda insanlardı.

İlk sanayi inkılâbı bir düşünce inkılâbı ile birleşerek İngiltere’de Shakespeare ve Milton’un, kıta Avrupa’sında da Cervantes ve Rubens’in devirlerini, yanı sanayileşmenin doğuşu bakımından çok önemli olan bir çağı yarattı.

Avrupalıları onyedinci asır ortasında sanayileşmeye yüz yıl öncekinden daha yakın bir hale getiren asıl kuvvet onların maddî sahadaki gelişmeleri değildi…”

Bir ara veriyoruz.

(Burada bir açıklama yapılması gereklidir. Yazar, “…asıl kuvvet onların maddi sahadaki gelişmeleri değildi..” Demesine karşılık, Bu konuda otorite olan büyük çoğunluk, sanayi devrimini, Latin ülkelerinin soyulmasıyla elde edilen altın-gümüşe bağlamaktadır.

Kaldığımız yerden devamla;

“…İnsan zihninin kantitatif kıymetlere ve kantitatif (analiz) muhakeme metotlarına, ilmî bilginin temeli olarak tahkik edilebilir delillere ve daha geniş bir matematiğe kendini vermesi neticesinde bu terâkki elde edilmiştir.

İnsanı zamanın, mekânın ve şartların üstüne çıkaran ve ona uzun vadede tarihin gidişine tesir etmek imkânı veren zekâ bütün bu gelişmelerin müşterek kaynağıdır. (1)

..

Fransa’da 1540 -1640 arasında talebin ingiltere’den daha süratle arttığı bir tek madenî emtia grubu vardı. Bu da sanat eseri olan emtia – süslü parmaklıklar, pencere parmaklığı, kapı kilidi ve tokmağı, sağlam çekmeceler için kilit ve tezyinat gibi – idi…” (2)

Onyedinci asır başlarında kıta Avrupa’sındaki sanayiin büyük bir kısmı işte bu çeşit işlere hizmet ediyordu.

Britanya’da, İsveç’te ve bir dereceye kadar da Hollanda’nın gemicilik ve gemi inşa sanayiinde sınaî istihsalin ucuz maddelere doğru kayması o devirlerde kaide olmaktan ziyade bir istisna teşkil ediyordu.

Modern zamanların başındaki sanayi inkılabı daha çok Kuzey Avrupa’ya ve bilhassa Büyük Britanya’ya mahsus bir hâdiseydi. (3)

“Yıllarca önce, İngiltere ve Fransa’daki sınaî gelişmeye ait vesikalar üzerinde çalışmaya başladığım sıralarda, Amerika’da yetişmiş bir asistanın kıymetli yardımlarından istifade etmiştim. Bu kız asistan, klâsik diller ve bilhassa eski Yunanca sahasında yetişmiş olmakla beraber, kendi neslinin hemen bütün okumuşları gibi o da zamanın teknik gelişme ile alâkalı fikirlerine sahipti.

Bu gelişmeyi iyilik ve güzelliği manevî olgunlaşmaya yaptığı katkılara göre değil, fakat faydalılık ve maddî verimlilik gibi sayı ve miktara vurulabilen şeylere göre ölçmüştü.

İkimiz birlikte, İngiltere ve Fransa’da Eski Rejim zamanındaki sınaî teşkilât ve teknolojiye ait vesikaları incelemeye giriştik, iki memleketin sınaî tekâmülleri arasındaki fark kızın dikkatini çekmişti; Fransa’nın İngiltere’yi daima iki-üç nesil geriden takip ettiğini söyledi. (4)

Bir ara daha veriyoruz

Yazar, İlgili dönem için Fransa’nın gelişme manasında İngiltere’yi  iki-üç nesil geriden takip ettiğini söylemektedir.

Bugün, Amerika veya Avrupalı gelişmişlerden, paramız ile, hatta fahiş fiyatlarla modern araç-gereç alamamaktayız. Satın aldıklarımız, teknolojinin en son ulaştığı seviyedeki ürünler değil, en iyimser tahminle, 2-3 nesil eski teknolojilerdir.  Bize sattığı makinelerin yazılımını dahi vermemektedirler.

Bu anlayışı düne uyguladığımızda batı bizim yaramıza merhem olacak bilgiyi esirgemektedir. Ancak kendi aralarında ileri derecede işbirliği mevcuttur.

Biz  ise, bunlardan hiç ders çıkarmadan İslam ülkelerini daha fazla nasıl küstürebiliriz?” anlayışının peşindeyiz.

Anlaşılması gereken, “Tırnağın varsa başını kaşı!” Bunun yanında üretmeye kalktığımızda, İsrail üzerinden, İran misali 7 gün 24 saat tehdit etmektedir.

Rönesans ve sınaî gelişme

Geçen dört asırlık Avrupa tarihinin başlıca meselelerinden biri de düşünce hareketleriyle onlara refakat eden iktisadî ve bilhassa sınaî değişmeler arasındaki münasebettir.

İlim tarihi sahasında çalışan İlim adamları ve mütehassıslar, onaltıncı ve onyedinci asırların modern ilmin doğuşunda hayatî bir rol oynadığını kabul etmeye başlamışlardır.

Fakat acaba sanayileşmenin de bu asırlarda doğduğunu kat’î bir şekilde söyleyebilir miyiz?

Onaltıncı asrın ilk on yıllarında, Kopernik ve Erasmus’un, Fernel ve Rabelais’nin zamanlarında, Reform devrinde, Avrupa’daki sınaî gelişmeyi doğuran başlıca kuvvetlerin Amerika’nın keşfi ile çok az bir ilgisi vardı.

Bu kuvvetler esas itibariyle Avrupa’ya aitti; büyük bir kısmı da, eğer Avrupa ve Afrika’yı Asya’dan ayıran hiçbir kıta bulunmasaydı, tesirini göstermiş olacaktı.

Bu kuvvetlerden biri de duyulara yeni şekillerde zevk veren nesnelere karşı uyanan taze bir alâka idi. Bu alâka İtalya’da daha önce başladı. Rönesans mimarisi, her ikisi de on beşinci asrın ilk yarısında faaliyet gösteren Ghiberti ve Brunelleschi’nin inisiyatifleriyle önemli bir derecede gelişmişti.

Bu mimarinin ve onun yardımıyla doğan inşa zevkinin yayılması, yeni üslûplarda kiliselerin, eski kiliselerde yeni şapellerin, vali konaklarının ve tüccar konaklarının yapılması ile birlikte yağlı boya resimden zarif zırh elbiselerine kadar her çeşit sanat eserlerine karşı da geniş bir alâka doğdu…

Bu hareketler ekseriya kendileriyle birlikte şehirlerin sahasını da genişletti. Yeni şehir duvarları ve köprüler inşa edildi. Yeni üslûplarda binalar ve döşemeler, daha çok ham maddeye ihtiyaç doğuruyordu.

Aynı zamanda, ekserisi sanat gayesiyle icat edilen basma, kristal cam imâli, kurşun yardımıyla gümüşlü bakır cevherinden gümüş ve bakırı ayırma gibi yeni tekniklerin ortaya Sıkması da istihsalin çoğalmasını teşvik etti. 1460 -1530 arasında Orta Avrupa’da bakır ve gümüş istihsali beş mislinden fazla artmıştı.

Kâğıt imâli muhtemelen daha da süratle arttı. Birçok şehirlerde eski binalar daha çok ışık alacak ve matbaa makinelerine, diğer lüzumlu müteharrik eşyaya uyacak şekilde restore edildi ve neticede daha evvel çok nadir bulunan kitaplar çoğaldı.

İlk Luther’cilerin yüzbinlerce matbu risale dağıttıkları söylenir. Yine o devirde Avrupa’nın pek çok yerlerinde maden ve metalürji istihsalinde, ömürlü istihlâk malları imalinde artma olmuştur.

Ticaret ve ziraat da genişledi; İtalya’da, İspanya’da, Fransa’da, Hollanda da. Güney Almanya’da ve umumiyetle Orta Avrupa’da nüfus arttı.

Avrupalıların istihsal ve imalâtı artırmaya gösterdikleri alâkanın asıl sebebi geniş kitlelerin ucuz mal almasından ziyade iktisadî olmayan görüşlere dayanıyordu.

…Yeni evler yapıldı, şehirlere su vermek üzere depolar inşa edildi, kenarlarında pek çok Avrupa şehirlerinin kurulduğu nehir ve ırmaklar üzerine daha çok köprüler inşa edildi. Bu arada onbîrînci, onikinci ve onüçüncü asırlara ait katedral ve kiliseler etrafında gelişmiş birçok şehirlerin eski güzellikleri de muhafaza ediliyordu.

Bir ara daha veriyoruz.;

Avrupanın, 16-17’nci asırda şehirlerde yapmaya başladıkları modernleşme ve yenilikler; yazının ilk bölümünde anlatıldığı gibi gerçekte Endülüs’te 3-4 asır evvel kullanılmaya başlanmış olanlardır.

Kaldığımız yerden devamla;

“…Umumî bir mimarî ahengi için durum bugünkü mânada cadde ve tünelleriyle, demiryollan ve hava alanlarıyla, kanalizasyon, elektrik ve ısıtma tertibatlarıyla bir şehir plânlamasının neticesinde meydana gelmiş değildi.

Rönesans devrinin kasaba ve köylerindeki bu tenevvü, mimarî uygunlukla alâkalı umumî bir estetik anlayıştan doğmuştu; burada kısmen eskiçağ modelleri, kısmen de tabiata ve tabiatı sanat materyali olarak kullanma yollarına karşı doğan yeni bir alâkanın rolü vardı.

Bu yeni üslûplarda daha çok eser verme ve inşa hareketi, bir bakıma, daha çok insanı tatmin etme gayesini taşımıyordu…

Leonardo da Vinci ve Erasmus’un zamanlarında bilhassa göze çarpan ticarî ve sınaî gelişmeyi bugünkü sanayileşme istikametindeki bir hareket olarak göstermek zor değildir.

Modern Avrupa’nın o devir Avrupa’sından — Rönesans Avrupası — çıktığını düşünürsek bu münasebet açıkça görülür. Avrupa’da onbirinci asır ortasından ondördüncü asır başına kadar görülen iktisadî inkişaf için de aynı şey söylenebilir.

Avrupalıların bütün büyük eski tecrübeleri, doğu medeniyetleriyle ve eskiçağla olan temasları da dahil olmak üzere, o tarihten beri geçen “hâdiselerin. Işığında, sanayileşmeye bir hazırlık sayılabilir. (5)

Amerikalı iktisat tarihçisi olan yazar John U. Nef, sonunda, utana-sıkıla! yeniliklerin “Doğu Medeniyetleri...” ile bir alakası olduğunu ifade etmektedir.

En azından bizler gibi tümden de inkar edebilirdi…

Ne derler beterin beteri var!

Devam edecek…

Resim; Sıvı azotla (nitrojen) soğutulmuş yüksek-ısılı süperiletkenin üzerinde asılı duran bir mıknatıs. Kaynak: http://bilim.nedir.com

Kaynakça;

(1)John U. Nef, “Sanayileşmenin Kültür Temelleri”, s.84

(2) a.g.e. S.170

(3) a.g.e.171

(4) a.g.e.S.172

(5) a.g.e.S.56

 

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*