Tüm yönleri ile Hilafet gerçeği. Hilafeti hangi devlet ve neden devlet kaldırttı (7)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

ABD Demokrat Parti Silahlı Hiz. Kom. ve İstihbarat Komitesi üyesi Senatör Udall. 

….

Gerçeğin mi peşindesiniz? O zaman buyurun! “Osmanlı sultanlarının halefleri henüz alıcı olarak yerlerine oturmamışlardır. Müttefiklerin, 1919-1922 yılları arasında bu halefleri yerleştirirken kalıcılığı sağladıklarına inanmış olmalarına rağmen…”

Üzerinde en çok tartışılan konuların başında olmasına rağmen; “19 Mayıs 1919 öncesinde yaşananlar, en başta içerisinde olması gereken NUTUK’un yanında, ülkemizin ve Ortadoğu’nun yakın tarihini araştıran çok sayıdaki yabancı akademisyenlerin yazdıkları kitaplarda da yer almaması dikkatimizi çeken hususların başında gelmekteydi.

“BARIŞA SON VEREN BARIŞ” isimli eseri elimize almamızla birlikte konu bizim için aydınlanmış oldu.

Eserin yazarı, Prof. David Fromkin, Tarih, Hukuk ve Uluslararası ilişkiler alanında deneyimli araştırmacı bir ilim insanıdır.

Fromkin, berrak bir anlatımla, “Modern Ortadoğu Nasıl Yaratıldı?” sorusuna cevap aramış ve bu sorunun cevabını vermiştir.

Vermiştir, ancak…

İşgalcilerin ve Osmanlı’yı parçalayarak müthiş mirasına el koyanların tamamının Ortak Paydası olan, Hilafet kurumu ve Halife’nin pozisyonu ile birinci dereceden ilgili, 1880-1922 arasındaki yaşananları es geçerek…

Bununla beraber konunun açıklığa kavuşmasında bize ışık tutan ABD’li senatörün 2011 yılında yaptığı açıklamanın da hakkını vermeliyiz.

Ne demişti ABD Demokrat Parti Silahlı Hiz. Kom. ve İstihbarat Komitesi üyesi Senatör Udall ;

Türkiye’nin 100 yıl önce gördüğü gibi, gerçekten -Mısır’da- bir Atatürk’e ihtiyacımız var.” Bence Türk ordusu, Mısır ordusunun bu durumda oynayabileceği rol için iyi bir örnek” dedi.(1)

Aşağıda meraklılarına ve araştırmacılara birbirinden bağımsız, kopuk parçalarını  birleştirmek için değerli bilgileri verilmektedir.

Bilgi o kadar da çok önemli değildir;

Bilginin sizin için önemi, onlardan yeni bilgi üretilmesindedir. Bu hiçbir zaman unutulmamalıdır.

Özellikle siyasi yönü olan bilgilerin  tamamı rafine edilerek pazara servis edilmektedir.

Açık anlatımı ile, bilgiyi verenlerin işlerine gelenler, tezlerini destekleyenler görülmekte; görülmeyenler es geçilmektedir.

19 Mayıs 1919 öncesi, Sultan Vahdettin ve Mustafa Kemal Paşa ilişkilerinde olduğu gibi.

Şimdi koltuğumuza yaslanalım ve bakalım bize önce başlıkları ile, Uluslararası ilişkiler, Tarih ve Hukuk uzmanı Prof. Fromkin ne anlatmaktadır;

-“Serüven yüzyıllar önce Kolomb’un kalyonlarının ardından Avrupalıların Amerika kıtasında ve bu kıtanın doğusuyla batısındaki denizlerde keşfettikleri toprakları sömürgeleştirmek için akın akın yola çıkmalarıyla başlamıştı.

Bu serüven İngiltere’nin Hindistan İmparatorluğu’nu ele geçirmesi ve büyük devletlerin Afrika kıtasını aralarında paylaşmalarıyla 19. yüzyılda devam etmiştir.

-20. yüzyılın başında, Doğu Asya dışında, Avrupalılar bir tek Ortadoğu’ya el atmamışlardı ve Birinci Dünya Savaşı sonunda Lloyd George, ordularının bunu da başardığını gururla söyleyebilmiştir.

-Bonapart’ın Mısır seferinden beri dünya politikasında var olan dertli ve patlama olasılığı taşıyan Ortadoğu sorunu 1922’de yapılan savaş sonrası anlaşmalarla başarılı bir biçimde çözülmüş oluyordu.

-Ortada olan büyük konulardan biri de Ortadoğu’da Rus politik sınırının nerede çizileceğiydi.

-1922’de bu sorun da çözüldü: Rus sınırı Türkiye’den İran’a ve Afganistan’a uzanan kuzey devletleri boyunca çizildi.

-Bu devletler hem Rusya’dan hem Batı’dan bağımsız kalmayı başarmışlardı ve bu hat on yıllarca sağlam kalmaya devam etmiştir.

-Napolyon zamanından beri devam edegelen diğer büyük konu Osmanlı İmparatorluğu’nun sonunda ne olacağıydı.

-Bu da,1922’de Osmanlı Sultanlığı’nın sona erdirilmesi ve Ortadoğu topraklarının Türkiye, Fransa ve İngiltere arasında bölünmesiyle çözülmüştü.1922 çözümü böyleydi.

-1922 çözümü tek bir yasa, anlaşma ya da belgeden oluşmuyordu; daha çok, çoğu o yıl yapılan ayrı ayrı anlaşmalar, yasalar ve belgeler bütününden oluşan bir tabloydu.

-Rusya’nın Ortadoğu’daki toprak sınırı 1922 sonunda ilan edilen SSCB anayasasıyla, politik sınırları da Türkiye, İran ve Afganistan’ la imzaladığı antlaşmalar ve bir dereceye kadar, 1921’de İngiltere ile imzaladığı ticaret anlaşmasıyla belirlenmişti.

-Osmanlı Sultanı’nın tahttan indirilmesi ve (dağılan imparatorluğun Türkçe konuşan bölümüyle sınırlı) bir ulusal Türk devletinin kurulması Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 1 ve 2 Kasım 1922’de oybirliğiyle aldığı karar sonucunda gerçekleştirildi.

-Türkiye’nin sınırları 1922 sonbaharında İtilaf Devletleriyle yaptığı ateşkes ve ertesi yıl da Lozan’da imzaladığı barış antlaşmasıyla çiziliyordu.

-Eski Osmanlı İmparatorluğu’nun Ortadoğu’daki toprakları İngiltere ile Fransa arasında şu belgelerle bölünmüştür:

-Fransa’nın Suriye ve Lübnan için Milletler Cemiyeti’nden manda alması (1922);

-İngiltere’nin Ürdün’ü de kapsayan Filistin’i yönetmek için Milletler Cemiyeti’nden aldığı manda (1922);

-ve Irak’la yapılan, İngiltere’nin de yeni kurulan devletin mandasını aldığını onaylayan 1922 antlaşması.

-İngiltere Ortadoğu’daki kendi etki alanı için, çoğu yine 1922 tarihini taşıyan yasalar çıkarmıştır.

Mısır tahtına I. Fuad’ı o yıl geçirerek Mısır’ı 1922 Allenby Deklarasyonu ile sözde bağımsız, himaye altında bir devlet yapmıştır.

-Yine o yıl bir anlaşmayla Irak’ta bir himaye rejimi kurmuştur: Irak’ı zaten kendisi yaratmış ve tahtına kendi adayı olan Faysal’ı geçirmişti.

-1922 Filistin mandası hükümlerine ve Churchill’in Filistin için 1922’de hazırladığı Beyaz Kitap’a göreÜrdün de Filistin’den ayrı bir politik yapı olma yoluna girmiş, Şeria nehrinin batısında Yahudilere bir milli yurt, Yahudi olmayanlara da eşit haklar vaat edilmişti.

1921’de gündemde olan Kürtlere özerklik ya da bağımsızlık her nasılsa 1922’de gündemden kaldırıldığı için bir Kürdistan olmayacaktı:

-1922’nin karar yokluğu aslında bir karar olacaktı. İngiltere 1922’de İbn Suud’la sınır anlaşması yapmış ve Suudi Arabistan, Irak ve Kuveyt sınırlarını çizmiştir.

-Böylece İngiltere -Fransa ve Rusya’nın Ortadoğu’daki kendi etki alanlarında olduğu gibi- devletler kurmuş, bu devletleri yönetecek kişileri atamış, aralarında sınırlar çizmiş ve bunların hepsini de 1922 yılında ya da hemen önce ve sonrasında yapmıştır.

-Avrupalı devletler çok eskiden beri niyet ettikleri gibi Ortadoğu halklarının politik kaderlerini ellerine almışlardı. Bunu, 1922 çözümü adını verdiğim sürecin içerdiği hükümlere göre yapmışlardı.

Dünyanın başka yerlerinde -Asya dışında her yerde- Avrupa işgali yerli politik yapının yıkılması ve yerine Avrupa örneğine göre yenilerinin kurulmasıyla sonuçlanmıştı.

-Amerika, Avustralya, Yeni Zelanda ve Afrika artık kabilelere değil, Avrupa’da olduğu gibi, ülkelere bölünmüştü.

-Yeryüzünün çoğunda hükümetler Avrupa modeline göre, Avrupalı kurallara ve Avrupalı kavramlara uygun olarak yürütülmekteydi.

-Savaşın ilk yıllarında yeni sömürgeler ilhak etme niyetini açıkça dile getirmek hala kabul edilebilir bir şeydi. Ancak, emperyalist aleyhtarı güzel sözleriyle Wilson’un Amerika’sı ve Lenin’in Rusya’sı eski Avrupa’ya meydan okudukça zihinler ve politik sözlükler değişiyordu.

-Savaş sona erdiğinde İngiliz toplumu emperyalizmin idealistçe savunulmasını (geri kalmış bir bölgeye ileri uygarlığın nimetlerini getireceği fikrini) hayal, pratikte savunulmasını (imparatorluğunu genişletmenin İngiltere’nin yararına olacağını) ise gerçek dışı olarak görüyordu.

-İngiliz kamuoyu, basını ve parlamentosunun büyük çoğunluğu, emperyalizmi, elinde kalan tüm kaynaklarını kendini yeniden inşa etmeye yatırması gereken bir toplumda pahalı bir macera sayıyor, hükümetin Arap Ortadoğu’sunda var olma davasına kendini adamasını sadece, Winston Churchill’in kurnaz stratejisi, bölgeyi ucuza denetim altında tutmayı mümkün gösterdiği için kabul ediyordu.

1922’de İngiliz hükümeti İngiliz toplumuyla politik bir uzlaşmaya varmıştı: buna göre İngiltere düşük bir maliyetle gerçekleştirmeyi başarabildiği takdirde Ortadoğu’da üstünlüğünü istediği kadar sürdürebilirdi.

-İngiltere’nin bölgeyi yönetmekte karşılaşacağı güçlükleri küçümseyen ve girdikleri işin büyüklüğü hakkında hiçbir fikirleri olmayan İngiliz bürokratlarına göre İngiltere Ortadoğu’da, kalmak üzere bulunuyordu.

-Ancak sonradan geçmişe bakıldığında bunun İngiltere’nin bölgeden çıkacağının ilk işareti olduğu anlaşılmaktadır.

-1918 yılında İngiliz yetkilileri, kendilerini İbn Suud’la kaybetmek üzere oldukları bir çatışmaya sokan Hüseyin’i yük olarak görmeye başlamışlardı.

-1922 yılı geldiğinde İngiliz politikacıları Hüseyin’in oğlu Faysal’ı hilekar, Abdullah’ı da tembel ve beceriksiz olarak görmekteydiler. Yine de, Irak ve Ürdün’de Faysal ve Abdullah İngiltere’nin tahta çıkardığı hükümdarlardı; İngiltere Haşimi davasına kendini bağlamış bulunuyordu.

-Bir diğer örnek de Filistin’di: İngiltere 1917’de şiddetle benimsediği, ama 1920’li yılların başında tüm heyecanını kaybettiği bir Siyonist programı uygulamak için 1922’de Milletler Cemiyeti’nin mandasını kabul etmişti.

Ortadoğu’nun bugünkü durumu hem Avrupalı devletlerin onu yeniden biçimlendirmeyi üstlenmesinden, hem de İngiltere ile Fransa’nın, kurdukları hanedan, devlet ve politik sistemlerin sürekliliğini sağlama bağlayamamalarından kaynaklanmaktadır.

İngiltere    ile    Müttefikleri    Birinci    Dünya Savaşı    sırasında   ve    sonrasındabölgedeki    eski    düzeni    daha    geri gelmeyecek   şekilde yıkmışlardı;    Arapça konuşulan    Ortadoğu’daki     Osmanlı yönetimini    onarılmayacak    derecede parçalamışlardı.

-Onun yerini almak üzere devletler yaratmışlar, hükümdarlar getirmişler, sınırları değiştirmişler ve her yerde bulunan devlet sistemi yaratmışlardı; ama bu kararlara karşı olan önemli yerel muhalefetin tümünü susturamamışlardı.

Sonuç olarak 1914-22’deki olaylar, Avrupa’nın Ortadoğu Sorununa bir son getirirken, Ortadoğu’nun    kendisinde    bir     Ortadoğu    Sorunu    yaratıyordu.

1922 çözümü (burada ad kullanılmakla birlikte, düzenlemelerden bazıları daha önce ve daha sonra gerçekleşmiştir) Avrupalılar    için  Osmanlı İmparatorluğu’nun       yerine    neyin    ve   de       kimin     geçeceği    sorununu    çözmüştü;    ancak     bugün      bile Ortadoğu’da    bu  düzenlemelere   uyum     sağlamamış    ve   bunları    devirebilecek    yerel     güçler   vardır.

-Anlaşmazlıkların bir kısmı, dünyanın başka yerlerinde olduğu gibi, hükümdarlar ya da sınırlar hakkındaysa da, Ortadoğu’da tipik olan şey daha temel iddiaların ortaya atılmasıdır. Bu iddialar sadece 1920’li yılların başlarında İngiliz ve Fransız kararlarıyla hemen ya da daha sonra ortaya çıkan Irak, İsrail, Ürdün ve Lübnan’ın boyut ve sınır sorunlarını değil, var olma haklarını da söz konusu etmektedir.

-20. yüzyılın şu anında Ortadoğu, dünyanın ulusal ölüm kalım savaşlarının hala sık sık yapıldığı bir bölgesidir.

-Tartışmalar daha da derindir: Kürtlerin ya da Filistinli Arapların politik kaderleri gibi görünüşte çözülmesi olanaksız ama belirli konuların altında, Avrupa’da icat ediliporaya yerleştirilmiş olan modern politik sistemin, Ortadoğu’nun yabancı toprağında yaşayıp yaşayamayacağı gibi daha genel bir sorun yatmaktadır.

-Bu modern politik sistemin belirgin özelliği, birçok şeyin yanı sıra, dünyanın ulusal yurttaşlık temelinde bağımsız laik devletlere bölünmesidir.

-Dünyanın geri kalan bölümünde Avrupa’nın politik varsayımları öylesine doğal kabul edilmektedir ki, bunları artık kimse düşünmemektedir.

-Ama bu varsayımlardan en azından biri, laik sivil hükümete olan modern inanç, sakinlerinin bin yıldan fazladır, hükümeti ve politikayı da içermek üzere, tüm yaşama hükmeden bir Kutsal Yasa’ya inandıkları bu bölgede, yabancı bir inançtır.

-Zamanın Avrupalı  yetkilileri     İslamiyet’i     çok     az     anlıyorlardı.   Modernleşme politikasına,     Avrupalılaşmaya    karşı    İslam muhalefetinin     yok    olmakta olduğuna   kolayca    inanmışlardı.

-20. yüzyılın son yarısını görebilselerdi, Suudi Arabistan’da Vehhabi mezhebinin ateşliliğine, savaşan Afganistan’daki dini inancın tutkusuna, Mısır, Suriye ve Sünni dünyasının her yerindeki Müslüman Kardeşlerin devam edegelen canlılığına ve Şii İran’daki Humeyni fırtınasına çok şaşarlardı.

-Dini ya da diğer nedenlerle 1922 çözümüne ya da bu çözümün dayandığı temel varsayımlara karşı devam edegelen yerel muhalefet, bölgede politik yaşamın belirgin özelliğinin açıklamasını vermektedir: Ortadoğu’da meşruluk duygusu ve oyunun kurallarında uyuşma yoktur ve hangi sınırlar içinde olursa olsun, kendilerine ülke adını veren birimlerin ve bunların yöneticileri olduklarını iddia edenlerin meşrutiyeti hakkında da orak bir inanç yoktur..

-Bu      anlamda      ele      alındığında,      Osmanlı sultanlarının halefleri      henüz      alıcı     olarak     yerlerine      oturmamışlardır.     

-Müttefiklerin,      1919-1922 yılları      arasında      bu halefleri     yerleştirirken kalıcılığı     sağladıklarına      inanmış      olmalarına     rağmen…”

-Avrupa’nın Roma sonrası sosyal ve politik kimlik krizini çözmesi 1500 yıl, ulus-devlet politik örgüt biçiminde karar kılması yaklaşık 1000 yıl ve hangi ulusların devlet olmaya hak kazandığını belirlemesi 500 yıl sürmüştür.

-Uygarlığın rakip savaşçı çetelerin baskın ve çekişmelerine dayanıp dayanmayacağı kilisenin mi devletin mi, papanın mı imparatorun mu hükümdar olacağı; hanedan imparatorluğunun mu, ulusal devletin mi, yoksa site-devletin mi hüküm süreceği; örneğin bir Dijon’lunun Burgonya’ya mı yoksa Fransız ulusuna mı dahil olduğu, yüzlerce yıllık arayış sonunda çözülen ve kaybedenlerin Güney Fransa’nın Albigensian’ları gibi çoğunlukla ortadan kaldırıldıkları konulardı.

-Batı Avrupa’nın kabul edilebilir bir haritası ancak, Almanya ile İtalya’nın yaratılmasıyla, 19. yüzyıl sonunda ortaya çıkmıştı; yani, eski Roma haritasının geçersiz olmaya başlamasından 1500 yıl sonra.

-Zamanımızda devam eden Ortadoğu krizi bunun kadar büyük ya da uzun süreli olmayabilir.

Ama konu aynıdır: Çeşitli halklar, yüzyıllardır alıştıkları imparatorluk düzeninin yıkılmasından sonra kendilerine yeni politik kimlikler yaratmak için nasıl birleşecek?

Müttefikler bölge için 1920’li yılların başında bir Osmanlı sonrası örneği önermişlerdi. Şimdi süregelen sorun bölge halklarının bunu kabul edip etmeyecekleridir.

Burada ABD’li senatörün düşündüklerini tekrar verirsek;

-”Türkiye’nin 100 yıl önce gördüğü gibi, gerçekten -Mısır’da- bir Atatürk’e ihtiyacımız var.” Bence Türk ordusu, Mısır ordusunun bu durumda oynayabileceği rol için iyi bir örnek” dedi. (1)

Devam edecek…

-Dizi bittiğinde; Saltanatın kaldırılması, Sultan Vahdettin, Lozan, Hilafet konularında zannediyoruz ki, konunun meraklıları-bilgilileri için fazla karanlık bir nokta kalmayacaktır.

Yazılacaklara bir örnek verirsek;

-“ABD basınında, halifeliğin kaldırıldığı haberini ilk defa Boston Gazetesi vermiş ve 4 Mart 1924 tarihli akşam baskısının ikinci ekinde okurlarına birden çok başlıkla duyurmuştu. Public Ledger Co. tarafından hazırlanan, İstanbul kaynaklı haberde kullanılan başlıklar oldukça çarpıcıydı:

“Türkiye, Kuran’ı ve Halife’yi tekmelemekle kurtuldu”…

-“İslâm’ın çöküşüyle Batılı temeller üzerine Cumhuriyet bina ediliyor”…

Ardından da habere konu olan hadise şöyle özetlenmişti:

Türkiye’nin de, İslâm Dünyası’nın da kolay kolay hayal bile edemeyeceği bir devrim, Mustafa Kemal’in Millet Meclisi’ndeki yıllık konuşmasıyla ilan edildi. Kemal, tasarladıklarının detaylarını belirtmeksizin ağırlığını koyarak, bugüne dek kurulmuş olan bütün İslâmî devletlere temel teşkil eden dinî kanun ve gelenekleri dağıtıverdi. Bu, halifenin gitmesinden başka, Kuran’ın yıkılması ve İlâhî kanunların mahkemelerden kaldırılması manasına da geliyordu. Bunun yanında 500 milyon dolar değerindeki tüm dinî kurum ve kuruluşlar da devletleştiriliyor.

Kısacası, yerel gazetelerin de dediği gibi, Türkiye Cumhuriyeti, tamamen Batılı temellere oturarak Doğu’ya veda ediyor.” (2)

Resim; sonkale.orgPaylaş’tan alınmıştır.

(1) Bakü, 11 Şubat, 2011, Salam News.

(2) CUMHURİYET’İN GİZLİ TARİHİ, İsmail Çolak,  http://www.moralhaber.net/makale/hilafet-tartismalari/

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*