Tüm yönleri ile Hilafet gerçeği. Hilafeti hangi devlet ve neden devlet kaldırttı (2)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

Yakın gelecekte insanlar da beyinlerinin içine takılacak bir çip (yazılım) sayesinde “kör nokta”larını görecekler!

 

Bugüne kadar üzerinde çok tartışılan ancak ne resmi ne de alternatif tarih yazılımlarında hakkında fazla bilgi veril(e)meyen,  Hilafet konusuna iddialı olacak ancak ilk kez bu kadar geniş ve çok cepheden incelenerek açıklık getirilmeye çalışılacaktır.

Amacımız, yazdıklarımızla kimseleri herhangi bir konuda ikna etmek değil, konu ile ilgili sentez yapılabilmesi  için farklı değerlendirmeler verebilmektir. En büyük kazancımız, meselelerimizin doğru anlaşılabilmesi adına araştırmacı ve meraklılarına bir ışık tutabilmek olacaktır.

Su nasıl döküldüğü kabın şeklini almakta ise, verilenler de, okuyan tarafından bilgi-deneyim ve özümsemesine bağlı olarak değerlendirileceği tabiidir.

Konu ile ilgili okunan çok sayıda (Saygın!) yerli ve yabancı kitaplarda ne yazık ki bir  ortak bir noktada buluşamadığı görülmektedir.

Bu husus, bir değil, yüz kez, “Neden… Neden… Neden?” sorusunu haketmektedir.

Buna basit bir cevap verilirse;  konu ile ilgili yazanların derdi gerçek değil, yaşananların kendi pencerelerinde çıkarlarına, beklentilerine göre yorumlanmasıdır.

Hilafet konusunu tüm detayları ve tarihi ile hakkını özellikle bir blog ortamında vermek mümkün değildir.

Konu çok geniş, etkenleri ile bir Ceviz ağacı misalindedir.

Yapılacak olan ana gövdeyi ve meyvelerini, ürünlerini tanımlayabilmektir.

Hilafet konusu meraklıları için yazılmasından dolayı içerik uzun olabilecektir. Okuyanlar eksiklerimizi ve olası hatalarımızı hoş görmelidir.

Sondan başlıyoruz;

Meraklısı öncelikle bu eseri ve yazarının ismini not etmelidir.

Eser, “İslam’ın Geleceği”. Yazarı, (İngiliz diplomat) Wilfred S. Blunt. (yazar hakkında aşağıda bilgi verilmektedir)  Yazım tarihi ve yeri; Kahire 15 Ocak 1882

Kuyuya inmeden önce okuyanın penceresinin camına birkaç küçük taş atalım!

**

-“…Dolayısıyla Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünde, bu çöküş ne zaman gerçekleşirse gerçekleşsin, İngiltere’nin İslam’la ilgili rolü açıkça belirlenmiş bulunuyor. Hilafet –artık bir imparatorluk değil ama hâlâ bağımsız bir hakimiyet olarak–  Britanya koruması altına alınmalı ve siyasal varlığı, Avrupa’nın başka saldırılarıyla rahatsız edilmeyecek şekilde resmen garanti edilmelidir. (S.105)

**

“…Abdülaziz döneminin ilk günlerinde bir devlet adamı, hakiki bir deha sahibi, hem Avrupa hem de Doğu bilgisi olan ve özellikle de İslam’ın dini tarihi üzerinde derinlemesine uzman bir adam İstanbul’a geldi. (Cemalettin AFGANİ Kastedilmiş olabilir. Canmehmet)  Baş Vezir Rüştü Paşanın ve Genç Türkler hizbindekilerin arkadaşıydı.

Bu hiziptekiler adil veya kötü her tür yöntemle İmparatorluğun merkezi otoritesini yeniden organize etmek ve güçlendirmek istiyorlardı. Bu adam, hem Genç Türklere hem de daha sonra bir görüşmesinde Sultanın kendisine, bir taraftan eyaletleri denetleme aracı olarak diğer taraftan Avrupa diplomasisine karşı silah gibi kullanabilmek için Halife olarak Sultan’ın ruhani otoritesinin biraz daha öne çıkarılmasının Osmanlı Hükümeti için getireceği faydalar konusunda ısrarla tavsiyelerde bulunmuştu…” (S.49)

**

“…Öyle inanıyorum ki, Nil Savaşı’nın ne derecede büyük bir tasarıyı mahvettiği yeteri derecede anlaşılmıyor. Napolyon’un zihni Doğuda bir hâkimiyet alanı elde etmeye odaklanmıştı ve eğer Avrupa’da düşmeseydi mutlaka Asya’da başarılı olacaktı.

Orada küçük politikalar kullanışsızdır ama büyükçe olanlar kök salmak için verimli bir toprak bulur, Napolyon ise geliştirilmesi gereken bir düşünce tarafından ele geçirilmişti.

İngiliz hasımları, onu kendi düşünce ölçeklerine göre yargılamakta ve çılgın olarak niteledikleri Hindistan’ı Persiya üzerinden işgal etmek gibi bayağı bir tasarıyla onurlandırmaktaydı.

Hâlbuki aslında, Hindistan onun planlarının sadece bir parçasıydı.

Kahire’de açık açık Kelime-i Şehadet getirdiğinde ve İslam inancını açıkladığında, onun lideri olmayı amaçlıyordu.

Üç yüzyıl Önce

Selim için mümkün olan  (Hilafet kastedilmiş olmalıdır)  onun için de mümkündü.

Hatta Müslüman dünya da, 1799’da Bonaparte’ın halifeliğini kabul etmesi istendiğinde, aynısının 1519’da Osmanlı için istenmesinden daha fazla hayrete düşmedi.

Napolyon’un savaş dehası sayesinde Nil’deki felaket deniz savaşı hariç tutulursa tüm bunlar ve daha fazlası mümkün olabilirdi ve gayet açıktır ki bu durum yani Müslüman yığınların Avrupa aleyhine dönmesi, Avrupa için, Napolyon savaşlarından çok ciddi felaketlerle boğuşmasına yol açabilirdi.(*)

(*)Napolyon’un Araplarla arasındaki temsilcisi olan Lascaris’in günlükleri, anladığım kadarıyla, iki yıl önce Halep’te keşfedildi ve Fransız Hükümetince satın alındı. Yayınlanması, buna ne zaman karar verilirse verilsin, sanırım Napolyon’un Mısır’daki kariyeri hakkında yeni ve önemli fikirler verecektir. (S.47)

**

-“..Öte yandan, İstanbul’daki memur takım hâlâ başka projelerle meşgüldü ve ancak yarısı

İmparatorluk için düşündükleri idari reformlara dair planlarında dinin oynayabileceği rolü anlamıştı.

Ancak bütün bunların ötesinde –ki bu ulema için başlıca engeldi- Abdülaziz, sadece keyif ehli bir kişiden biraz fazlası olarak, kesinlikle bir büyük düşünceyi ciddi manada gerçekleştirebilecek çapta bir adam değildi.

O ve hükümeti, sonuç olarak, seleflerinin takip ettiği maddi politikaların yol açtığı akıntıya kapılıp gitmişlerdi: Gücünü ordunun fiziki kudretinden almak, dış borçlar ve memurların dalavereleri. Osmanlı nazırlarının aldığı tek pratik önlem Hasadaki Vahabilere ve San’a’daki İmamlara karşı açılan ikiz savaş oldu. Ancak yine de Hanefi ulema tatmin olmadı…

…Benimsedikleri düşünceyi gerçekleştirmeyi istediler ve Sultanı dini ve irticai bir hareketin başına geçmesi yönünde zorladılar.

Ne zaman ki Abdülaziz halifeliğe uygun şekilde hareket etmedi onu hemen tahttan indirip düşüncelerinin gerçek kahramanına yolu açtılar: Bugünkü Sultan, Abdülhamit’e. (s.50)

**

-“…Osmanlı ailesinin Peygamber’in ruhani halefliğine bu son aşısının baş göstermesi her ne kadar dindar Müslümanlar arasında devlet kuşu olarak addedilse de, İslam’ın selametini dileyenler açısından büyük bir talihsizlikti.

Eğer Abdülmecit ve Abdülaziz yerine tahtını ancak doldurabilen duyarsız başka bir monark geçseydi Osmanlı Hilafeti kesinlikle geçmişe ait bir şey olarak kalırdı, en azından İslam’ın daha geniş ve daha anlayışlı kısmı için.

1879’da fiziki gücünün çöküşünde İstanbul’daki devlet yetkilileri kesimi Sultan’ın ruhani ve dünyevi egemenliğine başkaldıran hareketi denetim altına alamayacak ve bu egemenliğin yerini gerçek bir dini reformu daha mümkün kılacak bir müessese alacaktı.

Arabistan    her    halükarda    bu    sefer    bağımsızlığını    kazanacak    ve    Kureyş’ten    gelen yeni    bir    halifenin    idaresinde    Doğu    dünyasının sempatisini ve bağlılığını kazanacaktı.

(Tekrar hatırlatalım yazı; İngiliz diplomat tarafından 1882 yılında kaleme alınmıştır.

Hizipleşmeler ve çalkantılar olabilirdi ancak en azından ortada hayat diye bir şey olacaktı, İslam’ın ihtiyacı olan hayat.

Ancak ne yazık ki Abdülhamit ne şehvet düşkünü ne de budala birisiydi.

İçgüdüleriyle hayran olunacak şekilde kendisi ve ailesi için emniyet ipini yakalamış; aşırı gerici kesimin başına geçerek akıbet saatini bir süreliğine ertelemişti. (S.50)

**

“…İstanbul, her şeye rağmen onun zayıf noktasıdır. Genç Türkler hizbi için de ölü bir adamdan farksızdır.

(Hatırlatma 1; 2. Abdülhamit yazı tarihinden 27 yıl sonra tahtan indirilmiştir. Nereden biliyorsa!)

Hayatın iniş çıkışları içinde bir gün Boğaz’da mukadder olacak ölümünü, özgürlükçü kesim gerici kesimden daha bir sabırla beklemektedir.

Gün gelip de Abdülhamit tahttan indiğinde veya öldüğünde Osmanlı Hilafetine karşı bir harekete karar verilecektir. (S.53)

(Hatırlatma 2; Yazar burada, 2. Abdülhamid’de yanılmıştır. Kendisi değilde Kardeşi Sultan Vahdettin üzerinde operasyon yapılacaktır. Şaka gibi değil mi?

**

-“..Ancak bu kadar akıl yormak yeter, çünkü bundan sonrası bencilliktir ve değersizdir. Esas nokta şu ki, İngiltere, Asya’daki iyi şeyleri yok etmeyi değil geliştirmeyi benimsediğine dair güveni telkin etmelidir.

Ne İslam’ı yok edebilir ne de onunla olan bağını koparabilir.

Bu yüzden, Tanrı aşkına, bırakın İslam’ı ele alsın ve fazilet yolunda iyice yüreklendirsin.

Çünkü tek değerli ve tek akıllı yol bu, hatta diyebilirim ki tüm haçlı seferleri çağından daha değerli ve daha akıllı bir yoldur. (S.109)

**

Paragrafı tekrar veriyoruz;

-“..Ancak bu kadar akıl yormak yeter, çünkü bundan sonrası bencilliktir ve değersizdir. Esas nokta şu ki, İngiltere, Asya’daki iyi şeyleri yok etmeyi değil geliştirmeyi benimsediğine dair güveni telkin etmelidir. Ne İslam’ı yok edebilir ne de onunla olan bağını koparabilir. Bu yüzden, Tanrı aşkına, bırakın İslam’ı ele alsın ve fazilet yolunda iyice yüreklendirsin. Çünkü tek değerli ve tek akıllı yol bu, hatta diyebilirim ki tüm haçlı seferleri çağından daha değerli ve daha akıllı bir yoldur. (S.109)

**

-“Yalnızca bir zaman meselesi olacaktır. Bu yüzden inanıyorum ki İslam, sadece Avrupa ve Batı Asya’daki bir siyasal kayba değil, ayrıca Rusya’nın yutacağı Müslüman nüfusunun bulunduğu Osmanlı topraklarının kaybına hazırlıklı olmalıdır.

Tabii Avrupa’nın bunca asırdır

Müslümanlığın    simgesi    olarak    gördüğü    Osmanlı Türklerinin    bir gün    Müslümanlıktan çıkmaları    tarihin    ilginç    bir    intikamı    olacaktır.

Yine de bu, çocuklarımızın veya torunlarımızın yaşayarak görebilecekleri bir intikamdır. (S.96)

**

Bölümü bitirirken sormuş olalım;

-Osmanlı Türkleri ne olacakmış?

“…Müslümanlığın simgesi olarak gördüğü Osmanlı Türklerinin bir gün Müslümanlıktan çıkmaları tarihin ilginç bir intikamı olacaktır…”

-Ne zaman?

-“…Yine de bu, çocuklarımızın veya torunlarımızın yaşayarak görebilecekleri bir intikamdır…”

-Çok ilginç bir öngörü değil mi?

Devam edecek,

Elbette Kör noktalarımızla ve ABD ile AB hakkımızdaki görüşleri ile…

Resim; web ortamından alınmıştır.

(*) Wilfred Scawen Blunt, 1840 yılında Sussex’te (Britanya) dünyaya geldi. Babası, çoğunluğu ormanlık alan olan yaklaşık on altı bin dönümlük bir arazinin sahibi, bölgenin sulh hâkimi ve vali muaviniydi. Blunt’ın babası da Harrow School’da bir başka ünlü şair Byron la tanışıktı.

Henüz çocukken yetim kalan Blunt, bir Katolik olarak yetiştirilmiş ve eğitimini Stonyhurst ve sonra Oscott’ta Cizvit okullarında almıştı. Üniversiteye devam etmedi ancak daha on sekiz yaşındayken Diplomatik Servis te kendisine bir yer sağlamış ve aynı yıl içinde önce Atina’ya, sonra İstanbul üzerinden Almanya’ya Britanya ataşesi olarak gönderilmişti.

Almanya’da dönemin Darwinci tartışmalarından etkilenerek zihni bir buhrana tutulmuş ve Katolik geçmişinden bir parça uzaklaşmıştı. 1863’te Frankfurt’tan Madrid’e ve sonraki yıl da Paris Elçiliği’ne geçmişti. Burada şiirlerinin ve delikanlılığının yol açtığı ilk sıkıntılar baş göstermiş ve diplomatik sürgünü önce Portekiz ardından River Plate’e dek sürmüştü…

Blunt bir yıl sonra ağabeyinin ölümü ile diplomatlığı bırakmış ve aile yadigârı malikâneye tamamen yerleşmişti. Burada karısıyla beraber yaklaşık altı yıl etliye sütlüye bulaşmadan kalmış, kendini süre ve heykelciliğe adamıştı. Ancak 1875 yılında birden bire bu monoton hayattan kendini çekip çıkarmış ve sebebini kendisinin de bilemediği bir rüzgâr sayesinde İspanya’dan Cezayir’e, Küçük Asya’dan Mısır’a, Mezopotamya’dan İran’a ve hatta Arabistan’ın ıssız Bedevi çöllerine kadar ulaşmış, buralardaki gözlemlerinin ilk meyvesi İslam’ın Geleceğini ortaya çıkarmıştı.

Darwin’i okuduktan sonra Katolik inancından vazgeçmiş olan Blunt İslam’ı kabul etme noktasına kadar gelmişti.

Osmanlı İmparatorluğu’nun etkisinden kurtarılan ve Arapların egemenliğinde tesis edilen bir hilafet fikri geliştirmişti.

Bu hilafet, ona göre, Britanya’nın himayesinde var olacaktı.

Edward Said’e göre Blunt on dokuzuncu yüzyıl oryantalistleri arasında en anlayışlısıydı.

Peki, onu İngiliz aristokrat ve entelektüel çevrelerinde enfant terrible (yaramaz çocuk) yapan neydi?

-İrlanda konusunda Keklerin destekçisi ilk İngiliz olması mı?

-Sufrajetleri siyasal mücadelelerinde haklı görmesi mi?

-Mısır milliyetçiliğine ve onun en önemli temsilcisi Arabi’mi ye verdiği destek mi?

-Mısır’daki İngiliz işgaline karşı takındığı tutum mu?

-İslam’ı bir din olarak benimsemeyi düşünecek kadar önemli li görebilmesi mi?

-Yoksa Muhammed Abduh ve Cemaleddin Afgani  (Afgani’nin, İngiliz istihbaratına çalıştığı iddia edilmektedir. Canmehmet) gibi reformcu İslam bilginleri ile olan yakın ilişkisi mi?

-Yoksa bütün bunların ve Britanya i Adaları’ın sallayan, ona modern Casanova yakıştırmalarına sebep olan aşk maceralarının toplamı mı?

Kendisini “dünyanın geri kalmış milletlerini, özellikle Asya ve Afrika’dakileri, Avrupa’ya kölelikten kurtarmaya” adamış bu İngiliz asilzadesi Ortadoğu, İslam, oryantalizm gibi konular üzerinde çalışanların dikkatlerinden kaçırmaması gereken bir figür.

Îslam’ın Geleceği ise yine bahsi geçen konularda çalışanların

-Gladstone, Cromer,

-Mısır Hidivi,

-Afgani, Abduh, Arabi gibi çok farklı isimlerle dostluğu olan

– ve birkaç defa Osmanlı Padişahı Abdülhamid’le yüz yüze görüşen bir İngiliz’in kendi kamuoyuna yabancı ve önyargılarla bakılan bir dünyayı anlatması açısından oldukça önemlidir.

Çeviride yazarın ve kitabın yukarıda da dikkat çekmeye çalıştığımız otantik kimliğini korumaya çalıştım.

Arapça ve Türkçe bilen Blunt’ın bu dilden kelimeleri İngilizce’ye ve Britanyalı okurlara aktarırken yaşadığı sıkıntıyı olduğu gibi ‘muhafaza etmeye özen gösterdim. Ancak klasik literatürde yerleşmiş bazı kelime ve kavramları oluşabilecek kavram kargaşasını önlemek amacıyla dipnotlarla belirttim.

Kitabın Blunt’ın Fortnightly Review için kaleme aldığı denemelerden oluşmasının getirdiği bazı pratik kaygılar olduğu gibi muhafaza edilmiştir. Blunt’ın yer yer düştüğü hatalar da yine dipnotlarla belirtilmeye çalışılmıştır.

Her ne kadar reformdan ne kastettiğini açıkça belirtmemiş olsa da Blunt’ın(Okuyanlar lütfen bu cümleyi de unutmasınlar. Canmehmet) bu kitabı döneminin İslam ve Doğu ile ilgili kitaplarından çok başka bir yerde durmaktadır. Okurlar, özellikle içinde bulunduğu tarihi şartları da göz önüne aldığında eserin hakkını teslim edeceklerdir. (Kaynak; Kitabı Türkçeye çeviren, M. Fatih Karakaya)

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*