Türkiye’nin içi boşaltılmış hormonlu domates misali çakma din gerçeği

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

Mesele domatesin şekli mi, ona anlamını kazandıran tadı, lezzeti midir?

Laik bir ülkede! İbadetlerini gereği gibi yerine getirsinler diye cumartesi Museviler; Pazar Hıristiyanlar için tatildir. Müslümanlar için çalışmak ibadetten sayıldığı, “çalışanı Allah ve kul sevdiği için!” Museviler ve Hıristiyanlar gibi serbest günlere ihtiyaçları yoktur.

-“Dini bayram günleri tatil değil mi?”

-Ya ne demezsiniz! Seyahat etmek dini ibadetten mi sayılmaktır!

Aşağıda konu ile ilgili iki akademisyenin ve bir CHP milletvekilinin kısa ve çarpıcı ifadeleri aktarılmaktadır.

Demokrasiye Dayandığı için laikliğin rejimi zayıflatmadığı yolundaki bu resmî anlayışın tersine, daha gerçekçi bir yaklaşımla rejimimizin demokratik olmadığını teslim etmekte, ama bundan demokrasinin ülkemiz için istenirliliğini yadsıma sonucuna varmaktadır. Ona göre, Türkiye’de laiklik devleti dinin yersiz karışmalarından kurtarmış olmakla birlikte, bu kere dinin kendisinin devletin vesayeti altına düşmüş olması apaçık bir kusurdur.

Oysa Türkiye’deki Hıristiyanlar ve Yahudiler bu bakımdan özgür yaşamaktadırlar. (1)

-”Fakat giderek laikleşme hareketinin (bu hareketten etkilenen) şehirli kesimlerde yarattığı manevî boşluğun bir yarı din haline getirilen ulusçulukla doldurulmaya çalışılmasına alışılmış,  Atatürk başta olmak üzere önderlerin de bu ideolojinin Olimpos topluluğu (Eski Yunan mitolojisinde Antik çağda tanrıların oturduğu dağlara verilen isim) diye görülmesi ve gösterilmesi kaçınılmaz olmuştur. “ (2)

-Kamalizm bir dindir!

-Ulusçuluğun bir din olarak ortaya konulması, özellikle CHP’nin Dördüncü Büyük Kongresinden sonra doğallaşmıştır. Edirne mebusu Mehmet Şeref (Aykut 1874-1939) Bey, 1936 yılında yazdığı Kamalizm adı yapıtın’ önsözünde şöyle demektedir:

-“Türk Devrimini son asırların değişikliklerini hazırlayan fikirlerin ve daha sonra ….. Rasyonel, Sosyolojik, Marksist, Faşist rejim ve ideolojileri ile izaha kalkmak da fazla bir iş olur. Kamalizm bunların üstünde yalnız yaşamak dinini aşılayan ve bütün prensiplerini ekonomik temeller üzerine kuran bir dindir. “(3)

-Türkiye Cumhuriyeti hakkındaki ilk yabancı kitaplardan birini (Turkey Today, 1928) kaleme almış olan İngiliz kadın yazar Grace Ellison Konya’dan Adana’ya giderken bir Okul Müfettişi ile konuştuklarını anlatıyor:

-“Bizim peygamberimiz Gazi’dir: Arabistanlı zatla işimiz bitti. Muhammed’in dini Arabistan için gayet iyiydi, ama bize göre değil.

-“Fakat sizin hiçbir inancınız yok mu?” diye sordum.

“Var,” dedi, “Gazi’ye, ilme, ülkemin geleceğine ve kendime inanıyorum.”

“Ya Tanrı?” dedim.

-“Tanrı hakkında kim ne bilebilir ki,” diye cevap verdi. “İlim vardır, iyinin ve kötünün gücü vardır; geri kalanı hakkında ise hiç kimse kesin bir şey bilemez.” (4) (Turkey, Today,s. 188.)

-Kenyalı toplumbilimci Ali Mazrui şöyle demektedir: Japonya’da “endüstri uygarlığının dinin tanrılarını yıkarak değil, bilimin ateşlerini yakarak izlenmesi”ne karşılık, “Kemalist Devrimden beri, Türkiye bazan çağdaşlaşmanın süslerini iç özü, bazan da sonucu neden sanmıştır.

Örneğin, Türkiye bilime çağrı mı çıkartmalıydı, yoksa düpedüz dini mi kovmalıydı?

Kemalist geleneğin başlıca düzeltimleri, Türk toplumunda dinin gözle görünürlüğünü azaltma yolları olarak giyim kuşam ve sözlük (dil) gibi süslere aklını takmış görünüyorlar.

Dinin gözalıcı süsleri ya bastırılmış ya koparıp atılmıştır, ama bilimin özü zorunlu olarak işlenmiş değildir.” (5)

**

Türkiye’de Din ve Siyaset,

Türk Devrimi hoşnutsuz bir burjuvazinin aracı değildi. Toplumsal düzenden tatmin olmayan köylü dalgasıyla da sürüklenmedi ve feodal ayrıcalıkları kaldırmayı da hedef almadı; oysa Osmanlı ancien regime’inin (resmi ideoloji) değerlerini hedef almıştı. Bu anlamda devrimci bir hareketti…

Mevcut toplumsal yapısal düzenlemeleri sorguladıkları ve yok etmeye giriştikleri oranda bütün devrimci hareketler eski rejimlerin (ancien regime) değer sistemlerini, kurumsallıktan çıkarmaya çalışırlar

Katolik Kilisesinin devletle ilişkisini kesme girişimi, personeline yeni ideolojiye boyun eğmeleri için uygulanan baskısıyla birlikte Fransız Devriminin iyi bilinen yönleridir

Dinin yerine iyi vatandaş olma (civism) koyma girişimi de bize aşinadır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucuları dinin üstünde değerlerin, ideolojilerin ve gücün aşılabileceği çok işlevli bir halka olduğunu öğrenene kadar, önlerinde gerçek bir engel olarak gördüler Kurumsal İslam’a karşı tavırları nefret dolu bir güvensizlikti.

Burada, onlar için, Voltaire’in kiliseye duyduğu nefrete yakın bir vaziyet alış var yine de Voltaire Türk liderlerden daha özgürdü. Dinî kurumun baskılarına maruz kalmasına karşın, dinin böylesi birincil işlevi olduğu bir halkı hesaba katmak zorunda değildi.

Amacına ulaşmak için, Atatürk, köylü kitlelerinin ya da taşralıların günlük yaşamlarında yeni biçimler benimsetmek için çok az çaba harcadı ve bunun yerine resmî din kuruluşlarına darbe indirmeyi yeğledi...

Resmî” dinin en önemli işlevi, alt sınıfların dini için meşruiyet kazandırıcı bir çerçeve sağlamasıydı. Resmî dinin yerine laikliği koymakla, Atatürk bu çerçeveyle sağlanan meşruiyet olasılıklarını ortadan kaldırdı. “Küçük insan”ın dini böylece hoşgörülen ama güvencede olmayan belirsiz bir duruma geldi. Atatürk bu durumun uzun vadede laikleştirme lehine işleyeceğini umdu. (S. 163)

Cumhuriyet Nerede Eksik Kaldı?

Cumhuriyet’in kurucuları laiklik konusunu burada anlatıldığından çok daha “üst yapısal” bir biçimde görmüşlerdir. Onlar laikliği bir “vicdan” meselesi olarak ele alıyorlardı. Osmanlı İmparatorluğu’nda din kişi üzerinde bir baskı aracıydı. Sanırım, dini düşündükleri zaman onu yalnız siyasal rejimi tehlikeye sokacak bir unsur olarak değil, cemaatin kişi üzerinde bir sosyal baskı yapmasını sağlayan araç olarak görmüşlerdi.

…İttihatçıların ve Kemalistlerin getirdikleri gerçek yenilik, dini bir sosyal baskı olarak hissetmeleriydi ve bu da onların Batı ile karşılaşmasının bir ürünüydü. Laiklik önderleri dindeki sosyal baskı unsurunu anladıkları, fakat öte yandan kendi toplumlarındaki olağanüstü toplumsal fonksiyonlarım göremedikleri için dini bir “vicdan” meselesi olarak değerlendirmenin meseleyi halledeceğini sanıyorlardı. Ziya Gökalp’i okumuşlar fakat ona belki de gereken önemi vermemişlerdi…

Dinin üstlendiği fonksiyonları üzerine alacak laik eğitim kurumları “kaçmaktan kovalamaya” vakit bulamadıklarından onların bu katılma sonucunda nasıl etkileneceği, eğitimde, en genel anlamda, fikir eğitiminde salt sayısal artış dolayısıyla nasıl bir düşme olabileceği düşünülmedi.

Fakat Cumhuriyet’in temel politikalarında bundan daha derinde bir ihmal görmek mümkün. Cumhuriyet’in kurucuları laikliğin “tutulabilmesi” için yeni bir kişilik sisteminin gerekeceği fikrini pek o kadar önemsememişlerdi. (6)

Kaynakça;

(1) Prof. Dr. Mete Tunçay, “Türkiye Cumhuriyeti’nde tek-parti Yönetimi’nin kurulması 923-1931”, sahife 228

(2) a.g.e. sahife,334

(3)a.g.e. sahife S.336

(4) a.g.e ile Turkey, Today,s. 188.)

(5) a.g.e. ile  Africa Between the Meiji Restoration and the Legacy of Atatürk: Comparative Dilemmas of Modernization,” T. İş Bankası Uluslarararası  Atatürk sempozyumu bildiri si, s. 10-11

(6) “Türkiye’de Din ve siyaset, Şerif Mardin.

Kim Kimdir?

-Prof. Dr. Mete Tunçay; 1958’de Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun olduktan sonra 1966’da Türkiye’de Sol Akımlar 1908-1925 adlı çalışmasıyla Siyasal Teoriler Doçenti oldu. 1987-88’de Freie Universitaet Berlin’de Carl von Ossietzsky Profesörü oldu. Bugün sosyalist çizgiden ziyade sol-liberal bir entelektüel çizgidedir. (vikipedi)

-Şerif Mardin; sosyolog ve siyaset bilimcisi. 1927 yılında İstanbul’da doğdu. Galatasaray Lisesi’nde başladığı orta öğrenimini ABD’de tamamladı. Stanford Üniversitesi Siyasal Bilimler Bölümü mezuniyetinin ardından lisansüstü eğitimini John Hopkins Üniversitesi’nde yaptı. Doktorasını Stanford Üniversitesi’nde Hoover Institute’de “The young Ottoman movement: a study in the evolution of Turkish political thought in the nineteenth century” başlıklı tezle savundu. 13 sene Washington’daki American University’de İslam Araştırmaları Merkezi Başkanlığını yürüttü. Şerif Mardin, 2007 yılında Vatan Gazetesi’nden Ruşen Çakır’la yaptığı bir röportajda ‘mahalle baskısı’ kavramını ortaya attı. Bu kavramla, muhafazakarlaşan bir toplum içerisinde, bu muhafazkarlaşmanın baskın hale gelmesi durumunda “dini” bir hayat tarzını benimsemeyenlerin kendilerini dışlanmış hissedeceklerini ve baskın hale gelen muhafazakarların değerlerinin ağırlık kazanabileceğini anlatmaya çalıştı. (vikipedi)

 

 

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*