Tüm yönleri ile Hilafet gerçeği. Hilafeti hangi devlet ve neden devlet kaldırttı (6)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

İngiliz siyaseti bu olsa gerek.

Bu güne kadar ; Bir İslam ülkesi nasıl olurda şemsiyesi altında bulunduğu diğer bir İslam ülkesine üstelikte ihanet ederek, rızası ile Hıristiyan bir devletin yönetimini ister? Sorusuna cevap bulamamıştık.

Aşağıda, Hilafet konusunu kapatmadan evvel;  hem bu soruya cevap verebilmek, hem de  konu ile birinci dereceden ilgili olaylara ışık tutabilmek adına ulaşabildiğimiz bilgileri veriyoruz.

“Batı dünyası, onlarca yıldır Osmanlı İmparatorluğu’nun bir gün çökeceğine ya da parçalanacağına inanıyordu. Bu hesapla, İngiltere’ye, Fransa’ya ve Rusya’ya karşı savaşmanın getireceği yük, imparatorluğu yıkacak, iç ihanetin de buna katkısı olacaktı.

Not 1; 1853’de, Ruslar’a karşı İngiltere-Fransa-Osmanlı arasında yaşanan Kırım Savaşı’nın bu manada kasıtlı olarak çıkarıldığını ve Osmanlı’ya (ilk) dış borç aldırmak zorunda bırakıldığını düşünenlerdeniz.

İngiltere’nin Osmanlı hatları gerisindeki Arapça konuşan nüfusu ayaklandırma çabaları da fazla bir başarıya ulaşamamıştı.

Ancak Şam’da bulunan Cemal Paşa bu tehdidi ciddiye almış ve ihanetlerinden kuşkulandığı kişileri tutuklatmıştı.

Cemal’in bu tutumundan mı, yoksa ona rağmen mi bilinmez, Arapça konuşan halkın sadakatinde eksilme olmadı.

Babıali açısından daha da önemli bir nokta olarak Arap askerler sadece İslamiyet’e değil, Osmanlı hükümetine de bağlılık gösteriyorlardı.

Tutsak kamplarında bulunan Arapça konuşan subaylarla yapılmış görüşmelere dayanılarak hazırlanan bir İngiliz istihbarat bülteninde, subaylardan çoğunun Jön Türkleri desteklediği, desteklemeyen küçük bir azınlığın da,

-“düşman karşısında askeri bir isyanı vicdanlarına uygun bulmadıkları” belirtiliyordu.

Jön Türklerin gözünde imparatorluğun Müslüman olmayan tebaasının sadakati kuşkuluydu. Babıali sadece Hıristiyanlardan değil, Yahudilerden ve özellikle Filistin’de bulunan 60.000 Yahudi’den kuşkulanmaktaydı.

Talat ile arkadaşları Filistin’deki Yahudilerin en az yarısının Osmanlı tebaası olmamasından rahatsızlık duymaktaydılar. Osmanlı tebaası olmayanların çoğu Rusya’dan ve genellikle 1914’ten yarım yüzyıl önce gelmişlerdi ve -kuramsal olarak- Çar’ın tebaası olmayı sürdürüyorlardı.

Jön Türk hareketinin onlara güvenmemesi için neden yoktu; bu insanlar Avrupa’dan politika ve komplolara karışmak için değil, bunlardan kurtulmak için kaçmışlardı.

Rusya, Ukrayna ve Polonya’daki programlardan kaçarak -pek çok Yahudi’nin yaptığı gibi göçmenlere kucak açan Birleşik Devletler gibi fırsat dolu ülkelere gidebilirlerdi. Kurak Filistin’de öncü bir yaşamın sıkıntılarını seçenler sadece dinlerini ve ideallerini huzur için uygulamak isteyen hayalci insanlardı.

Çoğu, Avrupa’nın Yahudi aleyhtarlığından uzak bir ülkede eşitlikçi ve yardımlaşmacı bir toplum kurmak isteyen idealistlerdi. Filistin’e geldiklerinde eski İbrani dilini diriltmişler, toprağı canlandırmışlar, öz güvenlerini geliştirmişlerdi.

20. yüzyılın başlarında yerleşim yerleri gelişmeye başlamıştı; sayıları kırka varıyordu artık. Kentler de kuruyorlardı; 1909’da deniz kıyısın çıplak kumluklar üzerinde şimdiki Tel Aviv’i yükseltmeye başlamışlardı.

Kendilerine Siyon’a dönmeyi amaçlayan, Siyonist hareket mensubu küçük bir Yahudi grubu da dışarıdan yardım etmekteydi.

1914 yılının sonunda, Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı’na girmesinin hemen ardından Suriye ve Filistin Valisi olan Cemal Paşa, Yahudi yerleşimcilere karşı şiddete başvurdu.

Bahaddin adında Siyonizm aleyhtarı bir Osmanlı yetkilisi tarafından etkilenen Cemal, Siyonist yerleşim birimlerini ortadan kaldırmak için harekete geçti.

Tüm yabancı Yahudilerin -yani Yahudi Filistin’inin büyük bir kısmının- ülkeden atılmasını emretti.

Tarafsız ülkelerdeki Yahudi kamuoyunu aleyhlerine çevirmekten korkan Alman hükümeti, Talat ile Enver’i araya girmeye ikna edinceye kadar sürgünler başlamıştı.

Cemal’ in bu korkusu bir dereceye kadar bir kehanet sayılabilir.

Filistinli Yahudilerin çoğu dünya savaşından kaçınmayı yeğlerken, Siyonist işçi hareketinin liderleri ve Darülfünun’un eski hukuk öğrencileri olan David Ben-Gurion ve Izak Ben Zvi, Osmanlı Filistin’ini savunmak için 1914’te bir Filistin Yahudi ordusu kurmayı önermişlerdir.

Ancak Cemal bu tekliflerini kabul etmek yerine onları ve diğer Siyonist liderleri 1915’te sınır dışı etmiştir.

Ben-Gurion ile Ben Zvi gittikleri Birleşik Devletlerde bir Osmanlı Yahudi ordusu kurulması kampanyalarını sürdürmüşlerdir.

Ancak 1918 yılında Filistin’de Osmanlı İmparatorluğu’na karşı İngilizler safında çarpışacak bir Yahudi ordusuna katılmışlardır.

Savaş zamanı Osmanlı hükümeti, Türk yanlısı kalmaları için hiçbir neden bırakmamıştı.

Ancak Cemal’ in kaprisli ve çoğunlukla zalim önlemlerine karşın Filistin’deki Yahudilerin çoğu Osmanlı İmparatorluğu’na ihanet etmemişlerdir; sadece çok küçük -ama çok etkili- bir azınlık imparatorluğa karşı çalışmıştır.

Ermeniler Hıristiyan olarak Rusları Türklere tercih etme eğilimindeydiler.

Osmanlı egemenliğindeki Ermenilerin İstanbul ‘a sadık kalmalarını sağlayacak hiçbir şey yoktu.

Türklerle Ermeniler arasında 1894, 1895, 1896 ve 1909 yıllarındaki kanlı olaylar zihinlerde tazeliğini koruyordu. Enver, Ermenilerin can düşmanı olan Kürtleri Osmanlı askeri birlikleri içinde üzerlerine göndermiş, böylece eski düşmanlıklar alevlenmiş, yenilerinin de ateşi yakılmıştı.

Harbiye Nazırı olarak Enver ve Dahiliye Nazırı olarak Talat, 1915 yılı başlarında Ermenilerin açıkça Rusya’yı desteklediğini ve şiddet hareketlerine başladığını savundular.

Buna misilleme olarak doğu vilayetlerindeki tüm Ermeni halkın Anadolu dışına sürülmesini emrettiler.

Alman ve Avusturya büyükelçiliklerinde ilk sürgün haberleri fazla ciddiye alınmamış, yetkililer bu konuda bilgileri yokmuş gibi davranmışlardır. Talat’ın güvencelerini seve seve kabul etmişlerdir.

Alman Büyükelçisi von Wangenheim haziran ortasında Berlin’e çektiği telgrafta Talat’ın kitlesel sürgünlerin “sadece askeri mülahazalarla” yapılmadığını kabul ettiğini bildirdi.

… Von Wangenheim, temmuzda Alman başbakanına Babıali’nin şiddet kullandığı konusunda artık herhangi bir kuşku bulunmadığını bildirdi.

Ermeni olayları. İtilaf Devletleri için, Alman ve Avusturya büyükelçilerinin korktuğu gibi yararlı ve etkin bir propaganda aracı oldu.

İtilaf Devletleri’nin savaş sonrası uzlaşma koşullarının bundan etkilendiği söylenebilir; çünkü Müslüman olmayan nüfusun ve hatta Türkçe konuşmayan nüfusun Osmanlı İmparatorluğu denetiminde bırakılamayacağı iddiası artık daha da güçlenmişti.

Jön Türk üçlüsü içinde yalnızca Cemal, olaylardan uzak kalmaya dikkat etmişti. Görünen hedefi, İtilaf Devletleri’ne uzanan yolları açık tutmaktı.

Cemal Paşa, 1915 başlarında Süveyş kanalında yenildikten sonra Şam’a yerleşmiş ve Büyük Suriye’yi -şimdi Suriye, Lübnan, Ürdün ve İsrail’den oluşan güney bölgesini- kendi özel mülkü gibi yönetmeye başlamıştı.

1915’te, İtilaf Devletleri’nin yardımıyla Osmanlı tahtını ele geçirmeyi de önermiştir.

Cemal’in, Rus Dışişleri Bakanı Sazanov tarafından açıklanan koşulları özgür ve bağımsız bir Asya Türkiye’si öngörüyordu.

Bu ülke, Suriye, Mezopotamya, Hıristiyan Ermenistan, Kilikya ve Kürdistan özerk bölgelerini içerecek ve başında sultan olarak Cemal bulunacaktı.

Cemal, Rusların İstanbul ve Çanakkale’yi istemelerini peşin olarak kabul ediyordu.

Ermeni sorununu çözmek için gerekli adımları hemen atacaktı. İtilaf Devletleri’nin yardımıyla İstanbul üzerine yürüyüp sultanı ve hükümeti devirecekti; buna karşılık olarak savaştan sonra ülkesini yeniden diriltmek için mali yardım istiyordu.

Ruslar, Cemal’in teklifini kabul etmeyi önerdiler; Sazanov, müttefiklerinin de buna razı olacaklarından emindi.

Ancak Fransa, 1916 Martında teklifi reddederek şimdiki Türkiye’nin güneyi olan Kilikya ile Büyük Suriye’yi istedi.

Cemal’in teklifi Osmanlı İmparatorluğu’nu içten yıkmak için İtilafçılar açısından büyük bir fırsattı; ama bunu değerlendiremediler.

Enver ile Talat, Cemal’in düşmanla olan gizli yazışmasından haberdar olmadılar ve Cemal de onların safında İtilaf Devletlerine karşı savaşa devam etti.

Osmanlı İmparatorluğu, tüm güçleri başka yerlerde toplanmış olan düşmanları için tek savaş alanı olmamasından kazançlı çıkıyordu.

Bununla birlikte, savaş performansı şaşırtıcı derecede yüksekti. Üç cephede savaşa girmiş olduğu halde 1915-16’da batıda İngiltere ile Fransa’yı yenmiş, aynı anda doğudan gelen İngiliz Hindistan’ı ordularını ezmiş ve kuzeyde Rus istila güçlerini durdurmuştu.

Osmanlıların düşman hatları gerisindeki performansları da aynı derecede önemliydi. Türklerin ve Almanların yıkıcı faaliyetleri, İtilafçıların denetimindeki İran İmparatorluğunu çökertmişti.

Buna karşılık 1916 ortalarında İngiltere, Osmanlı İmparatorluğu’nun Arapça konuşan halklarını kendi yanına çekememiş, Rusların Ermenilere ayaklanma çağrıları başarısızlıkla son bulmuştu.

Hüseyin’in İsyanı

Hüseyin, Jön Türklerin kendisini devireceklerini öğrendiğinde isyana başlanmasını emretti…

Hüseyin 1916 Nisanında Cemal’den, 3.500 kişilik seçme bir Osmanlı birliğinin Hicaz’dan geçerek Arabistan Yarımadası’nın ucuna gideceğini ve yanlarında bulunan Alman subaylarının orada bir telgraf istasyonu kuracaklarını öğrendi.

Osmanlı birliği, topraklarından geçerken Hüseyin’i ezecek kadar güçlüydü. Emir bu haber üzerine telaşa düştü; artık ilk darbeyi kendisinin vurması gerekiyordu. Kıyı açıklarındaki Krallık Donanması’ndan koruma istedi.

Faysal ile Hüseyin, 100.000 Arap askerinin kendilerine katılmasını beklediklerini söylemişlerdi. Bu da Osmanlı savaş gücünün üçte biriydi. Başka raporlara göre Hüseyin 250.000 askerin, ya da Türk ordusunun hemen hemen tüm savaşan birliklerinin kendisine katılmasını beklemekteydi.

Hüseyin’in umduğu Arap isyanı hiç gerçekleşmedi. Osmanlı ordusunun Arap birlikleri Hüseyin’e katılmadı. Osmanlı İmparatorluğu’nun politik ya da askeri kişileri, kendisine ve İtilafçılara katılmadı.

El-Faruki’nin Hüseyin’e katılacağı sözünü verdiği gizli askeri örgüt ortaya çıkmadı.

Hüseyin’in ordusu İngiliz parasıyla desteklenen birkaç bin aşiret mensubundan ibaretti.

Düzenli bir ordusu yoktu. Hicaz ile komşu aşiretler dışında Arapça konuşan dünyada Hüseyin’e herhangi bir destek göze çarpmıyordu.

İngiliz gemi ve uçakları Cidde’ye saldırarak Hüseyin’in askerlerinin yardımına koşmuşlardı. Limanın güvenliği sağlandıktan sonra, İngilizler, Mısır ordusundan Müslüman askerleri karaya indirdiler. …

Krallık Donanması, Arabistan’ın Kızıldeniz kıyısında kontrolü ele geçirerek limanlarda İngiliz varlığını yerleştirmiş oldu. …

Hüseyin, Hıristiyan İngiliz askeri birliklerinin içerlere girmesine izin vermiyordu.

Gilbert Clayton, Arap gizli cemiyetlerinin politikasını yanlış anlamıştı:

Bu cemiyetler İngilizlerin Ortadoğu’daki emellerine şiddetle karşı çıkmaktaydılar.  Savaşın başında Avrupa’nın istila tehdidine karşı Osmanlı İmparatorluğu’nu desteklemeye karar vermişlerdi.

Bu kararlarına sadık kaldılar. Elde edebildiklerinde özerklik veya bağımsızlığı yeğliyorlardı; ama bu olmadığı takdirde, Hıristiyanlar yerine Müslüman Türkler tarafından yönetilmeyi arzulamaktaydılar.

Hüseyin’in temel programı hiç değişmedi: Osmanlı İmparatorluğu içinde Emir olarak daha fazla güç ve özerklik ve bu durumunun babadan oğula geçmesini istiyordu. …

Arap Bürosu’nun başında olan İstihbarat Subayı David Hogarth şöyle diyordu:

-“Kral’ın, Arap Birliği’nden kendi krallığını anladığı açıktır…

Sykes, 1916 yazının büyük bir bölümünü konuşmalar yaparak geçirdi.

Bu konuşmalarında, Amerikalı deniz subayı ve tarihçi Alfred Thayer Mahan’ın Arabistan ile Hindistan arasındaki bölgeyi tanımlamak için icat ettiği ‘Ortadoğu’ terimine yeni bir anlam yüklüyordu.

Mekke isyanının en gözle görülür başarısızlığı, Hicaz’daki diğer kutsal kent olan Medine’yi yanına alamamış olmasıydı.

Mekke’nin 480 kilometre kuzeydoğusunda olan Medine, kuzeye doğru devam eden Suriye yolunun üzerindeydi.

Medine, 12. yüzyıldan kaldığı söylenen burçlu surlarla çevriliydi. Kuzeybatısında Osmanlı garnizonunun bulunduğu bir kale vardı.

Şam’dan gelen Hicaz demiryolunun son istasyonu surlar içinde olduğundan kente ikmal malzemesi ve yedek kuvvet sağlanabiliyordu.

Demiryolu savaş sırasında Bedevi baskıncılar tarafından sık sık havaya uçurulmuş, ancak Osmanlı garnizonu hatları onarıp kullanmaya devam edebilmişti...”(1)

Araplar Türkleri arkadan vurdular!”  İddiasına yukarıda yaygın olarak bilinenlerden farklı olarak bir görüş getirilmektedir.

Bundan sonrası meraklı ve araştırmacılara kalmaktadır.

Devam edecek

Resim;dunyagerceklerim.blogspot.com’dan alınmıştır.

(1)“Barışa son veren barış” David  Fromkin, “Modern Ortadoğu Nasıl Yaratıldı?”

Prof. David Fromkin, yazıları Foreign Affairs ve diğer dergilerde yayımlanmış olan uluslar arası ilişkiler, Hukuk ve Tarih konusunda deneyimli bir avukat ve öğretim üyesidir. Daha önceki kitapları arasında The Independence of Nations ve The Question of Government sayılabilecek olan Fromkin, New York’ta yaşamaktadır ve Dış İlişkiler Konseyi üyesidir.

 

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*