Türkün beş cenneti ile Rusun tek cenneti (2)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

türklerin cenneti-4-

İki boğazın, üç denizin ve iki kıtanın ortasında bulunan İstanbul’un tarafsız, dost ve özgür bir yönetimin egemenliği altında olması gerekmektedir. Ancak İstanbul da, Boğaziçi’nin Moskova’sı olacak. Sarayların bahçelerine inşa edilecek olan Kremlin, Avrupa gemilerini korkunç bir iştahla izleyecek. Akdeniz’e gelince, Burası da ya Rus gölü olacak, ya savaş alanı. Çünkü Avrupa ticaretini iki ateş arasında sürdürmek isteyen İngiltere ile Rusya, belki de kendilerini yıllarca sürerek bir savaşın  içinde bulacak…(1)

Fransız politikacı ve yazar Alphonse de lamartine, 1850 yılında o günün şartlarını böyle tanımlamaktadır.

Kaldığımız yerden devamla;

Abdülmecid’in Kişiliği ve Türk’ün Beş Cenneti

Yıl, 1850…

Sultan Abdülmecid beni İstanbul’daki saraylarının görkeminden uzakta, sessiz bir köşkte kabul etti.

İstanbul’dan ayrılıp, çıplak tepeleri aştık. Bir derenin geçtiği küçük bir vadide fundalıkların arasından at sürdük. Birkaç patikanın birleştiği kavşakta atlarımızdan indik. Bize düz kiremitli, kare biçiminde bir kulübeye kadar yol gösterdiler. Tek pencereli kulübe, Güney Fransa’daki yoksul köy rahiplerinin evine benziyordu. Üç basamaklı bir merdiven bizi kulübenin eşiğine ulaştırdı.

Çevredeki meyve ağaçları, kulübeyi güneşten koruyordu. Bu vadiye (Vadi: İstanbul, Beşiktaş’taki Ihlamur semti) adını vermiş olan birkaç yaşlı ıhlamur ağacından biri dallarını kulübenin damına yaslamıştı. Merdivenin Önünde dikkatsiz gözlerin göremeyeceği bir fıskiye, sularını ancak bir yasemin ağacının boyu kadar yükseltiyor, sonra da hüzünlü bir sesle havuza döküyordu.

Havuz yanı başında yemyeşil uzanan sebze bahçesini suluyordu.

İşte Asya, Avrupa ve Afrika’nın birer parçalarına sahip olan padişahın dinlenme ve çalışma yerlerinden en çok tercih ettiği yerdi burası.

Şimdi onun kapısındaydık. Kendimi, dünyadan elini eteğini çekmiş, babadan kalma bir toprak parçasında, orman kenarında yaşamını sürdüren yoksul birinin evinin önünde hissediyordum.

Bahçıvan çitin tahta kapısını açarak beni ve bana yol gösterenleri içeri aldı. Köşkün kapısı açıktı. Herhalde fıskiyenin sesi ve serinliğinin rüzgârla birlikte içeri dolması için açık bırakılmıştı. İçeri kaçamak bir bakış fırlattım. Duvarlar gri renkte yağlıboya ile boyanmıştı.

Anayurtları, Asya’nın dağları ve vadileri olan bu insanlar, kır yaşamına karşı duydukIarı özlemi, saraylarına kadar getirmişlerdi.

Kadın, at, silah, ağaç ve pınar.

İşte Türk’ün beş cenneti… (*)

Köşke girerken gözlerim padişahı aradı. Pencerenin yanında, salonun en karanlık köşeşinde hayal meyal seçiliyordu. Ayakta durmuş, pencereden bahçeyi seyrediyordu.

Sultan Abdülmecid yaşından daha olgun gösteren genç bir adamdı. Yirmi beş, ya da yirmi altı yaşlarındaydı. Endamlı, ancak zarif bir görünüşe sahipti. Başının hareketlen Büyük İskender’in heykelindeki soylu duruşunu andırıyordu. Yüz çizgileri çok düzenliydi.

Bakışlarında alçakgönüllülük, dudaklarında hüzün, ayakta duruşunda pek erken gelmiş bir yorgunluk seziliyordu, insanda bu genç adamın acı çektiği duygusu uyanıyordu. Taşıdığı ağır ve olgun duygusallık, karşısındaki kişiyi etkiliyordu.

Davranışlarında ne bir gençlik ne de bir hafiflik vardı. Bu soylu kişinin düşüncelerinde, kutsal bir şeyler gizliydi.

Genç bir hükümdardan çok, genç bir din adamına benziyordu.

Yüzü, İnsanın yüreğinde derin bir hüzün bırakıyordu.

…Kendini hükümdarlığa adamış biriydi. Bugün genç, yakışıklı ve güçlüydü. Ancak zaman geçtikçe özgür, mutlu ve kaygısız olamayacaktı. Büyüklüğüne rağmen sorumluluğunu kavradığı fark ediliyordu. Bu yüzden ülkede ona hem merhamet, hem de sevgi duyuluyordu. Taht, onu beşikteki günlerinden beri tutsak almıştı. Ülkesinde onun dışında, herkes mutlu olabilirdi.

Gösterişsiz, sade elbisesiyle sanki yas tutuyormuş gibiydi. Koyu kumaştan, dizlerine kadar inen uzun bir ceket giymişti. Siyah ayakkabılarının üstünde, pilili bir pantolon vardı. Halkı kendine çekebilmek için yalnız yüzünün ifadesi yeterliydi.

Sultanda gördüğüm bu hüzün beni heyecanlandırdı, duygulandırdı ve ilgimi çekti.

…Görüşme bittikten sonra arkadaşlarıma düşüncelerimi açıklama gereğini duydum:

“Bir milletin yeniden doğuşunda, böyle genç bir hükümdarın ortaya çıkması ne büyük şans!

Bu hükümdarın kalbinde yatan, Doğu’yu Avrupa’yla hoşgörü ve barışla birleştirmek tutkusunun gerçekleşmesini Tanrı’dan dileyelim!

Yalnız iyi ve büyük olmak yetmez. Önder olmak gereklidir. Kaldı ki, önder olmak da yetmez, genç olmak gereklidir.

Aynı zamanda iyi ve büyük bir önder ve genç olmak da yetmeyebilir. Başarılı olmak için, bütün bunlara ek olarak, önder, halkı tarafından da sevilmeli ve düşünceleri anlaşılmalı, yaşadığı çağa ters düşmemelidir.

İşte Abdülmecid bütün bu öğeleri kişiliğinde toplamıştır. Tanrı, ona ait olan kırk milyon insanı, toprakları, denizleri, dağları ve ırmakları kutlu kılsın!..”

İşte çağdaşlaşma yolunda savaş veren, ortaya koyduğu yapıtlarla Avrupa ve Asya’da takdirle karşılanan, milliyeti ve dini ne olursa olsun kendi halkı tarafından sevilen, çevresinde kişiliğine uygun insanlar bulunduran bu suçsuz ve günahsız, bu çalışkan ve barışsever hükümdara Rusya, sarayında hakaret etmek için elçi göndermişti. Ayrıca Rusya, hakaretlerini desteklemek amacıyla Türk gemilerini ve limanlarını yakmak üzere bir donanmasını ve ordusunu yola çıkarmıştı.

-“Sultan Abdülmecid’in suçu neydi?

-Halkını çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmaya çalışmak ve bu çabalarının sonucu olarak, Ülkesini güçlendirmek.

Kendi adına vezirleri tarafından ortaya konulan şu ilkeleri, bütün benliği ve düşünceleriyle uygulamaya çalışıyordu:

“Politik, sosyal ve dini kuralları, Müslümanlar ile Hırıstiyanlar arasında öyle eşit yapmalı ki, imparatorluk içinde her ırktan ve her dinden tek bir halk ortaya çıksın. Yani Osmanlı topraklarında yaşayan çeşitli milletler tarafsızlık, eşitlik ve hoşgörü altında barışçı yollarla milletleşsin. Bu halk toplulukları kendi onurlarını, bilinçlerini ve güvenliklerini sultanın korumasındaki monarşi ile yönetilen bu imparatorluğun devamında bulsun.”

Avrupa bu sözleri yürekten doğruluyor. Bugün İzmir’i, İstanbul’u, Suriye’yi gezin; manastırlara, tapınaklara, din okullarına, hastanelere girin ve buralardaki insanlara, imparatorluğa karşı saygı duyup duymadıklarını sorun.

Herkes, imparatorlukta uygulanan tarafsızlığı ve Sultan Abdülmecid’in adını kutsayacaktır.

Lübnan’ın dört bucağında, dağlarında, köylerinde, kentlerinde gözlenen inanç özgürlüğüne Fransa’nın hiçbir yerinde rastlanamaz. Artık bu topraklarda din uğruna ölenleri aramak boşunadır. Çünkü her şey özgürdür.

Ve bugün Avrupalı, Rus süngülerinin inanç özgürlüğünü tehdit ettiğini bilmelidir.

Sultan Abdülmecid’i hüzünle bütünleştiren, çehresine bambaşka bir çekicilik veren “devlet gailesi”nin nedeni, Rus yayılmacılığı ve bu korkunç gerçek karşısında sağır ve kör Avrupa’nın duyarsızlığıdır…”(1)

**

Peki, Sultan Abdülmecid halkını neden bu kadar çok düşünmektedir?

Osman Bey’in (Oğlu Orhan Bey’e) Öğüdü

“…Geleceğin mutlulukla, zaferle, şanla dolu olsun. Senden ayrılmaya hazırlandığım şu sıralarda gözüm arkada kalmıyor. Çünkü seni yerime bırakıyorum. Şimdi son öğütlerime kulak ver.

…Asla zorba olma. Bakışlarını zalimlikten kaçır. Adaleti geliştir ve onu yeryüzüne süs yap. Bedenimden ayrılacak ruhumu, kazanacağın zaferlerle sürekli mutlu kıl. Dünyayı fethettiğin zaman da kılıcını kullanarak dinimizi yaymaya çalış.

Hıristiyan krallıklar ile hakka dayanan dostluklar kur. Bilginleri her zaman onurlandır, böylece ilahi adaleti sağlamlaştırırsın. Nerede olursa olsun, bir adamın bilgin olduğunu duyarsan, onu servete boğ, onu yükselt ve ondan yardımlarını esirgeme.

Orduların ve servetin seni hiçbir zaman gururlu yapmasın. Çevrende sürekli yasalarla aydınlanmış kişiler bulunsun. Yasanın ülkeleri ayakta tutan tek temel olduğuna inanarak, onu darbelerden koru. İlahi yasalar bizim tek amacımız olmalıdır. Attığımız her adımda Tanrı’ya biraz daha yaklaşalım.

Boş girişimlerle, verimsiz kavgalarla zamanını boşa harcama. Çünkü yanlış tutkular, dünya imparatorluğunun sonu olur. Bana gelince, ben inanç gücünü yaymak için çalıştım. Sen benim isteklerimi tamamlayacaksın.

Bulunacağın mevki, senin herkese karşı eli açık bir büyük önder olarak davranmanı gerektiriyor. Halkına karşı pek çok görevin var; ona karşı iyilik ve bağışlamayla davranırsan hanlık unvanına layık olursun.

Durmadan, halkıma karşı nasıl iyilik yapacağım diye düşüneceksin. Ancak o zaman Tanrı’nın sevgisini kazanırsın.

Osman Bey’in mirası, bir atlının silahları ve bir çobanın araçlarından başka bir şey değildi. Yenişehir’deki evinde en ufak bir servet bulunmadı. Kendine bağlı topluluklardan aldığı vergiler arkadaşlarına dağıtılmıştı. Bir tahta kaşık, bir tuzluk, renkli iplikle işlenmiş uzun bir ceket, keten türban, ya da sürmek için birkaç çift öküz, koyun sürüsü ve Arap atları. (2)

**

İki bölüm özetlenirse;

Fransız Devrimi (1789); Yeni Dünya Düzeni’dir. Bu düzen, Büyük imparatorlukların, etnik (Din-Mezhep) kökende “Milliyetçilik!” tezgâhı ile parçalara ayrılmasıdır. Günümüzde Suriye ve Irak’ta oynanan oyun da tam olarak budur.

-1850 Yılında Fransız Politikacı’nın (yazarının) öngörüleri, aslında bir “öngörü” değil; bir temenniden de öte bir plandır.

-Özgür bir Avrupa için Rusların “Dünya Devleti!” hayali gerçekleşmemelidir. Bununla birlikte Osmanlılar da (Avrupa için bir tehdittir.) çok güçlü olmamalıdır. Bu doğrultuda, Osmanlılar (“Müslüman Türkler” kastedilir.),  yeniden Türkleştirilmelidir. Milliyetçiliğin, Türkün “Üstün Türk ırkı”nın sırrı da buradadır.

-Dün Napolyon, nasıl;“İstanbul’daki Türk egemenliğinin devletler arasındaki dengeyi sağlamadaki önemini daha önce görebilseydim keşke!..”  demişse, Bugün de (NATO) Batı, Rusları, olası bir savaşta Batının gafil avlanmaması için Rusya’yı birkaç gün “oyalayacak bir güç-engel!” görmektedir.

-Bu sarmaldan çıkmanın tek yolu; farklı etnik köken ve mezhep anlayışlarının bir kenara bırakılmasından geçmektedir.

www.canmehmet.com

Resim; web ortamından alınmıştır.

Kaynak;(1-2) Alphonse de Lamartine, Osmanlı Tarihi

(*)  “Eski Türklerin inandığı din Şamanizm’di. Şamanlığın temelinde insan ve doğanın birlik ile beraberliği ve uyumu düşüncesi yer alır. Evren, dünya, insan, hayvan ve bitkiler alemi bir bütün olarak düşünülür.” Beş Cennet anlayışı, “İnsan ve Doğanın birlikteliği”dir. Bu anlayış, Türklerin Müslümanlıktan önceki dönemlerine aittir. Bu diğer ifadesi ile, Türkler Müslüman olduktan sonra da, anlayışlarını (geleneklerini) sürdürmüşlerdir. Ki; Osmanlı İmparatorluğu bir din devleti olmamıştır. (“Oldu” diyenler, Osmanlıyı tanıyamamış olanlardır.)

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*