Tüm yönleri ile Hilafet gerçeği. Hilafeti hangi devlet ve neden devlet kaldırttı? (9)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

İnsan en kolay kendini aldatmaktadır. Kendisini en iyi tanıyan yine kendisidir.

Fransa (eski) cumhurbaşkanlarından Giscard d’Estaing, 2004 yılında, AB ile ilgili görüşlerini açıklamaktadır: “Avrupa’nın ortak kimliği Hıristiyanlıktır. Türkiye bunun hangi parçasını oluşturabilir? Türkiye bir İslam ülkesidir. Bu iki kimlik bir arada olmaz. Aksi hâlde AB dağılır.

-Türkiye, AB’ ye girmesi için; İslam kimliğinden, egemenliğinden, bağımsızlığından vazgeçecek mi?

-Brüksel’i Ankara yerine başkent kabul edecek mi?

-Türkiye Avrupa tek devletinin bir federe devleti olacak mı?

-Türkiye halkı bu gerçekleri hiç bilmiyor.” (1)

Kaldırılmasının üzerinden nerede ise bir yüzyıl geçmesine rağmen hala “Hilafet” kurumunun neden kaldırıldığını da

Sanki Türk Halkı kendisi ile ilgili çok şeyi biliyor da…

Bizim en büyük sorunumuz;

-“Bilmemek” değil…

“Bilmediğimizi bilmemek.”

Bu nedenle  farklı olan her şeyi ve herkesi düşman olarak görmekteyiz.

Bir önceki yazıyı, “İngilizler, Alman İmparatorluğunun kendilerini yoketmek için yürürlüğe konulacak, Cihat planı karşılığında ne yapacaklardır?” sorusu ile noktalamıştık.

Bu sorunun cevabının açık olarak anlaşılması için aşağıda çok ilginç üç örnek verilmektedir.

**

-“(Başbakan) Ali Paşa, 1856’da Islahat Fermanı’nı yayınlamak zorunda kalmıştır. Ancak, Avrupa’nın, Hıristiyan ve diğer dinsel, mezhepsel haklar adı altında artan sürekli talepleri karşısında, Sadrazam Ali Paşa, “gittikçe artan talepleri, devletin bağımsızlığını kökünden sarsmaktadır” açıklamasını yaparak, Avrupa’nın gerçek niyetini ortaya koymuştur.” (Cemil Bilsel, Lozan II, s. 59-62).

-“Hem 1839 Tanzimat hem de 1856 Islahat Fermanları’na ve diğer reformlara rağmen, Paris Kongresi Anlaşması’nın imzaları daha kurumadan, Avrupalılar Osmanlı’yı parçalama planlarını hazırlamaya devam etmişler ve bu planlar sonucudur ki, 1856 tarihinden 1912’lere kadar Osmanlı, Orta Avrupa ve Balkanlardaki tüm topraklarım kaybetmiştir.

Avrupa, Osmanlı’nın parçalanmadan kurtulabilmesi için sürekli reform tavsiye etmiş ve dayatmalarda bulunmuştur…” (2)

-“Sultan II. Abdülhamit de ıslahatlara devam etmiştir: Modern eğitimi geliştirmiş, azınlıkların adli eşitliğini sağlamak için ‘Nizamiye Mahkemeleri’ni’ yeniden teşkilatlandırmış, Rumlar rencide olmasın diye İstanbul’un fethi kutlamalarının gösterişli yapılmasını yasaklamış, ama Avrupa’yı tatmin edememiş, Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalanmaktan kurtaramamışlar.

Bu tarihi gerçeği, 17 Kasım 2006 tarihli The Ecomomist, “II. Abdülhamid büyük güçlerin reform talepleri hiç bitmez” ifadesini sütunlarına taşıyarak, Batı’nın Türk milletine yönelik sözde reform dayatmalarının arkasındaki amacı gözler önüne sermiştir…“ (3)

**

-“Mustafa Kemal Atatürk, Neue Freie Presse muhabirinin bir sorusunu yanıtlarken Avrupa’yı şöyle tanımlamıştır:

-“Bizi aşağı olmaya mahkûm sayan Avrupa bununla yetinmemiş, yıkılışımızı hızlandırmak için ne gerekiyorsa onu yapmıştır.

-Batı ve doğu zihinlerinde, birbirine karşı iki ilke söz konusu olduğunda, bunun en önemli kaynağını bulmak için Avrupa’ya bakmalı…

-İşte Avrupa’da daima mücadele ettiğimiz bu zihniyet vardır. Biz ulussever, gözleri açık adamlarız. Gözlerimizi her gün daha açıyor, içte ve dışta olup bitenleri görüyoruz.

-Ulusumuzun uygar uluslarla ilişkilerini kolaylaştırmak yararımızın gereklerindendir” (A. Taner Kışlalı, Bir Türkün Ölümü).  (4)

**

-“Dünya, Birinci ve İkinci Paylaşım Savaşları’nı yaşadı. Kapitalist ve komünist ideolojilerle dünya iki kutuplu hâle geldi. Sonra komünizm çöktü ve ABD tek emperyalist güç oldu, ama Avrupa’nın Türkiye’ye karşı tutumlarında hiçbir fark olmadı.

Avrupa Birliği’ne girme uğruna; Türkiye’yi bölen, parçalayan, kültürünü ortadan kaldıran, İslam’ı Hıristiyanlaştıran ve Kur’an-ı Kerim’i İncilleştiren dayatmaları, yüzyıllara dayanan politika ve stratejilerinin değişmediğini göstermektedir…”(5)

**

-“Nitekim Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üye olmasında, bu hususun çok önemli etken olduğu. Birlikle Türkiye arasındaki belgelere yansımıştır. Avrupa Anayasası’m hazırlayan eski Fransız Cumhurbaşkanı Valery Giscard D’ Estaing, bunca yıl sonra bu husustaki inancını 2004 yılında şöyle dile getirmiştir:

-“Avrupa Anayasası’nı yazarken bizi kaynaştıran özellikleri tanımlamaya çalıştık: Antik Yunan ve Roma’nın kültür mirası, Avrupa hayatının özümsediği dini geçmiş, Rönesans’ın yaratma şevki. Aydınlanma Çağı felsefesi ve rasyonel düşünce…

Oysa Türkiye bu unsurlardan hiçbirini paylaşmıyor…” (Valery Giscard D’Estaing, İngiltere’nin 2004 tarihli Financial Times ve Fransa’nın 2004 tarihli Le Figaro gazetelerinde yayınlanan makaleleri).

“Sanki 250 sene önceki İngiliz Başbakanı Gladstone konuştu; o da Türklerin ve Kur’an’ın yeryüzünden silinmesi çağrılarını yapmıştır.

-Gladstone ve Valery Giscad D’Estaing, 1096 yılında başlayan ve 170 yıl süren Haçlı Seferi ruhunu sırasıyla 1700’lere ve 21. Yüzyıla böyle taşımışlardır.(6) **

-“… Ortodoks papazları inançlarına göre; 1453’te İstanbul’un fethinden ve Bizans’ın yıkılmasından sonra siyah cübbe giyerler, uzattıkları saçlarını arkadan düğümlerler. Bu inanca göre düğüm, İstanbul’un yeniden Ortodoksların başkenti olunca açılacaktır. Batı’nın sönmeyen husumeti ya da güncellenen tarihi husumeti uygarlık çağı olarak tanımladığımız 21. Yüzyılda da, Müslüman Türk’e karşı kin ve nefretini devam ettirmektedir…” (7)

**

-“11 Aralık 1917 tarihinde Kudüs’e giren İngiliz Orduları Komutanı Orgeneral Edmund Henry Hynman Allenby Selahaddin Eyyubi’nin mezarına vurarak;

-‘Kalk Selahaddin biz yine geldik‘ şeklinde bir konuşma yapmıştır. (8 ve 9)

Selahattin Eyyubi, “2 Ekim 1187’de Kudüs’ü Haçlı kuvvetlerinden alarak kentte 88 yıl süren Hıristiyan egemenliğine son vermiş, akabinde Hıristiyanların düzenledikleri III. Haçlı Seferi’ni etkisiz hale getirmiştir.”

Aradan geçen süre yaklaşık, 730 (yediyüzotuz) yıl olmasına rağmen değişen bir şey yoktur.

Tarih bu nedenle, “çok!” değil, “hayati!” derecede önemlidir.

**

– Franchet D’Esperey isimli Fransız generalin İstanbul’a işgal kuvvetleri komutanı olarak olarak ilk gelişi, “25 Kasım 1918’dir. Ancak, özellikle İngilizlere ve Türklere bir mesaj vermek için, 8 Şubat 1919 yılında büyük bir tören düzenletir;

İstanbul’a Fatih Sultan Mehmet’in şehre girdiği kapıdan, surlar içerisinden beyaz bir atla, azınlıkların çılgın gösterileri arasında, Türk sancağını çiğneyerek şehre girer.”

**

Önceki yazılarımızda verdiğimiz bir belgeyi sırası geldiği için tekrar edersek;

Fatih’in 1453 yılında açtığı çağ, 1924 Lozan antlaşması ile kapanır!

-“10 (15) Ocak 1924 tarihinde İngiltere Kralı V. George, Avam Kamarası’na yaptığı açış konuşmasında, Lozan’ı ilgilendiren bir kanun tasarısının derhal görüşülmek üzere Parlamentonun gündemine geleceğini belirttikten sonra şu çarpıcı cümleyi sarf eder:

“Bu tasarı kabul edilir edilmez Lozan Antlaşması onaylanmış olacak ve YENİ BİR ÇAĞ AÇILACAKTIR.” (As soon as this Bill has been passed, the Treaty will be ratified, and a new era will open.) (CAB/23/46, s. 424)” (10)

Fatih Sultan Mehmed’in  açtığı çağ, İngilizler tarafından Bizans’ın-Ayasofya’nın intikamı alınarak mı kapatılmış; bu nedenle mi, diğer tüm inanışların liderleri yerlerinde bırakılmasına rağmen Hilafet kaldırılarak, İslam dünya genelinde temsilcisiz bırakılmıştır?

Sorusunun tam sırası olsa gerek!

**

İnönü  Lozan dönüşü Atatürk’le baş başa trende görüştüğü konu da bu olmalıdır.

Ya Hilafeti kaldırırsınız…

Ya da…

-“Hayim Naum, Londra’da, derhal Lord Kürzon ile temas aradı ve temin etti. O zamanki İngiliz politikasının nâzımı mevkiinde bulunan bu Lord, nesebinin bir tarafiyle Yahudi idi. Hahambaşı, dâvayı aynen kabul etmek için bütün şartlara malik bulunan Lord’u, ancak Türkiye’ye bazı ivazlar vermek ve istiklâlini kabul etmek mukabilinde ona islâmiyete arka döndürtmenin mümkün olacağı mevzuunda ikna etti. Böylece Türkiye’de, İslâm âlemi üzerinde nüfuz ve ehemmiyet ifade edecek hiçbir vasıf kalmayacaktı. Hayim Naum, İngiliz Lord’una, milyarlarca Sterling ve yüz binlerce insan feda ederek elde edilemeyecek bir kazancı, basit ve bedava bir formülle takdim ediyordu.

Hayim Naum’un son sözü şu oldu:

-Türkiye’nin mülki tamamiyetini kabul ediniz; onlara, ben, İslâmiyet temsilciliğini attırmayı kabul ve taahhüt ediyorum!

-İleride, ileri bir müverrihin en ince noktalarına kadar teyit edeceği ve kaynakların en emininden devşirdiğimiz bu bilgiye ilâveten kaydedelim: Lord Kürzon, Hahambaşının bu teklifi karşısında o kadar heyecana düştü ki, bir İngiliz politikacısına yakışmayacak bir tarzda hislerini belli eden bir taşkınlık gösterdi, elini hararetle uzatıp teklifi kabul ve Hayim Naum’u tebrik etti.

– Bunun üzerine Hayim Naum, derhal koşar adımla Lozan yolunu tuttu. İsmet Paşa Lozan’dadır ve o güne kadar hemen her devletle anlaşmış olduğu halde bir türlü İngilizlerle anlaşmanın çaresini bulamamıştır. Şüphesizdir ki, Ankarayla beraber, hiçbir tertipten haberdar değildir.

– Hayim Naum derhal İsmet Paşa ile bir konuşma yaptı ve onunla, geceleyin, geç vakitlere kadar beraber kaldı. Son derece nazik, gizli ve hileli bir dil kullanan Hahambaşı, teklifini, Türk Murahhaslar Heyeti Reisine, mümkün olduğu kadar zehirsiz ve yumuşak şekilde bildirdi. Heyet Reisi, hayretler içinde, bu teklif ve telkine şu cevabı verdi:

Meseleyi Ankaraya bildirip mütalâa ve direktiflerini aldıktan sonra size cevap verebilirim.

Ve İsmet Paşa, teklifi, şifreyle Ankara’ya bildirdi.

-Ankara’daki Devlet ve Hükümet Başı, haberi alır almaz, derhal Hayim Naum’un Ankara’ya gelmesi talimatını gönderdi.

– Hahambaşı hemen Türkiye yolunu tuttu. Amerika’da giriştiği propagandalar muktezası olarak, büyük ve son derece sempatik bir Türk dostu tavrını almayı unutmamıştı.

– Hayim Naum’un dâvaya verdiği ehemmiyet derecesini düşünün ki, kendisi aile efradına fevkalâde düşkün bir kimse olduğu ve ailesi Haydarpaşa taraflarında oturduğu halde bunca hasrete rağmen onlara bir “Nasılsınız?” bile diyememiş, Sirkeci garından inip doğru Haydarpaşa garında trene atlamış ve dosdoğru Ankara’yı boylamıştır.

– Lozan’da İsmet Paşa, maiyetinden birine, bir gece evvel Hahambaşının kendisine geldiğini şu şu, şu, şu tekliflerde bulunduğunu anlatıyor ve o zatla Paşa arasında, aşağıdaki konuşma geçiyor:

-Yahu, bu kerata bize İslâmi temsilciliğimizi kaldırtmak istiyor:

-Hiç olacak şey mi bu?

-Vallahi öyle…

-Ya ne olacak şimdi?

-Ankara’ya yazdım; bakalım ne cevap verecekler?

– Hayim Naum Ankara’da bir gece kalıp derhal İstanbul’a dönüyor ve Ankara’dan aldığı talimatı hâmil olarak Lozan’a damlıyor.

– Gerisi malûm… Lozan’daki Türk Murahhaslar Heyeti, resmen imzaladıkları muahede hükümleriyle, hiç de böyle, bütün bir tarih ve hayata bedel fedakârlık ifadesinde bulunmadıkları ve sadece dürüst bir anlaşmaya imzalarını atmak vaziyetinde oldukları halde, birdenbire aradan her mâniin kalktığını ve anlaşmanın imkân safhasına girdiğini görüyorlar.

– Fakat zahir yüzüyle pek iyi tanıdığımız Lozan Muahedesi, tâ Ankara’daki kulis arkasından bu şekilde idare olunuyor; ve bu kulis anlaşmasından Lozan’daki Heyet ve Reisi, her türlü mesuliyet payına uzak kalıyor. Zira, hükümleri dürüst olan muahedeyi imzalayan onlar, mukabil teminatın merkezi ise başkalarıdır.

Hayim Naum, o gün bugün, bir daha Türkiye’ye dönmemiştir. Yeni istikamet ve dâvalar peşinde başka iklimlere ulaşmış, Mısır Hahambaşılığına geçmiştir.

– Hayim Naum’un derhal Türkiye’den uzaklaşmasını, belki bir gün işin içyüzü sezilir de dinine ve milliyetine bağlı bir Türkün tecavüzüne uğrar diye korkusuna atfedenler de vardır.

– Fakat bizce bu uzaklaşmadan gaye, Türkiye dâvasının hallolunmuş bulunduğuna ve günden güne de biraz daha hallolunacağına dair itimattan başka bir şey değildir.

– Böylece aziz Türk vatanı (…) sistemle ve yavaş yavaş aslî kaynağından uzaklaştırılmış; Mohaç Meydan Muharebesinin gazileri, garp âleminin asırlar boyunca istihsal edemediği bir neticeyi (…) devşirivermiştir.

– Gizli Yahudi kurmaylar emrindeki Avrupa politikası, şu ince (döviz – düstur)la ifade olunabilir: Yabancı medeniyetleri garba özendirip kendi kendilerinden uzaklaştırmak; böylece onların, başkalarını kendilerine benzetmesi tehlikesine mâni olmak; maksat yerine gelince de gerçek terakkinin işte bu olduğu medihleriyle pohpohlamak; ve mukabil millî cereyanları irtica, gerilik damgası altında suçlandırmak… Garbın işte bu plânı, bir Yahudi buluşuyla ve Türk milletinin en nazik ânında, hikâyesini arz ettiğimiz şekilde işlemiş ve sene 1923’ten itibaren sular işbu noktadan akmaya başlamıştır. Yarının tarihçisi bu hakikati görecektir.”(11)

Hatıraları ve Söylemedikleri ile Rauf Orbay

– İsmet Paşa anlaşıldığına göre Lozan’da İngilizlerle bir nev’i gizli arabuluculuk rolü oynayan İstanbul’un Hahambaşısı Hayim Naum Efendinin telkinleriyle hilafetin artık ne şekilde olursa olsun Türkiye’de devamına müsaade edilmeyip derhal atılması lüzumu fikrini tamamıyla benimsemiş bulunuyordu. Peki ya dört-beş ay önceki hilafete bağlılık hatta hilafetin kuvvetlendirilmesi düşünce ve kanaati ve bu yoldaki kat’i ifadeler ve İslam alemine bunun duyurulması hususundaki telaş ve heyecan ne olmuştu? (12)

Devam edecek…

Resim;sehirneder.comPaylaş’dan alınmıştır.

(1) Bitmeyen hesap”, Yaşar YAZICIOĞLUS.67-3

(2) a.g.e, 67-1

(3) a.g.e.68-1

(4) a.g.e,68

(5)“Bitmeyen hesap”, Yaşar YAZICIOĞLU, S.67-3

(6)a.g.e,  S.58-3

(7) a.g.e, S.59-2

(8) http://www.haberkalem.com/haber/90-taha-akyol-turk-muydu-kurt-muydu-selahaddin-eyyubi.html

(9) http://www.haber7.com/haber/20101208/Israilliler-Ingiliz-General-Allenbyyi-nicin-sever.php

(10) Mustafa Armağan, Zaman gazetesi, 4 Mart 2012, (Yazarın bahsekonu belgesi, Odatv ve Taraf gazetesinde yapılan ilgili yayınlarda onaylanmıştır. (Dizin 4 sayılı yazısında konuda geniş bilgi bulunmaktadır.)

(11) Büyük Doğu Dergisi 21-28 Ekim 1949, Sayı:2-3; (Vesikalar Konuşuyor, Büyük Doğu Yayınları, 1. Baskı / s. 96-104)

(12) Feridun Kandemir sayfa: 96-97 (http://gercektarihvekultur.blogspot.com/2010/08/lozanda-turkiyeyi-neden-yahudi-din-adam.html)

 

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*