Tüm yönleri ile Hilafet gerçeği. Hilafeti hangi devlet ve neden devlet kaldırttı? (8)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

Fal uygulamasından ne bekliyoruz? Geleceği mi, yoksa temennilerimizi mi? Düşünülmesi gerekir...

“Mustafa Kemal, bu kumsallarda savaşırken bir gün emrindeki kabile reislerinden biri kum üstünde fala bakmıştı. Bedevinin şu sözleri mühimdi: “Ne görüyorum beyefendi, ne görüyorum!”

Parmağındaki sigarayı asabî bir hareketle içen ve dumanlarını burnundan soluyarak savuran Mustafa Kemal, yüzünü buruşturarak sormuştu:

– Ne görüyorsun, aynen söyle!

– Aman beyim, bu olamaz, sizin bir gün bir taht yıkacağınızı görüyorum. Osmanlı hanedanı yıkılıyor, bu nasıl olur?

Mustafa Kemal o zaman bir kahkaha atmış:

Biz o tahtı 1909’da devirdik, buraya geldikSen maziden mi, yoksa istikbalden mi bahsediyorsun?

Bedevi, başını sallayarak ve Arapça fikirlerini ifade ederek itiraz etmişti:

– Hayır beyim, hayır, bundan sonra, bundan sonra, hem de Osmanlı hanedanının sonuncusunu demişti.

O günden sonra Mustafa Kemal bu vakayı dostlarına, arkadaşlarına sık sık tekrar etmiş, falcının bu hikâyesini de bana Beşiktaş’ta, Akaretlerde kaldığı annesi merhum Zübeyde Hanım’ın evinde bir gece anlatmıştı.

– Ne dersin Hüsamettin, demişti, bu fala inanalım mı?

Doğrusunu söylemek lâzım gelirse Birinci Cihan Harbi’nin bitmek üzere olduğu günlerde. Veliaht Vahideddin’in yaveri bulunan Mustafa Kemal Paşa’dan, bir gün Osmanlı hanedanının bu sonuncu hükümdarını, yani yaveri olduğu Padişah’ı, bizzat devireceğini düşünmek bile hatırından geçmemişti. Fakat kendisine bu tarzda söylemek kabil değildi.

Kim bilir. Paşam, dedim, gün doğmadan neler doğar!

– “İşte Hüsamettin”, dedi, “ bir gün senin Teşkilât-ı Mahsusa mensuplarından, vaktiyle Trablusgarp’ta, çölde kumların üstünde elindeki hançerle kumları karıştırıp, bana bu sözleri söyleyen falcının rüyasını hakikat yapmak hususunda yardım bekleyeceğim!”

– Hele o günler gelsin de Paşam, herhalde hizmetinizde bulunmaktan zevk duyacağız! (1)

Bir halk için yazılan tarih vardır,

Bir de geçmişte yaşananların yazıldığı gerçek tarih.

Bugüne kadar okuduklarımızdan ve öğrendiklerimizden hareketle şunu açık bir şekilde ifade edebiliriz;

Gerek Sultan 2. Abdülhamid, gerek kardeşi Sultan Vahdettin, gerçek birer vatansever olarak yaşamışlar ve samimiyet ve büyük gayretlerle ülkelerinin kurtulması için hizmet etmişlerdir.

Elbette halen bu çok tartışmalı konuda karar verecek olan, her gün ortaya çıkan belgeler ışığında yine de tarih olacaktır.

Gerçek sevdalılarının görevi sadece yaşananlara ışık tutmaktır. Hüküm vermek değil.

Peki, kim veya kimler, Sultan Vahdettin’i “Hain” ilan ettiler, burada amaçlanan nedir?

-Ülkeyi Birinci Dünya savaşına sokan İttihatçılar;

-Yaptıkları isabetsiz davranışlar nedeni ile savaşı kaybeden yine ittihatçılar;

-Kaybettikleri savaş sonunda, “Barış antlaşması”nı teklif ve kabul eden ittihatçılar;

-Kaybettikleri savaş nedeni ile ülkeden kaçan ittihatçılar;

-Ancak ne hikmetse!

-Bitmiş bir savaş, kaybedilen ülkenin sorumlusu, üstelikte” Hain!” etiketi ile damgalanacak olan” aslında kaybedilen ülkeyi kurtarmak için çırpınan Sultan Vahdettin!

Şimdi bu soruya açık olarak cevap verebilmek için Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda başlayarak geriye doğru bir yolculuğa çıkmamız gerekecektir.

Önce konunun açılması adına okuyanın camına küçük uyarı taşları atalım!

-Osmanlının devasa mirasını paylaşmanın yanında; Haçlı Zihniyeti sonucu üzeri küllenmiş gibi görünen, Hilal-Salip savaşına son noktayı koymak, ona ölümcül darbeyi indirmek adına, başını İngilizlerin çektiği ve adına; ”Büyük Oyun” denilen bir plan yürürlüğe konulur.

Bu planın ana omurgası; “Osmanlıyı sürekli savaşlarla meşgul ederek, bir taraftan ekonomik kalkınmasına mani olmak, diğer taraftan da onu yüksek faizlerle borçlandırarak kolayca yıkılmasını sağlamaktır.”

-İlerleyen zamanda ve bu planın yanında ; Almanların yürürlüğüne koyduğu ve adına da; “Yeni Büyük Oyun”  denilen ikinci bir karşı plan daha yürürlüğe konulacaktır.

İşte bu plan hem Osmanlı Hanedanlığı’nın ortadan kaldırılmasındaki düşünceyi, hem de Hilafet ile ilgili yaşananları çok açık olarak ortaya koyacak, okuyanı aydınlatacaktır.

-Bu iki plana ; İngiliz ve Almanların yanında, İttihatçılara mali-stratejik destek veren, ellerindeki büyük servetleri ile Yurt arayışında olan Yahudiler de ilave edilmelidir.

2. Abdülhamit Yakın Tarihin gördüğü bir siyaset dehası ve Osmanlının son şansıdır.

Sultan Abdülhamid, “Büyük Oyun”un şifrelerini çözer ve yıkılmasına karar verilen ve önlenemeyecek olan imparatorluğun başkentini Şam veya Bağdat’a taşıma hazırlıklarına başlar. (Bu iddia medyada belki de ilk kez seslendirilmektedir)

-Dışarıya sızan bu hazırlıklar karşısında, İttihatçılar (görünürdeki destekçileri Selanikli Yahudiler-Masonlar) devreye sokularak 2. Abdülhamid tahtan indirilir. Ve Sultan, olayın arkasında Masonların (Çokuluslu sermayenin) olduğunu bildiği için direnmez ancak, İttihatçılara Devletin başına örülecek çorapları! Gelecekte yaşanacakları da büyük bir isabetler anlatarak kenara çekilir.

-2. Abdülhamid (Yukarıda anlatılan kızgın kumsallardaki Mustafa Kemal ile Bedevi’nin konuşmasının geçtiği, İtalyanların çıkartma yaptığı Libya-Trablusgarp için zamanında şöyle demiştir:

-“Bu makarnacılar, –İtalyanlar- korkarım ki bir gün, Afrika’daki topraklarımıza çıkmasınlar! Bize uzak olmasa hadlerini bildirmek her zaman mümkün olur. Fakat uzaklık ve deniz üstünlüğü, müessir müdahale yapmamıza imkân vermez. Bu yüzden Trablusgarp’ı da er ve geç kaybedeceğiz! Abdülhamit, ermiş gibi konuşmuş, yıllarca sonra hayatında bu feci akıbeti görmüştü. O zaman Selanik’te Alâtini köşkünde nezaret altında bulunuyordu. Arkadaşım Debreli Zinnun’a:

– Yüzbaşı demişti, biz vaktiyle bu feci akıbeti söylemiştik. Şimdi İttihatçıların gönüllüleri çarpışıyormuş, güzel ama neticesiz bir gayret! (2)

-İttihatçılar, genç olmalarının yanında hırslarından ve kendi aralarındaki iktidar kavgalarından dolayı, değil oynanan oyunları, önlerini görecek kadar basiretleri yoktur.

Aşağıda Almanları anlatırken de açıklandığı üzere maşa olmaktan öteye geçememişler.

Hem çok genç yaşta hayatlarını, hem de bir cihan İmparatorluğunun (belki de önlenebilir büyük kayıplara uğranılmadan) erkenden yıkılmasına neden olmuşlardır.

Osmanlı Hanedanlığına ve Hilafet müesssesine;

-Mustafa Kemal’in Trablusgarp’ta Bedevi’ye söylediği gibi “Hanedanlık, 1909’da yetkilerini kaybetmesi ile son bulmuş ” olmasına rağmen; Birinci Dünya Savaşı‘nın ülkemizdeki artçılarının bitmesine kadar kalmasına gözyumulmuş, ilk planda saltanat, ikinci planda da Lozan’daki çevre düzenlemesi ile birlikte Hilafet işgalciler tarafından kaldırtılmıştır.

-Sultan Vahdettin, Kurtuluş Savaşı için hem hanedanlığın,hem de Hilafet kurumunun ağırlığını sonuna kadar kullanarak Anadolu İsyanı’nı başlatmış, desteklemiştir. İnanıyoruz ki, önümüzdeki dönemde  Üzerinde ağır bir sansür bulunan Devlet Arşivleri beklenenden de önce açıklanarak, herkesin hakkı kendisine teslim edilecektir.

-Sayın Süleyman Demirel’in, “Halk yüzyıl daha gerçekleri öğrenmemeli!” derken bu açıklananları kastetmektedir. Ancak, gerçekler kimsenin gül hatırına yüzyıl beklememiştir.

.**

İşte, İngilizlerin “Büyük Oyun’una karşılık, Almanların “Yeni Büyük Oyun!”u

-Alman Kayzeri Wilhelm, 1914 yazında çok yanlış bir hesap yaptığını ve İngiltere ile kanlı bir çatışmanın kaçınılmaz olduğunu anladığında İngiltere’ye karşı, onun Doğu’daki gücünü sonsuza kadar yok edecek bir cihad başlatmaya yemin etti.

“Konsoloslarımız ve temsilcilerimiz tüm islam dünyasını bu yalancı ve vicdansız millete karşı ayaklandırmalıdır,”

emrini verdi. Eğer savaşacaksa, elinde tüm Britanya Imparatorluğu’nu yıkma fırsatı vardı. Osmanlı İmparatorluğu, Kafkaslar, İran ve Afganistan halklarını, Britanya’nın yayılmacı imparatorluk çıkarlarına karşı bir araya getirecekti.

Bunlar hep birlikte en büyük ve en hassasları olan Hindistan’a doğru fitili ateşleyeceklerdi. Hindistan, Britanya’nın elinden koparılacak olursa, genelde yaygara ve blöfle bir arada tutulan derme çatma imparatorluğunun geri kalanı kolayca çökecekti…” (3)

Burad kısa bir ara veriyoruz;

**

-”ABD basınında, halifeliğin kaldırıldığı haberini ilk defa Boston Gazetesi vermiş ve 4 Mart 1924 tarihli akşam baskısının ikinci ekinde okurlarına birden çok başlıkla duyurmuştu. Public Ledger Co. tarafından hazırlanan, İstanbul kaynaklı haberde kullanılan başlıklar oldukça çarpıcıydı:

“Türkiye, Kuran’ı ve Halife’yi tekmelemekle kurtuldu”…

-“İslâm’ın çöküşüyle Batılı temeller üzerine Cumhuriyet bina ediliyor”…

Ardından da habere konu olan hadise şöyle özetlenmişti:

Türkiye’nin de, İslâm Dünyası’nın da kolay kolay hayal bile edemeyeceği bir devrim, Mustafa Kemal’in Millet Meclisi’ndeki yıllık konuşmasıyla ilan edildi. Kemal, tasarladıklarının detaylarını belirtmeksizin ağırlığını koyarak, bugüne dek kurulmuş olan bütün İslâmî devletlere temel teşkil eden dinî kanun ve gelenekleri dağıtıverdi. Bu, halifenin gitmesinden başka, Kuran’ın yıkılması ve İlâhî kanunların mahkemelerden kaldırılması manasına da geliyordu. Bunun yanında 500 milyon dolar değerindeki tüm dinî kurum ve kuruluşlar da devletleştiriliyor.

Kısacası, yerel gazetelerin de dediği gibi, Türkiye Cumhuriyeti, tamamen Batılı temellere oturarak Doğu’ya veda ediyor.” (4)

**

Almanlarla devam ediyoruz.

-“Kayzer Wilhelm’in Kutsal davası

Kayzer’in. Doğu halklarını ve aşiretlerini Almanya’nın düşmanlarına karşı ayaklandırma planının Berlin’de pek çok taraftarı vardı. Bu şahinlerin en başında, konuyu ilk başta ortaya atan ünlü doğu bilimcisi Max von Oppenheim geliyordu. Von Oppenheim, savaştan bir süre önce Kahire’de diplomatik kimlikle çalışırken. Dışişleri Bakanlığı’ndaki amirlerine gizli bir rapor hazırlamış ve burada, bir savaş durumunda, “militan İslam’ın Alman savaş mekanizmasına “hesap edilemeyecek kadar etkin biçimde” bağlanabileceğini göstermişti.

Bu raporun Wilhelm’in hayallerini beslediğine dair kanıtlar vardır.

Savaş başladığında Oppenheim derhal Berlin’e çağrıldı ve İtilafçılar’a, özellikle de İngiltere’ye karşı böyle bir terör planı hazırlaması istendi.

Cihadı Alman stratejisinin önemli bir parçası olarak gören bir diğer kişi de. Genelkurmay Başkanı General Helmuth von Moltke’ydi.

Yetmiş yıl önce, . Almanya’nın dikkatini Doğu’da kendisini bekleyen büyük fırsatlara çeken Yüzbaşı Helmuth von Moltke, onun amcasıydı.

General, Hindistan ve Kafkasya’da şiddetli ayaklanmalar başlatarak “İslam fanatikliğinin” İngiliz ve Ruslar’a yöneltilmesi için ısrar ediyordu. Böyle bir planın uygulanabilirliğini garantileyen ise, İngiliz ve Ruslar’a duyduğu antipati yüzünden çok önemli Doğu deneyimini Wilhelm’in hizmetine sunmuş olan İsveçli kaşif Sven Hedin’di.(5)

Bir ara daha veriyoruz;

**

-Kurtuluş Savaşında Ruslar bize yapacakları altın ve Silah yardım şartlarının içerisinde Hilafet’in kaldırılması da vardır. Birinci Dünya savaşında Hem Rusların hem de İngilizlerin “Cihat” anlayışı nedeniyle analarından emdikleri süt değil! ciğerleri burunlarından gelmiştir.

Bunları bilmeden, ne Kurtuluş Savaşı’nı ne de Hilafet ve İslam’ı değerlendirmek mümkün değildir.(Bu konuda geniş bilgi aşağıda kaynak olarak kullanılan kitaptan temin edilebilir.)

-Birinci Dünya savaşında bizim düşmanımız olan İtalyanlar, Fransızlar ve Ruslar, bu savaştan kısa bir süre sonra Kurtuluş savaşı aşamasında bize silah- para ve danışmanlık desteği vereceklerdir. Okuyan bunu kendisine sormalıdır. “Peki, Neden?”

Almanlarla kaldıımız yerden devam ediyoruz;

**

-“Almanya’nın büyük bankalarının saldırgan desteğine sahip olan Wilhelm’in diplomat ve sanayicileri, ülkenin politik ve ticari çıkarlarını ve etkisini tüm dünyaya yaymışlardı. Ancak, çabalarını esas olarak Doğu’da yoğunlaştırmışlardı. Can çekişen Osmanlı İmparatorluğu’nu bir fırsat kapısı olarak görüyorlardı.

Hıristiyan azınlıklara karşı barbarca davranışlarıyla Avrupa kamuoyunu öfkelendirip dostsuz kalan Sultan’a yardım ederek, Almanya’nın yerini sağlama almak için her şey yapılmıştı.

Wilhelm, Berlin hâkimiyetindeki zayıf bir Türkiye’nin, Almanya’nın Asya’daki yayılmacı çıkarları için ekonomik ve politik bir üs olabileceğine karar verdi. Ancak, bu muhteşem planı önemli ölçüde aksadı ve bunun yerine Avrupa ile dünyanın büyük bir bölümünü karanlık bir savaşın uçurumuna sürükledi.

…Wilhelm ile sertlik yanlısı danışmanları, bir cihad başlatarak İngilizleri Hindistan’dan, Ruslar’ı da Kafkasya ile Orta Asya’dan sürmeyi hedeflemişlerdi. Modern savaşta bir cihad örneği olmadığı için, bu cesur ve serüvenci bir stratejiydi, ancak yine de, Alman tarihçi Fritz Fischer’in belirttiği gibi bu, Wilhelm’in 1890’lardan beri yürüttüğü saldırgan Doğu politikasının “başka yollarla sürdürülmesinden” başka bir şey de değildi.

Prusya bir zamanlar çeşitli parçaları başkalarının topraklarıyla birbirinden kopmuş olan, kara içinde sıkışıp kalmış küçük bir devletti.

Ancak, o günlerden sonra, büyük ölçüde Bismarck’ın dehası sonucu, büyük yol almıştı. Wilhelm, Almanya’nın Doğu’da yeni büyük bir imparatorluk kurmak için eline büyük bir fırsat geçirdiğine inanıyordu.

Berlin tarafından tasarlanan, ama İstanbul’dan eyleme sokulacak olan cihad, eski Büyük Oyun’un yeni ve çok daha kötü niyetli bir örneğiydi.

Kral, Kayzer, Sultan ve Çar’ın istihbarat servisleri arasında yapılacak savaşın alanı, batıda İstanbul’dan doğuda Kabil ve Kaşgar’a kadar uzanacak, Iran, Kafkaslar ve Rus Orta Asyası’na yayılacaktı.

Tüm İngiliz Hindistanı ve Burma da bunun içindeydi ve Berlin, kaçak silah ve para yardımıyla, sakin Müslüman, Sih ve Hindu halkları arasında şiddetli ayaklanmalar başlatmayı umuyordu.

Ancak, komplonun uçları Asya sınırlarının ötesine de uzanmaktaydı. Berlin’in büyük planında; Birleşik Devletler’deki silah tüccarları, Meksika’nın Pasifik kıyıları açıklarındaki ıssız bir adasında bir randevu ve Londra’nın Tottenham Court Caddesi’nde, suikastların planlanıp prova edildiği bir atış alanı vardı. Planda ikinci bir Hint îsyanı başlatmaya yetecek kadar silahla dolu gemiler ve îngiliz klasiklerinin kapakları içinde Hindistan’a sokulmuş sandık sandık ihtilalci yayın da bulunuyordu.

Ancak, cihadın başlıca hamlesi, İstanbul’dan doğuya doğru, tarafsız İran ve Afganistan üzerinden Hindistan’a inen geçitlere yönelecekti. Bu nedenle, Berlin’in ilk hedefi îran Şahı ile Afganistan Emiri’nin desteklerini kazanmaktı. Eğer, bu başarılabilirse, o zaman bu ülkelerin Alman ve Türk subayları liderliğindeki, başdöndürücü ganimet vaatleriyle kamçılanan orduları da Hindistan aleyhine döndürebilirdi.

Böylece, bir avuç subay ve astsubay dışında cihad hemen hemen bedavaya gelecekti.

Bütün gereken, savaştan sonra asla yerine getirilmeyecek vaatler ve çoğunluğu İran’daki İngiliz bankalarının kasalarından alınacak olan altındı.

Hindistan’ın milyonlarca muhalifi de ayaklanmaya ikna edilebilirse, o zaman İngilizler hem iç hem dış saldırı karşısında kalacaklardı. Bu arada Türkler Kafkasya ve Orta Asya’daki Müslüman kardeşlerini Türk-Alman cihadının bayrağı altında toplamaya çalışacaklardı…” (6)

**

Şimdi yukarıda açıklananları sorgularsak;

Alman İmparatoru’na göre İngilizler, Hilafet Kurumunun etkisi üzerinden yıkılacaktır.

-Peki, İngilizler ve Ruslar, Hilafet üzerinden kendilerine kurulan Cihat planı karşılığında ne yapacaklardır?

-Bu aslında cevabı çok basit olan bir sorudur.

Devam edecek…

www.canmehmet.com

Resim;web ortamından alınmıştır.

(1) “İki devrin PERDE ARKASI”, HÜSAMETTİN ERTÜRK,Teşkilât-ı Mahsusa Başkanı

(2) “a.g.e.

(3)“İstanbul’un Doğusunda  bitmeyen oyun” Peter Hopkirk , 1995

(4) “CUMHURİYET’İN GİZLİ TARİHİ”, İsmail Çolak,

(5)“İstanbul’un Doğusunda  bitmeyen oyun” Peter Hopkirk , 1995

(6) Peter Hopkirk, a.g.e; s.14

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*