Tüm yönleri ile Hilafet gerçeği. Hilafeti hangi devlet ve neden devlet kaldırttı (4)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

Önceki ve son "Semavi Din"in (inanışlarının) liderleri vardır. Müslüman'ların hariç. "Neden?" sorusunun cevabı detaylı olarak verilmektedir.

10 (15) Ocak 1924 tarihinde İngiltere Kralı V. George, Avam Kamarası’na yaptığı açış konuşmasında, Lozan’ı ilgilendiren bir kanun tasarısının derhal görüşülmek üzere Parlamentonun gündemine geleceğini belirttikten sonra şu çarpıcı cümleyi sarf eder:

“Bu tasarı kabul edilir edilmez Lozan Antlaşması onaylanmış olacak ve YENİ BİR ÇAĞ AÇILACAKTIR.” (As soon as this Bill has been passed, the Treaty will be ratified, and a new era will open.) (CAB/23/46, s. 424)” (1)

Fatih Sultan Mehmed’in  açtığı çağ, İngilizler tarafından Bizans’ın-Ayasofya’nın intikamı alınarak mı kapatılmış;

Bu nedenle mi, diğer tüm inanışların yanında Hilafet kaldırılmış ve İslam sahipsiz,  başsız bırakılmıştır?

Bu belge çok önemli olduğu için farklı görüşe sahip taraflarının görüşleri aşağıda detaylı olarak verilmektedir.

Hilafetin Türkiye’de,  3 Mart 1924 Tarihinde kaldırıldığını hatırlayarak; Lozan antlaşmasının ilgili ülkelerde (meclislerinde) onay tarihlerine bakalım; Türkiye, 23 Ağustos 1923 ;Yunanistan, 25 Ağustos 1923;  İtalya, 12 Mart 1924 ; ve İngiltere’de 16 Temmuz 1924 tarihindedir.

Yazılan bölümlerle ilgili kısa bir hatırlatma;

İlk bölüm; (Özellikle) “İngilizler İşgal ile alacaklarını almış, düşündüklerini gerçekleştirmiş, “Yunan Kuvvetleri” ismi altında bizimle çarpışmış ve Musul-Kerkük petrollerinin üzerine oturmakla kalmamış, hanedanlığı yıkmış, hilafeti kaldırtmış ve gitmiştir”

İkinci bölüm; 1882’de yazdığı “İslam’ın Geleceği”. İsimli eserinde İngiliz diplomat, Wilfred S. Blunt; Hilafet –artık bir imparatorluk değil ama hâlâ bağımsız bir hakimiyet olarak–  Britanya koruması altına alınmalı ve siyasal varlığı, Avrupa’nın başka saldırılarıyla rahatsız edilmeyecek şekilde resmen garanti edilmelidir.

…Napolyon, “Kahire’de açık açık Kelime-i Şehadet getirdiğinde ve İslam inancını açıkladığında, onun (İslam’ın) lideri olmayı amaçlıyordu. Üç yüzyıl Önce Selim için mümkün olan  (Hilafet)  onun için de mümkündü.

“…Arabistan    her    halükarda    bu    sefer    bağımsızlığını    kazanacak    ve    Kureyş’ten    gelen yeni    bir    halifenin    idaresinde    Doğu    dünyasının sempatisini ve bağlılığını kazanacaktı.

 “…Gün gelip de Abdülhamit tahttan indiğinde veya öldüğünde Osmanlı Hilafetine karşı bir harekete karar verilecektir. (S.53)

-“…Yalnızca bir zaman meselesi olacaktır. Bu yüzden inanıyorum ki İslam, sadece Avrupa ve Batı Asya’daki bir siyasal kayba değil, ayrıca Rusya’nın yutacağı Müslüman nüfusunun bulunduğu Osmanlı topraklarının kaybına hazırlıklı olmalıdır.

Tabii Avrupa’nın bunca asırdır Müslümanlığın    simgesi    olarak    gördüğü    Osmanlı Türklerinin    bir gün    Müslümanlıktan çıkmaları    tarihin    ilginç    bir    intikamı    olacaktır. Yine de bu, çocuklarımızın veya torunlarımızın yaşayarak görebilecekleri bir intikamdır.”

Üçüncü bölüm; Mustafa Kemal Paşa’nın da, Napolyon gibi Halife olmayı düşünmesi, Karabekir Paşa’dan; özel görevli İngiliz Albay Rawlinson’un; “Rawlinson’un da benim vasıtamla ileri sürdüğü (hilafetin ayrılması ve Cumhuriyet’in kabulü teklifini)ni öğrenmiştik…”

**

Bu dördüncü bölüm, yazılanların anlaşılması adına biraz daha açılacak ve gerçeğinde Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı’nın belki de ilk kez neden yapıldığını arka planı işlenecektir.

İleride işlenecek konular hakkında da birazda ipucu verirsek;

Osmanlı ve Alman İmparatorlarının tahtan uzaklaştırılmalarında ve o dönem ilgili ülkelerde yaşananlarla ilgili çok ilginç benzerlikler bulunmaktadır. Askerin Hükümetleri suçlamaları da dahil.

Sanki bir merkezden yön verilmişçesine!

Ve Birinci Dünya savaşı sonunda; “Hanedanlıklar kaybetmiş, Cumhuriyetler kazanmış!” Denilmesine rağmen İngiltere ve Japonların imparatorları neden yerlerinde kalmışlardır?”

Bu sorunun cevabı da ilerleyen bölümlerde verilmeye çalışılacaktır.

**

Şimdi biraz daha yukarılara çıkıyor ve Osmanlı’nın neden Birinci Dünya savaşına nasıl sürüklendiğini doğru şekilde öğreniyoruz.

“Alman Kayzeri Wilhelm, 1914 yazında çok yanlış bir hesap yaptığını ve İngiltere ile kanlı bir çatışmanın kaçınılmaz olduğunu anladığında İngiltere’ye karşı, onun Doğu’daki gücünü sonsuza kadar yok edecek bir cihad başlatmaya yemin etti.

“Konsoloslarımız ve temsilcilerimiz tüm islam dünyasını bu yalancı ve vicdansız millete karşı ayaklandırmalıdır,” emrini verdi.

Eğer savaşacaksa, elinde tüm Britanya İmparatorluğu’nu yıkma fırsatı vardı. Osmanlı İmparatorluğu, Kafkaslar, İran ve Afganistan halklarını, Britanya’nın yayılmacı imparatorluk çıkarlarına karşı bir araya getirecekti.

Bunlar hep birlikte en büyük ve en hassasları olan Hindistan’a doğru fitili ateşleyeceklerdi.

Hindistan, Britanya’nın elinden koparılacak olursa, genelde yaygara ve blöfle bir arada tutulan derme çatma imparatorluğunun geri kalanı kolayca çökecekti.

Wilheim’in danışmanları, Hindistan’ın bir barut fıçısı olduğunu ve bunu patlatmak için bir ihtilal kıvılcımının yeterli olacağını söylemişlerdi.

Bu gerçekleşecek olursa, Hindistan tahtı, ülkenin büyük zenginliğiyle birlikte, nefret ettiği İngiliz kuzeni Kral V. George’dan kendisine geçecekti.

Wilhelm tahta çıktığından beri, Almanya’yı dünyanın en büyük gücü haline getirmeyi hayal ederdi. Bunun için, Alman orduları, dünyanın bekçiliğini yapan Britanya silahlı kuvvetlerinin yerini almalıydı.

Bu büyük emelini, İngiliz kuzenleri ve rakipleriyle savaşa gitmek yerine, askeri ve deniz gücünün desteğinde ekonomik üstünlük ve diplomatik nüfus ue gerçekleştirmeyi ummuştu.

Almanya’nın büyük bankalarının saldırgan desteğine sahip olan Wilhelm’in diplomat ve sanayicileri, ülkenin politik ve ticari çıkarlarını ve etkisini tüm dünyaya yaymışlardı. Ancak, çabalarını esas olarak Doğu’da yoğunlaştırmışlardı.

Can çekişen Osmanlı İmparatorluğu’nu bir fırsat kapısı olarak görüyorlardı.

Hıristiyan azınlıklara karşı barbarca davranışlarıyla Avrupa kamuoyunu öfkelendirip dostsuz kalan Sultan’a yardım ederek, Almanya’nın yerini sağlama almak için her şey yapılmıştı.

Wilhelm, Berlin hâkimiyetindeki zayıf bir Türkiye’nin, Almanya’nın Asya’daki yayılmacı çıkarları için ekonomik ve politik bir üs olabileceğine karar verdi.

Ancak, bu muhteşem planı önemli ölçüde aksadı ve bunun yerine Avrupa ile dünyanın büyük bir bölümünü karanlık bir savaşın uçurumuna sürükledi.

Bu kitap Almanya’nın bu savaşta, militan İslam güçlerini, müttefiki Türkiye’nin yardımıyla kendi davasına kazandırma çabasını ilk kez anlatmaktadır.

Wilhelm ile sertlik yanlısı danışmanları, bir cihad başlatarak İngilizleri Hindistan’dan, Ruslar’ı da Kafkasya ile Orta Asya’dan sürmeyi hedeflemişlerdi.

Modern savaşta bir cihad örneği olmadığı için, bu cesur ve serüvenci bir stratejiydi, ancak yine de, Alman tarihçi Fritz Fischer’in belirttiği gibi bu, Wilhelm’in 1890’lardan beri yürüttüğü saldırgan Doğu politikasının “başka yollarla sürdürülmesinden” başka bir şey de değildi.

Prusya bir zamanlar çeşitli parçaları başkalarının topraklarıyla birbirinden kopmuş olan, kara içinde sıkışıp kalmış küçük bir devletti.

Ancak, o günlerden sonra, büyük ölçüde Bismarck’ın dehası sonucu, büyük yol almıştı. Wilhelm, Almanya’nın Doğu’da yeni büyük bir imparatorluk kurmak için eline büyük bir fırsat geçirdiğine inanıyordu.

Berlin tarafından tasarlanan, ama İstanbul’dan eyleme sokulacak olan cihad, eski (İngilizlerin) Büyük Oyun’un yeni ve çok daha kötü niyetli bir örneğiydi. Kral, Kayzer, Sultan ve Çar’ın istihbarat servisleri arasında yapılacak savaşın alanı, batıda İstanbul’dan doğuda Kabil ve Kaşgar’a kadar uzanacak, Iran, Kafkaslar ve Rus Orta Asyası’na yayılacaktı.

Tüm İngiliz Hindistanı ve Burma da bunun içindeydi ve Berlin, kaçak silah ve para yardımıyla, sakin Müslüman, Sih ve Hindu halkları arasında şiddetli ayaklanmalar başlatmayı umuyordu.

Ancak, komplonun uçları Asya sınırlarının ötesine de uzanmaktaydı. Berlin’in büyük planında. Birleşik Devletler’deki silah tüccarları, Meksika’nın Pasifik kıyıları açıklarındaki ıssız bir adasında bir randevu ve Londra’nın Tottenham Court Caddesi’nde, suikastların planlanıp prova edildiği bir atış alanı vardı. Planda ikinci bir Hint îsyanı başlatmaya yetecek kadar silahla dolu gemiler ve îngiliz klasiklerinin kapakları içinde Hindistan’a sokulmuş sandık sandık ihtilalci yayın da bulunuyordu.

Ancak, cihadın başlıca hamlesi, İstanbul’dan doğuya doğru, tarafsız İran ve Afganistan üzerinden Hindistan’a inen geçitlere yönelecekti.

Bu nedenle, Berlin’in ilk hedefi îran Şahı ile Afganistan Emiri’nin desteklerini kazanmaktı.

Eğer, bu başarılabilirse, o zaman bu ülkelerin Alman ve Türk subayları liderliğindeki, başdöndürücü ganimet vaatleriyle kamçılanan orduları da Hindistan aleyhine döndürebilirdi.

Böylece, bir avuç subay ve astsubay dışında cihad hemen hemen bedavaya gelecekti. Bütün gereken, savaştan sonra asla yerine getirilmeyecek vaatler ve çoğunluğu İran’daki İngiliz bankalarının kasalarından alınacak olan altındı.

Hindistan’ın milyonlarca muhalifi de ayaklanmaya ikna edilebilirse, o zaman İngilizler hem iç hem dış saldırı karşısında kalacaklardı.

Bu arada Türkler Kafkasya ve Orta Asya’daki Müslüman kardeşlerini Türk-Alman cihadının bayrağı altında toplamaya çalışacaklardı..”

Bir ara veriyoruz;

Enver paşanın Kafkaslar üzerinden Anadolu’ya gönderilme düşüncesi ile Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a gönderilmesi bu planın karşılıklı önleyici parçalarıdır. Plan; Rus devriminin benzeri Osmanlı’da da yapılmalı, kurulacak yeni devlet üzerinden İngilizlerle -mücadeleye- kalındığı yerden devam etmelidir.  Enver Paşa’nın bir Alman taraftarı olduğu hatırlanmalıdır. Bizlere öğretilen nedir, gerçekler nedir? Canmehmet)

Kaldığımız yerden devam ediyoruz;

“…Bölgelerdeki casuslarının raporlarıyla cesaretlenen Berlin ve İstanbul’daki stratejistler, tüm Asya’nın alevler içinde kaldığını, İngiliz ve Ruslar’ın bu yangında kavrulduklarını görür gibiydiler.

Kayzer, bir kafir olarak, Müslümanlar’ı cihada çağırmak yetkisine sahip değildi. Bu, altından, silahtan ve savaş sonrası vaatlerden çok daha fazla şey Müslümanlar’ın Halifesi olan Osmanlı Sultanı verebilirdi.

Bu nedenle, Türkiye’nin, halkının çıkarına bakılmaksızın Almanya ile ittifak içinde olması gerekliydi. Wilhelm’in, savaş öncesinde Türkiye ve onun popüler olmayan hükümdarı ile kurduğu iyi ilişkilerde uzak görüşlü olduğu burada ortaya çıktı.

Savaşın başlamışından üç ay sonra Türkiye, Almanya ile Avusturya-Macaristan tarafını seçti ve Sultan dünyadaki Müslümanlar’a Hıristiyan zalimlerini “buldukları yerde” öldürmeleri çağrısında bulundu.

Bu, tıpkı amaçlandığı gibi, öncelikle Hindistan’a yönelikti.

Dünyanın en büyük Müslüman toplumu orada İngiliz uyruğunda yaşamaktaydı.

Kral V. George’un Müslüman uyrukları, Halife Sultan’ınkilerden bile çok, Fransa ve Rusya’nın Müslüman uyruklarından ise kat kat fazlaydı.

Kayzer’in ise Müslüman sömürgesi ve uyruğu yoktu; yıllardır îngiliz, Rus ve Fransızlar’ı çileden çıkartarak kendini dünya Müslümanları’nın hamisi olarak ilan etmekteydi.

Sultan’ın fermanı, Hindistan’daki İngilizler ve Müslümanlar toplumları tarafından sarılmış durumda yaşayan Müttefik uyruklar arasında büyük korku (yaratmış olmalı) …..ve kimse olacakları kestiremiyordu.”

Bir ara daha veriyoruz;

(Bu ifadelerle, Hilafet ve Halifenin gerek Ruslar, gerekse İngilizler için neden çok önemli olduğu, Kurtuluş savaşında Rusların Hilafeti kaldırılması karşılığında silah ve para yardımı da anlaşılabilecektir. Hatta, günümüzde devam eden İslam, -2. Abdülhamid ve Sultan Vahdettin- düşmanlığı da. Canmehmet)

Kaldığımız yerden devam ediyoruz;

“…Ancak, cihad Almanlar için de bir sorun yaratmıştı ve tüm girişimin baltalanmaması için buna bir an önce bir yanıt bulunması gerekiyordu.

Pek çok Müslüman, bir Hıristiyan hükümdarının kendi inancından olanları öldürmeye yönelik bir cihadı neden başlatıp desteklediğini soracaktı.

Wilhelm’in, aralarında ünlü Doğu uzmanları da olan danışmanları buna hazırdılar.

Doğu’nun cami ve Pazar yerlerinde, Alman Imparatorluğu’nun gizlice îslam dinini seçtiği söylentileri yayılmaya başlamıştı.

Bir ara daha veriyoruz;

(Burada Napolyonun Müslüman olması, Medyada sık sık, İngiliz saray mensuplarının, “ Prens, eşi veya kardeşi gizli Müslüman oldu!” hikayeleri de anlaşılır olmaktadır.

Bu arada 1799’da Halife olmak isteyen Napolyon ve diğerleri için önemli olan esas amaç; “Halife olmak” değil, hilafet kullanılarak İslam’da reform yapmaktır.

Protestanlık örneğinde olduğu gibi. Oyun içerisinde oyun!  Canmehmet)

Kaldığımız yerden devam ediyoruz;

“…Hatta, kendisine verdiği adla “Hacı” Wilhelm Muhammed, kılık değiştirerek Mekke’ye hacca bile gitmişti.

Davaya yakın olan Müslüman bilginleri, Kuran’da Wilhelm’in müminleri kafir boyunduruğundan kurtarmak için Allah tarafından görevlendirildiğini gösteren esrarengiz ayetler bile bulmaktaydılar.

Daha sonraları, tüm Alman ulusunun, imparatorlarının örneğini izleyerek toplu bir halde İslamiyet’i seçtikleri söylentisi de yayılacaktı. Son olarak, büyük Türk ve Alman zaferleri hakkında sahte raporlar düzenlenecek ve zaferin Türk-Alman davasının doğruluğuna bağlı olduğu söylenecekti.

Bütün bunların amacı, sıradan Müslümanlar’ın kafalarında Almanya’nın rolünü meşrulaştırmaktı.

Bu arada, Berlin’de tek tek seçilmiş Alman subayları Doğu’yu ve en önemlisi îngiliz Hindistanı’n başdöndürücü cihad çağrısıyla ateşe vermek üzere yetiştirilmekteydiler.

Bunlar altın, silah ve sandık sandık kışkırtıcı yayınla, bu yeni Büyük Oyun’un…”

**

Bir ara daha veriyoruz;

Eski- “Büyük Oyun” İngilizlerin Osmanlıyı yıkmak;

-“Yeni Büyük Oyun” Almanların İngilizleri yok etmek” Düşüncesidir.

-Aslında burada da Osmanlının yıkılması  hesabı vardır. Ve öylede olmuştur. canmehmet)

Kaldığımız yerden devam ediyoruz;

“…merkezi olan İstanbul’dan doğuya doğru yola çıkıp, sessizce tarafsız İran’a gireceklerdi.

Burada dağlardan ve çöllerden geçerek Afganistan’a giderken, yolda köylüler ve aşiretler arasında cihad çağrısını yayacaklar ve onların aktif desteğini kazanmaya çalışacaklardı.

Ancak, en önemli görevleri Afgan başkentindeydi: güçlü Emir’i kendi yanlarına çekmek ve aşiret ordularına Hindistan’ın iyi korunmayan sınırlarına saldırması için emir vermeye ikna etmek. Aynı anda, Tahran’da da genç Şah’a baskı yapılarak, o ve halkı cihada çekilmeye çalışılacaktı.

Hindistan’da, İngilizler tarafından özel orduya sahip olma hakkı tanınan bazı güçlü prensleri Türk-Alman davasına katılmaya ikna çabaları yürütülecekti. Taraf değiştirdikleri takdirde, kendilerine hemen hemen her isteklerini vermeyi vaat eden Kayzer imzalı, meşin ciltli özel mektuplar hazırlanıyordu. (2)

Büyük Oyun’un hiç sona ermediği bu çok çabuk parlayan bölgede bugün olanlar göze alındığında, hala gündemdedir.

Yeniden dirilen Rusya ve Almanya korkusu nedeniyle, bazıları için bu konunun ayrı bir önemi vardır. BOP da bu manada değerlendirilmelidir. (2)

Devam edecek…

Resim;web ortamından alınmıştır.

(1) “Mustafa Armağan Zaman gazetesinde 4 Mart 2012 günü “Hilafetin Kaldırılmasını İngilizler mi İstemişti?” başlıklı bir yazı yayınladı. Armağan yazısında “hilafetin kaldırılması ve laikliğe gidiş, daha Lozan’da dayatılmış, Türkiye’nin kurulmasına bu şartla izin verilmişti” fikrini ileri sürüyor ve bu fikri desteklemek için gösterdiği delillerin arasında, İngiliz arşivlerinde bulduğunu ve ilk defa yayınlandığını söylediği bir belge dikkat çekiyor.

Bu belge  “Kral V. George’un 10 Ocak 1924 günü Avam Kamarası’na yaptığı belirtilen konuşma”dır.

Önce Armağan’ın yazısında söz konusu belgeyi nasıl ele aldığına bakalım: “İngiliz Milli Arşivleri’nden (National Archives) bulduğum ve ilk kez burada yayınlanacak olan bir “gizli” belge, Lozan’ın Hilafetle bağlantısını net bir şekilde ortaya koyacak nitelikte. 10 Ocak 1924 tarihinde İngiltere Kralı V. George, Avam Kamarası’na yaptığı açış konuşmasında, Lozan’ı ilgilendiren bir kanun tasarısının derhal görüşülmek üzere Parlamentonun gündemine geleceğini belirttikten sonra şu çarpıcı cümleyi sarf eder:

“Bu tasarı kabul edilir edilmez Lozan Antlaşması onaylanmış olacak ve YENİ BİR ÇAĞ AÇILACAKTIR.” (As soon as this Bill has been passed, the Treaty will be ratified, and a new era will open.) (CAB/23/46, s. 424)” belgeyi İngiliz Milli Arşivleri’nde “bulduğunu” söylüyor; buradan belgenin“bulunması ve Türkiye’den erişilmesi zor” bir belge olduğu imasını çıkarabiliriz.

Ne var ki durum hiç öyle değil.İngiliz Arşivleri’nin web sitesine giren herkes (http://www.nationalarchives.gov.uk) bu belgeyi hiçbir ücret ödemeden veya kayıt formalitesi yerine getirmeden elektronik olarak hemen indirebilir. Nitekim ben de öyle yaptım. Odatv.com (18 Mart 2012 Tarihli, Taraf gazetesini kaynak göstermiştir.)

Bu belge, arşivde İngiliz hükümetine ait belgelerin yer aldığı CAB kısaltmasıyla gösterilen tasnifte, 23. Klasörün 46. Altklasöründe yer alan bir dizi belge arasında yer alıyor. Kimi daktilo edilmiş, kimi matbu bir dizi belge bu klasörde art arda dizilmiş ve hepsi üzerinden yürüyen sayfa numarası verilmiş. Armağan’ın yazısında alıntıladığı satırların bulunduğu belgeye bakınca, bunun kralın Avam Kamarası’nda yapacağı konuşma metni taslağına son şeklini vermek üzere 10 Ocak 1924 tarihinde İngiliz başbakanlarının resmi ikametgahı 10 Downing Street’te yapılan kabine toplantısının tutanağı olduğunu anlıyoruz.

Bu da bizi Armağan’ın yazısındaki ilk hataya getiriyor. İngiliz Kralı konuşmasını 10 Ocak’ta değil, bu toplantıdan 5 gün sonra, 15 Ocak 1924’te yapmış.

Belgeyi incelemeye devam ediyoruz, ve 10 Ocak’taki kabine toplantısında konuşma taslağında yapılan çok sayıda düzeltmeden birinin tam da Armağan’ın alıntıladığı ifade olduğunu görüyoruz. Ne yazık ki Armağan, cümlenin düzeltmeden önceki halini yayınlamış. Oysa, atıfta bulunduğu 424. sayfadan 7 sayfa öncesine, 417. sayfaya baksaydı,“YENİ BİR ÇAĞ AÇILACAKTIR” ifadesinin “YENİ BİR BARIŞÇIL İLİŞKİLER ÇAĞI AÇILACAKTIR” (a new era of peaceful relations will open) olarak değiştirildiğini görecekti. Yani İngiliz Kralı, Armağan’ın yayınladığı cümleyi konuşmasında zikretmiş olamaz; çünkü kabine toplantısında o cümle değiştirilmiş!

Armağan’ın sürdürmediği incelemeyi biz yapalım.

Elimizde, 10 Ocak’ta yapılmış bir düzeltmenin belgesi var, ama kralın 15 Ocak’taki konuşmasında “yeni bir barışçıl ilişkiler çağı açılacaktır” dediğini hala %100 kesinlikle söyleyemeyiz.

…Bu belgenin içinde yer aldığı CAB 23/46 tasnifinde, 48 sayfa ileriye, 474. Sayfaya gidince, kralın konuşmasının İngiliz parlamento matbaasında basılmış resmi bir nüshasıyla karşılaşıyoruz. Muhtemelen konuşmayı izlemeye gelenlere dağıtılan bu matbu metinde, 10 Ocak 1924 tarihinde yapılan düzeltmenin aynen yer aldığını görüyoruz. Bir adım daha gidebilir, İngiliz parlamentosunda yapılan tüm konuşmaların yer aldığı internet arşivlerinde bu konuşmanın nasıl kaydedildiğine bakabiliriz. Nitekim, “New Statesman” adlı İngiliz haftalık siyasi dergisinin web sitesinde, kralın konuşmasının metnine ulaşıyoruz. (http://yourdemocracy.newstatesman. com/parliament/sessionalorders/ HAN2633155)

Hatırlayalım ki kral konuşmasında, Lozan Antlaşması’nın kabulü hakkında İngiliz parlamentosuna verilen yasa tasarısından söz ediyordu. Lozan herşeyden önce bir barış antlaşmasıydı ve Lozan’ın İngiliz parlamentosunda kabulü, 1914’ten bu yana İngiltere ile Türkiye arasında resmen sürmekte olan savaşın nihayetlendiği anlamına geliyordu. “Yeni bir çağ başlayacaktır” ifadesi komplo teorilerine ne kadar açıksa, İngiliz kralının savaştan barışa bu dönüşümü “barışçıl ilişkilerin yeni bir çağı” olarak nitelemesi o kadar rutin kabul edilmeli.

Yukarıda, Armağan’ın yaptığı işin önemini vurgulamak için belgeyi İngiliz Milli Arşivleri’nde “bulduğu” ve “gizli” bir belge olduğunu belirttiğine işaret etmiştim. Armağan’ın yaptığı bir vurgu da, belgenin “ilk defa yayınlandığı” idi. Yukarıda, New Statesman web sitesinde kralın konuşmasının linkini vermiştim. Konuşmanın ardından, 16 Ocak 1924 tarihinde çıkan tüm İngiliz gazetelerinin bu konuşmayı yayınladığını da söyleyebiliriz. Bu konuşma çeşitli İngiliz resmi yayınlarında da yer almış. (Yazının tamamı için; (18 Mart 2012, Taraf) ve (Odatv.com-20.03.2012)

(Burada ne belge ret edilmektedir. Ne içeriği. Tarihi konusundaki (beş günlük belirsizlik), sanki belgenin geçersizliğine yorumlanmaktadır. vurgulanmaktadır. Bu doğru değildir. Belge gerçektir. İlerleyen bölümlerde bunu destekleyen çok sayıda görüş-belge daha olacaktır. Canmehmet)

(2) “İstanbul’un Doğusunda  bitmeyen oyun” Peter Hopkirk , 1995. araştırmacı-gazeteci

Kitabın özgün adı;On Secret Service East of Constantinople, peter Hopkirk, 1994

 

 

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*