Vatandaşın Osmanlı Tarihi; Bakınız, “Etrâk-ı bî idrâk-İdrâksiz Türkler” iddiasının altından ne çıktı? (12/2)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

Halk aşıkları bugün yerlerini gazetelere bırakmıştır. Artık halkın 'sözcü'leri gazetelerdir.

 

“Osmanlı Padişahları Türk’e sövmüşler!” Suçlaması, gerçeğinde bir iftira buzdağının görünen kısmı mıdır? Halkı “Velinimet” (1) gören bir Hanedan böyle bir gaf yapar mı? İftiranın, Alevilerin Yavuz Sultan Selim’le olan hesaplaşmayla bir ilgisi olabilir mi?

Bir devletin uygulamalarını, ilgili dönemin şartlarını dikkate almadan aradan geçen yaklaşık 500 yıl sonrası ve günümüzün değerleri ile üstelikte kasıtla ve bir amaca yönelik baktığınızda ortaya çok farklı bir tablo çıkmaktadır.

İddiaları doğru değerlendirmek adına; daha sonra yaşanmış benzer olayları da örnekleyerek ve bir devletin gerektiğinde halkına farklı bir bakış açısı ile yaklaşabileceği gerçeği ile açıklanmaya çalışılacaktır.

Yakın tarihimizde yaşanmış bir “Senirkent Faciası, 26 Kasım 1946…”

Kapıdağı’nın üstüne doluşan yağmur yüklü siyah bulutlar o gün Senirkent insanının yüreğini ağzına getirmişti.

Esnaf, dükkânlarından dışarı çıkıp, tedirginlikle seyrediyordu gökyüzünü…

Kadınlar dam üstünde bekleşir olmuşlardı neticeyi. Hiç hayra alamet değildi, böylesine aniden çöken kara bulutlar…

Yukarılarda düşen üç beş damla rahmet, dağın çıplak bedeninden hiç oyalanmadan, aşağılara önü alınmaz sel olarak inerdi hep…

Önce gökyüzü patlar, sonra Kapıdağı, bulutlardan aldığı suyu, içine çamurunu ekleyip Senirkent ahalisine, rahmeti, bir öldürücü felaket olarak sunardı, olanca gürültüsüyle!

Ama o gün korkulan haber dağdan inmedi.

Hükümet konağından çarşıya doğru tırmanan cadde üstünde, söylenerek koşuşan insanların gürültüsü, dağın tepesine noktalanmış kuşku dolu bakışları aşağı çekti.

Kaymakamlık odacısı, Erkan’ların Hacı Hamza’nın kafasına yular bağlamış, onu cadde ortasından çarşı içine doğru çekerek götürüyordu.

Hacı’nın sırtına tahribat kâtibi binmişti, elindeki kızılcık sopasıyla;

“Deh hadi, deh!” diyerek, bacaklarına olabildiğince şiddetlice vuruyordu…

Daha elli metre gitmeden yere çöktü Hacı. Odacı, Hamza’nın kafasına takılı yuları, hala koparırcasına çekiştiriyordu. Tahribat kâtibi, yere yığılan adamın üstüne daha rahat oturup elindeki kızılcık sopasıyla vurmaya devam etti;

-Deh, hadi deh!

İlçenin tüm memurları, jandarma korumasında, bu senaryodaki görevlerini, caddenin iki yanına sıralanıp; “Deh, hadi, deh!” naralarıyla eksiksiz yerine getirirken Senirkent halkı akla hayale gelmeyecek bir olayı görmenin şokunu yaşıyordu…

1946 Genel Seçimlerinde tüm ilçe halkı fukaralığı biteceğini, karnının doyacağı ümidiyle oylarını Demokrat Partiye vermişlerdi. Bu davranış resmi görevlilerce hiç hoş karşılanmadı.

“Devletin Partisi, CHP’ye ye oy vermeyip, Komünist (!) Demokratlara taraftar olmak, düpedüz eşekliktir. Bu yaratıklara EŞEKÇE muamele etmek gerekir.” diye kararlar alındı gizlice.

İlk uygulama Erkan’ların Hamza’da başladı. (2)

Halk aşıklarının Osmanlıya serzenişte bulundukları vergi konusuna da bir örnek;

“Varlık vergisi (1942 Yılı) ve bu yasanın görünen ve görünmeyen gerekçesi;

“Varlık Vergisi kanununun resmi gerekçesi, hükümet tarafından “olağanüstü savaş koşullarının yarattığı yüksek kârlılığı vergilemek” olarak dile getirilmiştir. Oysa basına kapalı olarak yapılan CHP grup toplantısında başbakan Şükrü Saracoğlu’nun vurguladığı gerekçeler farklıdır;

-“Bu kanun aynı zamanda bir devrim kanunudur. Bize ekonomik bağımsızlığımızı kazandıracak bir fırsat karşısındayız. Piyasamıza egemen olan yabancıları böylece ortadan kaldırarak, Türk piyasasını Türklerin eline vereceğiz.”(3)

– “Bu memleket tarafından gösterilen misafirperverlikten faydalanarak zengin oldukları halde, ona karşı bu nazik anda vazifelerini yapmaktan kaçınacak kimseler hakkında bu kanun, bütün şiddetiyle uygulanacaktır.(4)

Yavuz Sultan Selim döneminde Alevilerle ilgili yaşananlar, Dersim olayı ile izah edilebilir mi?

Dersim vb yerlerde yaşananlar kamuoyu tarafından çok iyi bilindiği için burada tekrar yazmıyoruz.

Son örnek olarak, Halk aşıklarının Osmanlıya vergi konusunda serzenişlerine benzer bir destan verildikten sonra Osmanlıya yapılan iftiraların cevaplarına geçilecektir.

ŞİKAYETNAME

Konyalı bir âşık tarafından (1930’da) yazılan aşağıdaki manzume, Kurulduğu günlerde Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın (Partisinin) başkanı Fethi Bey’e, köylülerin durumlarından yakınmalarını ve beklentilerini yansıtmaktadır.

Şikâyetnamemi yazdım huzura

Bizim halimizi bilsin Fethi Bey

Dokunmasın bir şey kalbe fütura

Bizim halimizi bilsin Fethi Bey

Yaşasın Fethi Bey kurdu bir Fırka

İyi namı gitti şark ile garba

Ne altta sergi var ne dalda hırka

Perişan halimi bilsin Fethi Bey

Tevazu kalmadı, düzen bozuldu

İcar nisbetinde evler yazıldı

Fakir fikaranın bağrı ezildi

Pek yaman haldeyim bilsin Fethi Bey

Rençber idi insanların yararı

Dört seneden beri etti zararı

Her tahsildarda var haciz kararı

Canımız yanıyor bilsin Fethi Bey

Sabahtan tahsildar dizilir bir saf

Ne tüccar kalmıştır ve ne de esnaf

Her gelen tahsildar etmiyor insaf

Malımız hacizde bilsin Fethi Bey

Hep zengin ağalar çıktılar hiçe

Tahsildar kıvrar hem gündüz gece

Yol parası aldı altımdan keçe

Böyle bir haldeyim bilsin Fethi Bey

Eska’yı açtılar yeni Daire

Bu da derdimize olmadı çare

Bir dönüm ekine üç lira pare

Onu da bulamam bilsin Fethi Bey

Düşünceler arttı derdime daldım

Ziraat Bankasından yüz lira aldım

Bunu veremeyip mükedder kaldım

Kederli olduğum bilsin Fethi Bey

Esnafın yarısı dükkândan kalktı

Buğdaycı tiftikçi büsbütün battı

Koyun tüccarları bütün top attı

Bundan da haberin olsun Fethi Bey

Maaş alanlarda fantezi çoktur

Parayı kazanan avukat doktor

Fukara rençbere hiç bakan yoktur

Bunların halini sorsun Fethi Bey

Okuyup mektubum ele alaydı

Fethi Bey derdime çare bulaydı

Olursa bir imdat senden olaydı

Ne yapsın dünyaya gayrı Fethi Bey

Fethi Bey de sözlerime bakaydı

Gazyağı da ucuzlayup akaydı

Şeker kibrit inhisarı kalkaydı

Millet size duacıdır Fethi Bey

Çalıştım çiftime yapmadım hile

Yüz elli dönümden çıktı on kile

Benim tohumluğa yetmiyor bile

Bankaya ne verem yetiş Fethi Bey

Aşık Mehmet senin sözlerin hakdır

Kimse kıymetini etmiyor takdir

Vergiye verecek on param yoktur

Ne satıp vereyim bilmem Fethi Bey

(Destan’ın alıntı kaynağı;Kemal Zeki Gençosman, Türk Destanları, Hürriyet Yayınları, İstanbul, 1972. S. 482-83).

**

Osmanlı Devleti bu kadar yoğun iftiraya neden  muhatap olmaktadır?

Günümüzde en uzun ömürlü İslâm Devleti olan Osmanlı devletini hedefine alan üç grup vardır;

Birinci kol, İslâm’a düşmanlıklarını açıktan ortaya koyamayan ve bunu Osmanlı düşmanlığı adı altında yürüten din ve tarih düşmanları;

İkinci kol, yabancı bir devletin fikir propagandalarına kanan ve tarihimizi tam bilmeyen bazı saf Müslümanlardır.

Üçüncü kol ise, Osmanlı Devleti’nin bütün Müslümanları kucaklayan ümmet ve Osmanlı Milleti anlayışına karşı çıkan ve yanlış olarak Osmanlı Devleti’ni Türk düşmanı gibi göstermeye çalışan belli bir ekiptir…

Osmanlı Devleti, büyük bir devlettir… Büyük işlerde sadece kusurları gören cerbeze (*) ile hareket edenler, hem aldanır ve hem de aldatırlar.

Cerbezenin şanı, bir kötülüğü sümbüllendirerek bütün güzelliklere galip getirmektir.

İşte eğer cerbeze ile 600 yıllık zamanda 20 milyon km2’lik mekânda Osmanlı Tarihi içinde dağınık halde meydana gelen bütün kötülükleri toplar ve o siyah perde ile Osmanlıya bakarsanız, o zaman kapkaranlık bir tarihle karşılaşırsınız…

…İşte biz, girdiğimiz Osmanlı tarih bahçesinde sadece kirli ve murdar şeylere değil; açmış çiçeklere ve kokan güllere de bakacağız…

Makam için fetvâ veren Turşucu-zâdelerin yanında Kanuni’ye karşı çekinmeden ‘Padişah emriyle nâ-meşrû’ olan nesne meşrû’ olmaz’ diyerek haykıran Ebüssuud’dan; Torlak Kemal ve Mithat Paşaların yanında Molla Fenari’den ve Ahmed Cevdet Paşa’dan; devleti perişan eden Tal’at-Enver-Cemal üçlüsünün yanında Pîrî Mehmed Paşa ve Köprülü Mehmed Paşa’dan; körü körüne ilmî gelişmelere karşı gelen Kâdîzâde’lerin yanında Lagari Hasan Çelebi ve İsmail Gelenbevî’den de bahsedeceğiz.

…Tarihe bakış açımız, 600 yıllık Osmanlı tarihinin iyiliklerini de kötülüklerini de görebilecek bir gözlükle olacaktır.

Yoksa kötülük bulunmayan hiç bir tarih devri mevcut değildir. İyilik tarafı bulunmayan tarih devri de yoktur.

Tarihe böyle bakanlar, kendileri yanıldıkları gibi, başkalarını da yanıltırlar…

Osmanlı Devletini teşkil eden fertler ma‘sûm ve günahsız değillerdir.

İçlerinde I. Murad, II. Murad, Fâtih, Yavuz ve II. Abdülhamid gibi “veliyyullah“ mertebesinde fertler bulunduğu gibi, içki ve benzeri günahları irtikâb eden şahıslar da bulunabilir.

Osmanlı Tarihi boyunca nazarî plânda İslâm’ın bütün düsturlarının kabul edilerek tatbik edildiği bir vâkı’adır. Ancak tatbikatta bu esaslara muhâlefet edenlerin bulunduğu da bir vâkı’adır.

Her ikisini de inkâr etmek mümkün değildir. Her şeyde olduğu gibi, Osmanlı Devleti’nin iyilikleri de vardır, hataları da vardır. Ancak 600 sene boyunca hasenâtının seyyiâtına ağır bastığı içindir ki, kader-i İlâhi bu uzun süre içinde İslâm’ın bayraktarlığı ünvanını onlara ihsân etmiştir.

…Elbette ki tarihe tenkit gözüyle de bakacağız.

Ancak insanı tenkide sevk eden sebep ya tenkit ettiği şeye duyduğu nefret hissinin tatminidir; düşmanın ayıbını görerek tenkit etmek gibi...” (5)

 

Osmanlı, “Velinimetim” dediği Halkına Sövdü mü?

“Kanunnâmelerde veya bazı tarih kitaplarında yer alan “Etrâk-ı bî idrâk = İdrâksiz Türkler” tabirleri nasıl açıklanabilir?

Önemle ifade edelim ki, yabancı tarihçiler Türk kelimesini Müslüman tabiri ile eş anlamlı olarak kullanmışlardır.

Osmanlılardan bahsederken Türkler dedikleri gibi, Fâtih’den veya Osmanlı Padişahlarından bahsederken de Büyük Türk tabirini kullanmaktadırlar.

Zamanla Türk ve Müslüman kelimeleri Müslüman dünyada da eş anlamlı olarak kullanılmaya başlanmıştır.

Nitekim şu anda Arnavutluk gibi Balkan Müslümanları,

-“Hangi dindensin?” sorusuna,

-“Elhamdülillah Türk’üm” cevabını vermektedirler.

Pakistan’daki sözlüklerde de, Türk kelimesi açıklanırken,

-“Mahbûb ve Müslim” kelimeleriyle açıklanmaktadır.

Bu kısa izahdan sonra Osmanlı kaynaklarındaki ve Kanunnâmelerindeki izahlara geçebiliriz.

Evvela, özellikle hakkında en çok dedikodu edilen Fâtih devri Kanunnâmelerinde, Türk tabiri, tamamen Müslüman kelimesine eş anlamlı olarak kullanılmaktadır.

Mesela, Fâtih’in Ceza Kanunnâmesinde,

“15. Eğer biregû hamr içse, Türk veya şehirlü olsa, kadı ta‘zir ura. iki ağaca bir akçe cürm alına”.

Yani, bir kişi içki içse, Müslüman (Türk Müslüman manasına kullanılmaktadır) ve şehirlü olsa, hadd-i şirb olarak vurulacak olan 80 sopanın yanında para cezası alınması emr olunmaktadır veya sopa cezası uygulanmadığı takdirde para cezası uygulanacaktır.

Bir diğer misâl, Yeniçeri Kanunnâmesinde bulunmaktadır:

37. Maddede Türk evlâdının acemi oğlanları arasına ve dolayısıyla yeniçeri teşkilâtına alınmasına karşı çıkılırken,  buradaki Türk’den kasdın Müslüman olduğunu biliyoruz.

Zira başlangıçta, Müslüman gençler bu teşkilâta alınmamaktadırlar. Nitekim

38. Maddede “…kâfir evlâdın cem’ eylemekte fâide odur kim…” diye izah getirilmektedir.

Burada şunu da belirtmekte fayda vardır ki, kapı kulu ocaklarına Müslümanların alınması baştan beri yasaktır.

Gerçekten bu (mevcut askere alınma sistemi) kural çiğnenmeye başlanınca, sistem bozulmuş ve bazan paşaların çocukları dahi torpille kapı kulu ocaklarına alınır olmuştur.”

“…İşte bu konuyu dile getiren Koçi Bey, (**) Türk’ü Müslüman anlamında kullanarak ve hür insanların bu teşkilâta alınmalarını tenkit ederek şöyle demektedir:

-“80. Kânûn ve zabt ve edeb ahvâllerinden evvelâ iç oğlanları kadîmü’l-eyyâmdan devşirme veyâhûd sahîh kul cinsi pîşkeş ola-gelmişdir.

Şimdiki hâl ise ekseri İstanbul’un şehir oğlanları ve Türk ve dahi Kürd ve Ermeni ve Arab ve Çingâne ve Yehûd oğlanları olub on oğlandan bir sahîhce devşirme veyâhûd kul cinsi yokdur. Bu takdîrce ol makûle oğlanlar taşraya çıkub Kul tâ’ifesine zâbit olub ağa oldukda veyâhûd bir memlekete vâlî olduklarında ahvâlleri ma‘lûm ve ehl-i basîret katında hafî değildir. Nümûneleri dahi görülmüş ve görülür. İmdi eğer bu makûle eşhâs-ı muhtelife Saray’a kullanmak câ’iz olsa idi, selefde olan sâhib-i ukalâ-i devlet devşirme ve kul cinsini kânûn etmezlerdi. Hemân İstanbul’dan ve sâ’ir kasabalardan buldukları eşhâsı alub pîşkeş deyû Saray’a koyarlardı.”

Koçibey’in, Kapıkulu ocaklarındaki sistemi bozan sebepleri anlatırken Kapıkuluna yasak olduğu halde son zamanlarda alınan grupların arasında yer alan Türk, Kürd, Arab, Yahudi ve Çingene’yi yan yana zikretmesi, Türk’ü Çingene ve Yahudi ile eş tutması manasına alınamaz.

Böylesi bir yorum, kapıkulu sistemini bilmemek demektir. Yukarıdaki ifadeler çok açık bir şekilde bunu anlattığından dolayı, meselenin üzerinde durmak istemiyoruz.

İkinci olarak, Osmanlı Devleti, yeniçeri olmak üzere toplanan gençlerin acemi ocağında eğitilmesinden evvel, Müslümanlaştırmak ve Türkçe öğretmek üzere, Türk üzerine verilmesini kanun haline getirmiştir.

Türk üzerine verilmeğe Türk’e vermek de denir. Acemilerin ocağa alınmalarından evvel Anadolu’da Türk çiftçisinin yanına verilerek zirâ‘at işlerinde kullanılmaları ve bu arada Türkçe’yi ve İslâm ahlakını öğrenip benimsemeleri gayesiyle Türk ailelere muvakkaten verilmelerine Türk’e vermek denirdi.

Bu kanun, Türk düşmanı diye ifade edilen Fâtih zamanında kanun hükmü haline getirilmiştir. Kanun maddesi şöyledir:

-“24. Ve acemi oğlanının cem‘ olunub bir uğurdan ikişer akçe ile yeniçeri olmak Sultân Murâd Hân zamanında ref‘ olunub birer akçe ulufe ile acemi oğlanı eyledikleri gibi birer akçe ile bir uğurdan acemi oğlanı olmak dahi ref‘ olunub Türk üzerine verilmek dahi Fâtih-i İslâmbol Sultân Muhammed Hân zamanında olmuşdur”.

Şu madde daha da enteresandır ve aslından okumak zaruridir:

“25. Ve olmağa bâ‘is oldur kim, ol zaman kim, sa‘âdetle İslâmbol’u feth eyledikleri zamanda Eğri Kapu  (a) kurbünde Tekfur-ı makhûrun sarayına konub Ayasofya Câmi‘’inin çanların yıkub minârelerin binâ edüb cum‘a namazına azîmet buyurub geri saraylarına döndüklerinde yeniçeri ocağı yoldaşları Padişah-ı cihân-penâh Hazretlerini selâma durduklarında Padişah-ı âlem-penâh Hazretleri sağına ve soluna selâm vericek içlerinden birisi “Aleyküm’üs-selâm Muhammed Beşe (b)“ dedi.

Padişâh dahi Saray’a gelicek ol zamanda Düstur-i a‘zamları olan Mahmûd Paşa’yı da‘vet edüb

– “Lala! Bu oğlan benim selâmımı aleyküm selâm Muhammed Beşe deyü almakdan murâd nedir? Ve bu nasıl selâm almakdır?” deyicek, Mahmûd Paşa bunların kâfirden müselmân olub ümmî olduklarını ve bunların yanında “Beşe” demekden azîm ta’zîm olmaduğunı bir bir beyân edicek Padişah Hazretleri dahi etti:

– “Lala, dediğin gerçekdir. Amma kaçan bu denlü Türkçe bilmemek ne âlemi vardır? Bunları bari cem‘ eyledikden sonra Türk üzerine verüb Türkçe’yi öğrense ve belâya mu‘tâd olub ba‘dehû ulûfeye yazdırub ve ba‘dehû kapuya çıkarsalar, dahi sefer-i zafer âsâra gönderseler olmaz mı? idi” (c)

Üçüncü olarak, bazı tarih ve fıkıh kitaplarında geçen Etrâk-i bî idrâk yani idrâksiz Türkler ifadesine gelince, bu tabir daha ziyade göçebe halinde yaşayan ve genellikle avamdan olan bazı Türkmenler ile Anadolu’da Şi’anın tahrikiyle isyan eden Celâliler için kullanılmıştır.

Nitekim benzeri bir tabir de Ekrâd-ı bî idrâk şeklindedir.

Bizce asıl önemli olan, bu tabirin, Anadolu’da Celâlî isyanlarını çıkartan ve Osmanlı Devleti’nin ayak bağı bulunan Şii Türkmenler için kullanıldığını gayet açık bir şekilde kanunname metinlerinden anlayabilmemizdir.

İbn-i Kemal başta olmak üzere, bütün mu’teber Osmanlı tarihçileri, Osmanlı Devleti’nin yıkımına sebep olan isyancı gruplar için ve özellikle de Şi’î grupları kasdederek,

Kızılbaş-ı Evbaş, Etrâk-i Nâ-pâk, Etrâk-i bî idrâk, Ekrâd-ı bî akl u din, cemâ’at-ı kallaş, şeytan kulu, müfsid-i fâsid-i’tikâd ve benzeri tabirleri kullanmaktadırlar.

Bununla Türklerin veya Kürtlerin idrâkli veya idrâksiz olanlarının bulunacağını ve isyan eden gruplara bu sıfatın verildiğini hemen anlamak mümkündür.

Bu sıfatı bütün bir millet için kullandıklarını söylemek mümkün değildir.

Burada şunu ifade edelim ki,

Türk milletine düşman olan bir devlet, resmî dilini Türkçe eylemez; topladığı Hıristiyan gençleri, ahlakını ve lisanını öğrenmek üzere Türk ailelere vermez; Sultânu Selâtîn’il-Arab ve’l-Acem ve’t-Türk ünvanını sahiplenmez; ayrıca kanunnamelerinde Türk kelimesini Müslüman ile eş anlamlı olarak kullanmaz. (d) (6)

Devam edecek…

Osmanlı yeniliklere, matbaaya engel mi oldu?

Resim; nkfu.com’dan alıntıdır.

(*) Cerbezenin, ‘Kuvve-i akliyenin ifrat mertebesi’ olduğu ifade edilerek şu tarif getirilir: ‘hakkı bâtıl, bâtılı hak suretinde gösterecek kadar aldatıcı bir zekâya mâlik’ olmak.

Bir misâl: Avrupa hayranı birisi, orada gördüğü bütün güzellikleri övgülerle sıralar, sonra başlar bizdeki noksanlıkları tek tek anlatmaya. Ve ortaya öyle bir tablo çıkar ki, sanki bütün güzellikler orada, bütün çirkinlikler de bizde toplanmış… Kaldı ki, Avrupa’nın güzelliği diye takdim edilen şeyler, ne oradaki insanların faziletlerinden, ne de Hıristiyan dininden kaynaklanmaktadır. Bunların tamamı, menfaat esasına bina edilen ve hassasiyetle uygulanan disiplinli bir sistemin meyveleridir…” Kaynak; Prof.Dr.Alaaddin Başar/ http://www.mumsema.com

(**) Koçi Bey, 17. Yüzyılda yaşamış bir Osmanlı tarihçi ve devlet adamı-Danışman, 1631 tarihinde Sultan Murat’a devlet işleyişi ve iyileştirilmesi ile ilgili sunmuş olduğu risale ile tanınmaktadır. Risalede, Ordunun bozulmasını, askere alma sistemine uyulmamasını göstermiştir.

Kaynakça;

(1) Sultan Vahdettin’in ilk eşi Nazikeda Başkadınefendinin halkı için yazdığı şiirde bu kelimeyi kullanmaktadır.  Konunun meraklıları  şiirin tamamını aşağıda belirtilen yazıda okuyabilirler. (http://blog.milliyet.com.tr/vatandasin-osmanli-tarihi–tarihe-isik-tutacak-iki-mektupla-basliyoruz-4-/Blog/?BlogNo=395365)

“…Yüz yılların kefen borcudur ey Osmanlı bu istiklal,

Müsterih ol, yattığın yere gök kubbeden temaşa edecek seni ebedi hilal. 

Aziz toprakların tek bekçisi ve varisi sensin ey yüce Osmanlı halkı,

Zira senden başka velinimet kabul etmez bu şanlı Osmanlı…”

(2)Hasan Basri Bilgin; “Son Çorba” Tarih ve Politika 2002 Sahife; 115

(3)Siyasi Anılar 1939-1954, Faik Ahmet Barutçu, Milliyet Yayınları, s.263, (Varlık Vergisi ve Türkleştirme Politikaları, Ayhan Aktar, İletişim Yayınları).

(4) Aşkale Yolcuları Varlık Vergisi ve Çalışma Kampları, Rıdvan Akar, Mephisto Yayınları, 2006, (21 Ocak 1943 tarihli Cumhuriyet gazetesinden alıntı).

(5) www.osmanli.org.tr Prof. Dr. Ahmed AKGÜNDÜZ

(6) http://www.osmanli.org.tr/yazdirilabilirosmanli.php?id=9  (Osmanlı Araştırmaları vakfı; 24.02.1994 tarihinde Emekli General Sami Karamısır, Sanayici İbrahim Aslan ve Prof. Dr. Ahmed Akgündüz tarafından kurulmuştur.) Yazarları arasında saygın araştırmacılarımızdan;  Yrd. Doç. Dr. Osman Kaşıkçı, Doç. Dr. Sayın Dalkıran, Öğr. Gör. Rahmi Tekin, Dr. Süleyman Doğan, Doç. Dr. Said Öztürk ve Prof. Dr. Ahmed Akgündüz bulunmaktadır.

(6-a) Eğri Kapı: Edirne Kapı yakınlarında bir sur kapısıdır.

(6-b) Beşe: Paşa kelimesinin muhaffef şeklidir ve daha ziyâde yeniçeriler arasında kullanılır.

(6-c)Türk üzerine vermenin ne demek olduğunu, bu madde en güzel şekilde anlatmaktadır.

(6-d)Fâtih Ceza Kanunnâmesi, md. 15. Bkz. Akgündüz, Osmanlı Kanunnâmeleri, c. I, sh. 349; Yeniçeri Kanunnâmesi, md. 24-30, 37, 38. Bkz. Akgündüz, Osmanlı Kanunnâmeleri, c. IX, sh. 135 vd.; Siyâsetnâme, md. 99. Bkz. Akgündüz, Osmanlı Kanunnâmeleri, c. IV, sh. 163; Dalkıran, Sayın, İbn-i Kemal ve Düşünce Tarihimiz, İstanbul 1997, sh. 57; Bazı farklı yorumlar için bkz. Yılmaz, Mevlüt Uluğtekin, Osmanlı’nın Arka Bahçesi, Ankara 1988,

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*