Vatandaşın Osmanlı Tarihi; “Göçebe Türkler” Nasıl “Muhteşem Osmanlı “ oldular? (7)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

Merzifon Amerikan Koleji; (1886), ABD misyonerleri tarafından yönetilmiştir. İçerikte yazılarında alıntı yapılan George White'tın da müdür olarak görev yaptığı okuldur.

Türkler kimlerdir? Açıklamasından sonra; “Ne değişti de, Göçebe Türkler,  “Muhteşem Osmanlı!” Oldular?” sorusuna da açıklık getirilmektedir. İşte Türkler ve Müslüman Türkler ’in hikâyesi…

-“Bir Şark meselesi vardır. Çünkü, Ortaasya’dan gelen Türkler ve Moğollar Ortaçâğ’dan beri Doğu Avrupa’yı istilâ etmişler, oralarda hâkimiyetlerini kabul ettirmişlerdir.

Haçlılar’ın başarısızlığı, çeşitli Avrupa devletlerinin iç teşkilâtlarında duraklama devrinin başlaması, İstanbul’daki Rum İmparatorluğu’nun uğradığı çöküntü,

14. Yüzyıldan sonra Türklerin Batı’ya doğru zafer yürüyüşlerini kolaylaştırmıştır.

Şark meselesinin tarihi de, Türklerin Avrupa’dan çekilmelerinin tarihidir.

Bu çekilme de zaruri idi. Çünkü, Türkler buralarda esaslı hiçbir şey kuramamışlardı.

Son olaylar da gösterdi ki, Türklerin vatanseverlikleri, devamlı faaliyet gösteren bir devlet teşkilâtı kurmaya muktedir değildir.

Hattâ şöyle de denildi:

-“Türkler dört asır, hattâ daha fazla bir süre, Avrupa’da çadır kurmuşlardır.”

Gerçekten Türkler, buraları yalnız fethetmekle kalmışlar, başka bir şey yapmak istememişler veya yapamamışlardır.

Türkler, mâliyesi, ordusu ve idaresiyle muntazam bir devlet kuramamışlardır.

Şark’a has bir hareketsizlik, İslamlara has bir kuvvete baş eğişle, sultanların, serdarların mutlak idaresi, sonunda onları bir derebeyi çetesi hâline getirmiştir.

Bu bakımdan, daha 18. Yüzyıldan itibaren, Türk İmparatorluğu parçalanmaya başlamıştı. Yeniçeri ordusu, düzensiz bir milis kuvvetinden başka bir şey değildi.”(1)

-“Bugün Türkiye mahvolsa bile, Kaşgâr’dan Istanbul’a kadar konuşulan Türk diliyle, tekrar bir Türk  İmparatorluğu kurarlar.

Hazar Denizi’nin güneyindeki İran Türkmenlerinden geçecek olan silsile müstakbel Cermenlik’ten, müstakbel Islâvlık’tan daha sağlamdır. Arada hiçbir sınır, hiçbir tabiî engel yoktur.

Bu Türk İslamları, Çin’den tâ Moskova’ya kadar uzanır  ve Ural dağlarından itibaren millî bir bütünlük gösterirler.

Artık bugün, her siyâset adamı itiraf eder ki, Rusya Türkleri’nde bir milliyet hissi uyanmıştır. Bir edebiyat, bir sanayi, bir ticaret vardır. Bunlar yarın için bir devrim hazırlayacaklardır.”  (2)

Ünlü Fransız tarihçisi Gustave Le Bon’a göre, Müslümanlık dünyaya nasıl yayıldı;

“Bu dinin dünyanın her tarafına yıldırım hızıyla yayılması sebeplerini ve yeni dine girenlerin nasıl olup da İskender İmparatorluğu’ndan daha büyük bir imparatorluk kurmak için gerekli olan kuvveti bulduklarını açıklamak o kadar kolay değildir.

Kendilerini Suriye’nin ebedî sahibi sanan Romalılar, buradan atıldıktan sonra,

ruhları birleştiren yeni dinin coşturup gayrete getirdiği göçebe kabilelerin birkaç yıl içinde İran’ı, Mısır’ı, Kuzey Afrika’yı ve Hindistan’ın bir kısmını fethettiklerini görerek şaşırıp kaldılar.

Bu şekilde kurulan imparatorluk yüzyıllarca devam etti.

Bu saltanat Atillâ gibi Asya fâtihlerinin kurdukları imparatorluklara benzer, gelip geçici bir devlet değildi.

Çünkü, İslâm devletinin kuruluşu. Batı Avrupa barbarlık içinde yuvarlanırken, Doğu’da gözleri kamaştıran bir tazelikle parlayan tamamen yeni bir medeniyetin ortaya çıkışının başlangıcı oldu.

Gözün bile ilk bakışta tanıyacağı derecede yaratıcı eserler vücuda getirdiler. Arapların imparatorluğu o kadar genişti ki, bunun parçalanmaması imkânsızdı.

Nitekim, birtakım küçük krallıklara ayrıldılar. Ve bunlar zayıfladılar. Moğol, Türk v.b. kavimler tarafından zaptedildiler.

Fakat, Müslümanların din ve medeniyetleri o kadar güçlüydü ki, eski Arap krallıklarını zaptedenlerin hemen hepsi, mağlûpların dinini, Sanayiini ve çoğunlukla dilini kabul ettiler.

Arapların dini, onların kudretleri kaybolup devletleri yıkıldıktan sonra bile yaşadığı gibi, gitgide daha da çok yayıldı.

Bu dine girenlerin inanışları o derece güçlüdür ki, içlerinden her biri bir havari sayılabilir. Ve her havari gibi kendi dinini yaymaya çalışırlar.

İslamiyet’in büyük siyasi kuvveti, çeşitli ırkları aynı fikir etrafında toplamış olmasıdır.

Ortak fikir etrafında toplanma ise, çeşitli ırklara mensup insanlar arasında dayanışma kurmanın en tesirli vasıtalarından biri olmuştur.

Günün olayları da böyle bir dayanışmanın gücünü  ispat etti. Bu dayanışma, korkunç İngiltere’yi bile Şark’ta geri çekilmeye mecbur etti.

Britanya’yı yönetenler, Türkiye Müslümanlarının ülkelerinden koparılıp atılmalarını tahayyül ettikleri zaman, bu kuvveti bilmiyorlardı.

Yalnız Türklerin değil, bütün dünya Müslümanlarının kendi aleyhlerine ayaklandıklarını gördükleri vakit, bu kuvvetin varlığını kabule yanaşmaya başladılar.

İstanbul’u elde tutacaklarını hayal eden İngilizler, hayallerinin yıkıldığını gördüler. Özellikle, yenilmiş ve silâhları ellerinden alınmış olan Türklerin, kendilerine zorla kabul ettirilmek istenen barış andlaşmasını red. Ve Yunanlıları İzmir’den kovdukları zaman, bunu iyice anladılar.

Bugün İslâm, Avrupa’ya kafa tutacak kadar güç kazanmıştır.” (3)

Gustave Le Bon’un Lozan Konferansı münasebetiyle de yazdıkları var…

“Birinci ve ikinci Lozan kongreleri, Avrupa’nın Müslümanları hiç tanımadıklarını isbat etti. Bu kongrelerde Şarlman zamanının baronları ile, şimdiki hukuk profesörleri karşı karşıya gelselerdi, anlaşmazlık daha fazla olmazdı.

Konferanslarda hiç kimse, ne hilâlden ne de salipten söz açtı.

Fakat, tartışmaların gizli ruhunu, bu iki timsal arasındaki çarpışma teşkil etti…

Britanya İmparatorluğu’nun İslam’ı anlayamaması sebebiyle, İran’ı, Irak’ı, Mısır’ı kaybettiğini, Hindistan’ı bile elde tutmakta zorluk çektiğini yukarıda söylemiştik.

Bu hezimetlerin gerçek sorumlusu olan İngiliz Nâzırı, mutaassıp protestan M. Loit Corc YunanIıları İstanbul’a doğru sürükleyerek Türkleri Avrupa’dan atmayı, salipin hilâlden intikam alması gibi tahayyül etmişti.

Fakat, kendi imânı kadar güçlü bir İmâna çarptı ve bu darbe ile bütün İngiliz müstemleke İmparatorluğu sarsıldı.” (4)

Avrupa devletlerinin Türkiye’ye karşı giriştikleri savaşlarda, daima din faktörü ağır basmıştır. Batı Dünyası, Osmanlı İmparatorluğu’nun, Avrupa içlerine kadar sarkarak, oralarda yerleşmesini hiçbir zaman affetmemiştir.

Osmanlı Devleti’nin zayıf düştüğü günlerde ortaya çıkarılan “Şark meselesi”, doğrudan doğruya Müslüman Türklerin Avrupa’dan kovulmasını öngören dinî karakterli bir plândır. Bu uğurda büyük propaganda yapılmış, Balkan toplumlarının milliyetçilik hisleri kamçılanmış, önce ayaklanmalar sonra savaşlarla istenilen sonuca ulaşılmıştır. (5)

-“Türkler, İslâm dininin alemdarlarındandır. Asırlardan beri bu şerefli mevkii elde etmiş bulunuyorlar. Avrupa hattâ Amerika’nın, yani bütün Hıristiyanlık dünyasının kılıcı, onların, yani Müslümanlığın üzerine çekilmiştir…

Gerçi ben Türk değilim.  Fakat, Türkleri ve idarelerini bilirim, başkalarının idarelerini de gördüm.  Bilirim ki, maddeci Avrupa ancak kılıca hürmet eder. Ancak onun hastalık ve gururunu iyi edebilir.

Fakat, Türklerin millî seciyelerine isnat edilen haksız tecâvüzler, tarih ve insanlığın huzurunda mutlaka müdafaa edilmeli ve onların hakkında hakikat söylenmelidir.

Avrupa’da ve Amerika’da Türkler aleyhine yapılan tek taraflı propagandaların ne kadar üzücü ve vahim neticeler doğurduğunu tamamıyla biliyorum. Bu propagandalar, ırki ve dinî taassupları körükledi…” (6)

**

Buraya kadar açıklananlar özetle;

-Türkler ve geldikleri yerler, Hıristiyan dünyasının Türkler ve Müslüman Türklere bakış açıları, Türkler’in ve Müslüman Türkler’in karakterleri, okuyanlara farklı bir pencereden daha bakmaları için verilmiştir.

Devam edecek…

-Osmanlı Devletinin kuruluşu…

(1) Prof. Paul Hory, “Türkiye Nasıl Paylaşıldı” Paris Üniversitesi, 1913 yılı yayınlarından (Alıntı; ”CAN çekişen Türkiye 1914”, Tercüman 1001 TEMEL ESER’lerinden

(2 “Hilâfet Siyâseti ve Türklük Siyâseti”,  Profesör George White (Amerikan Kolej Müdürü)

(3) Gustave Le Bon (Ünlü Fransız tarihçisi, 1841 – 1931) “Dünya Muvazenesinin Bozulması”

(4) Gustave Le Bon, “ Lozan Konferansı münasebetiyle de yazdıkları “ (CAN çekişen Türkiye 1914, Tercüman 1001 TEMEL ESER)

(5) “CAN çekişen Türkiye 1914, Pierre Loti”, Tercüman 1001 TEMEL ESER)

(6) Şeyh Hüseyin Kıdvaî,  “İslâm’a Çekilen Kılıç”,  Sayfa: 7, 1919 (Müslüman düşünürü Şeyh Hüseyin Kıdvaî, 1919 yılında Londra’da faaliyete geçen “İslâm Cemiyet-i Merkezi” Genel Sekreteridir. I. Dünya Savaşı’ndan sonra haritadan silinmek istenen Türkiye’nin yanında ve içten savunanlar arasındadır.)

 

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*