Tüm yönleri ile Hilafet gerçeği. Hilafeti hangi devlet ve neden devlet kaldırttı (5)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

"İngiliz medyası kaynıyor! Prens Charles Müslüman mı oldu?" Önce Napolyon aleni olarak (1799'da) Müslüman olduğunu ilan eder. Arkasında da Birinci Dünya Savaşı arefesinde Alman İmparatoru “Hacı” Wilhelm Muhammed!" İngilizlerin nesi eksik! Onlarda Prens'lerini Müslüman yaparlar! Demekki İslam aleminin üyeleri dışarıdan bu kadar "saf" görünmektedir.

Batı ve Ortadoğu 20. yüzyıl boyunca birbirlerini yanlış anlamışlardır ve bu yanlış anlamalardan pek çoğunun kökeninde Lord Kitchener’in Birinci Dünya Savaşı’nın ilk yıllarındaki girişimleri vardır. Aşağıda bu konuda detaylı bilgi verilmektedir.

Bunları bilmeden ne Osmanlının parçalanması,  ne hilafetin önemi, ne “Arap Baharı’, ne de şu anda yaşadığımız Suriye meselesi doğru olarak anlaşılabilecektir.

(İngiliz asker ve devlet adamı Lord Kitchener hakkında alt kısımda detaylı bilgi verilmektedir.)

“Hartumlu  Kıtchener  geleceğe bakıyor…

Asquith’in  (İngiltere başbakanı) Kabine’ye ünlü bir askeri almakta duraksamasının nedeni, Kitchener Savaş Bakanı olduğunda, savaş dönemi lideri olarak Başbakan’ın da önüne geçeceği korkusu olmalıdır.

Wellington Dükü’nün yüz yıl önceki bakanlığından bu yana hiçbir ünlü asker önemli bir devlet görevinde bulunmuş değildi ve 1660’ta monarşiyi geri getirdikten sonra yüksek bir görev verilen George Monk’tan başka hiçbir subay Kabine’ye alınmamıştı.

Sivil yönetim ilkesi o günden beri titizlikle korunmuştu; ancak Asquith, Feldmareşal Kitchener’in hizmetine olan acil ihtiyaç nedeniyle kendini bu kararı almakla yükümlü hissetmiştir.

Kitchener, Kabine’ye girdikten sonra aylar boyu, çoğunun yabancısı olduğu üyeler kendisinden korkmuşlardı. O güne kadar inandıkları her şeye aykırı olan askeri fikirleri kendilerini şaşırtsa da, hükümlerini hiç yakınmadan kabul ediyorlardı.

Profesyonel İngiliz ordusunun yeterli büyüklükte olduğuna inanıyorlardı; oysa Kitchener, Savaş Bakanlığı’nın birinci gününde, “Ordu yoktur,” demişti. Kabul gören bir görüş de savaşın kısa süreceğiydi; yine Kitchener bir öngörüşle şaşkın (ve Churchill’e göre, kuşkulu) Kabine’ye İngiltere’nin milyonlarca kişilik bir ordusu olacağını, savaşın en az üç yıl süreceğini ve denizde değil Avrupa’da yapılacak kanlı savaşlarla sonuç alınacağını söylemişti.

Kitchener büyük bir ordunun ancak seferberlikle sağlanacağı şeklindeki geleneksel görüş yerine ordusunu bir gönüllü kampanyasıyla elde etmiştir ki, bu durum, çağdaşları kadar kendisinden sonra gelenleri de şaşırtmıştır.

Savaş çabasına liderlik etmek için hükümete getirilen askeri kahramanın aynı zamanda Doğu’yu kendi özel bölgesi olarak gören ve başkaları tarafından da öyle görülen biri olması sadece bir rastlantıydı. Ortaya çıkan politikanın kesin hatları, bu rastlantıyla belirlenmiştir.

Kitchener çok yakın bir zamana kadar halen resmen Osmanlı İmparatorluğu’nun bir parçası, ama gerçekte İngilizlerin, sözde düzeni sağladıktan sonra çıkmak üzere 1882 ‘de işgal ettikleri bağımsız bir ülke olan Mısır’ı yönetmekteydi. …

Ne Kitchener ne de yardımcıları Ortadoğu’daki çeşitli toplumlar arasında büyük farklılıklar bulunduğunun bilincinde gibi gözükmüyorlardı.

Örneğin Araplar ve Mısırlılar, her ikisinin de Arapça konuşmasına karşın, halklarının karışımı, tarihleri, kültürleri, görüşleri bakımından çok farklıdırlar.

Kitchener’in yardımcıları, sandıkları gibi Mısır uzmanı olsalar bile, iddia ettikleri gibi Arabistan uzmanları olamazlardı.

Osmanlı İmparatorluğu’na karşı savaşın başlaması, her ikisi de ismen hala Sultan’ın imparatorluğunun birer parçası olan Mısır ve Kıbrıs’taki İngiliz varlığının durumuna bir açıklık getirilmesini gerektirdi.

Kabine her iki ülkeyi de ilhak etme yanlısıydı ve Kahire’deki yetkililere söylediklerine göre, bu kararı vermişlerdi bile.

Lord Kitchener’ in Doğu Sekreteri (Doğu işleri uzmanı) Ronald Storrs, Mısır’la ilgili olarak böyle bir hareketin, İngiliz işgalinin geçici olduğu konusunda İngiliz hükümetleri tarafından kırk yıldır verilen sözün çiğnenmesi anlamına geleceğini söylüyordu.

Temsilcilik (yani Mısır’daki İngiliz Temsilciliği, Lord Kitchener) Mısır için ilerde bağımsızlığı öngören bir himaye statüsü öneriyordu.

Kabine, kendi görüşlerini temsilciliğinkiler lehine terk ederek gelecekte olup biteceklere işaret etmiş oldu.

Mısır kararı, Storrs ile birlikte Kitchener’in maiyetindeki diğer kişilerin, Feldmareşalin otoritesini kullanarak Ortadoğu için verecekleri politik kararların öncüsüdür.

Hükümetin Doğu konusundaki görüşleri Lord Kitchener’inkilerle çatışınca ağır basan genellikle Kitchener’inkiler oluyordu.

Olağan durumda Başbakan, Dışişleri Bakanı, Hindistan Genel Valisi ya da Kabine tarafından verilmesi gereken kararlar Kitchener’i temsil eden ve görüşlerini savunduklarını belirten alt düzey memurlar tarafından verilmekteydi. Buna olanak veren Feldmareşalin prestijiydi.

İngiliz hükümetinin elinde, savaş halinde olduğu imparatorluk hakkında en basit bir bilgi hatta harita bile yoktu. 1913-14 yılında Kitchener’in istihbarat subaylarından biri gizlice, İngiliz Mısırı’nın Sina sınırı yakınındaki bölgesinin bir haritasını çıkarmıştı; bu, İngiliz istihbaratında bulunan az sayıdaki araştırmadan biriydi.

Savaşın ilk yıllarında Osmanlı topraklarında operasyonlar düzenleyen İngiliz subayları tam bir karanlıkta çalışıyorlardı.

İngiltere’nin 1915’te Türkiye’yi istila edememesinin nedeni İngiliz istila birliklerine, saldıracağı yarımadanın tek bir haritasının verilmiş olmasıydı ve sonunda o haritanın da yanlış olduğu ortaya çıktı.

Ortadoğu’da politikacılar, tıpkı askerler gibi, haritası çıkarılmamış bölgelere girdiklerinin farkındaydılar.

Ancak Ortadoğu konusundaki gelişmeleri Kitchener’e bırakan kabine üyeleri, Savaş Bakanı’nın da, bilgi ve öğütlerine güvendiği Kahire ve Hartum’daki yardımcılarının da Ortadoğu’yu ne kadar az anladıklarını bilmiyorlardı.

Kitchener’in Yardımcıları

Kitchener’in Arapça konuşulan dünyadaki eski adamları şimdi onunla birlikte ‘Doğu politikasını yapanlar’ önemine erişmişlerdi. 1914 yılının sonunda dikkati çeken nokta, Kitchener’in hükümet politikasına kendi damgasını vurmuş olmasının yanı sıra, İngiliz hükümetine savaş boyunca ve savaştan sonra Ortadoğu konusunda bilgi ve öğüt verecek insanları seçmiş olmasıydı.

İmparatorluğun bazı bölgelerinde Osmanlı yönetimine hoşnutsuzluk olduğunu bildiren raporları değerlendiren İngiliz Kahire’si, Müslüman Ortadoğu’nun belirgin özelliklerinden birini özellikle yanlış anlamıştır:

Ortadoğu, politik bilinç açısından Müslüman olmayanlar tarafından yönetilmek istemiyordu.

Düşman hatları ardında Jön Türk hükümetinden memnun olmayan Müslümanlar vardı, ancak istedikleri, bu hükümetin yerine başka bir Türk hükümeti, ya da hiç olmazsa başka bir İslam hükümetinin geçmesiydi.

İngiltere gibi Hıristiyan bir Avrupalı gücün yönetimini katlanılmaz buluyorlardı.

İngiltere’nin bölgedeki adamları inatçı yanılgıları ve meslek hırslarıyla Arapların Avrupalılar tarafından yönetilmek istediklerine inanmışlardı.

Kitchener’in adamları da bu yanlış inançla desteklenerek Suriye’nin denetimini ele geçirmeyi hedefliyorlardı. Fransa’nın bölgedeki adamları da hırslıydılar ve yanılıyorlardı; onlar da Suriye’yi ele geçirmeyi hedeflemekteydiler.

Haçlılar döneminde Fransız şövalyeleri Suriye’de krallıklar kurmuşlar ve şatolar inşa etmişlerdi; bin yıl sonra 1914’te Suriye’yi hala Fransa’nın bir parçası olarak gören Fransızlar bulunuyordu.

Fransa, Suriye’nin Lübnan dağı kıyısındaki Hıristiyan toplumlarda biriyle yakın bağlarını sürdürmekteydi ve Fransız deniz ulaşımcılığının, ipek sanayinin ve diğer çıkar çevrelerinin bölgenin ticari olanaklarında gözü vardı.

Böylece Fransa, dini iktisadi ve tarihsel nedenlerle kendisinde Suriye’nin işlerinde rol oynama hakkı görüyordu.

Ancak Dışişleri Bakanı Theophile Delcasse buna şiddetle karşı çıktı: “Suriye’ye müdahale kadar istenmeyen bir şey olamaz.”

Delcasse, Suriye’nin ilhakının ülkesi açısından Osmanlı İmparatorluğu’nu korumaktan daha az değerli olacağına inanan pek çok Fransız yetkilisinden biriydi. 1914 yılı itibariyle, Osmanlı ekonomisinin özel sektöründeki yabancı sermayenin % 45’i ve Osmanlı kamu borçlarının % 60’ı Fransızlara aitti. İmparatorluğun varlığında ve canlılığının sürmesinde Fransa’nın büyük çıkarı vardı.

İki Dışişleri Bakanı, Osmanlı İmparatorluğu’nun bölünmesi durumunda Fransızların Suriye üzerindeki emellerine İngiltere’nin karşı çıkmayacağı, ancak imparatorluğun bölünmemesinin daha çok tercih edilebilir bir durum olduğu konusunda anlaşmış görünüyorlardı.

Kitchener İslam Dünyasına Talip

Batı ve Ortadoğu 20. yüzyıl boyunca birbirlerini yanlış anlamışlardır ve bu yanlış anlamalardan pek Çoğunun kökeninde Lord Kitchener’in Birinci Dünya Savaşı’nın ilk yıllarındaki girişimleri vardır.

Karakterinin garipliği, Müslüman dünyasını anlayışındaki eksiklikler, Kahire ve Hartum’daki adamlarının verdiği yanlış bilgiler ve iş yapmak için seçtiği Arap politikacılar o günden bu yana politik olayların gelişimini etkilemiştir.

İngiltere’nin müttefiklerine Türkiye aleyhine Avrupa ve Küçük Asya’da toprak kazancı izni vermesine karşın Asquith İngiltere’sinin Osmanlı topraklarında gözü yoktu.

Ancak Kitchener savaş sona erdiğinde Osmanlı İmparatorluğu’nun Arapça konuşulan topraklarını ele geçirmesinin İngiltere’nin çıkarına olduğunda ısrar etmekteydi.

Bu da İngiltere’nin geleneksel politikasının tümüyle tersine çevrilmesi demek oluyordu.

Doğu’da yaşayan pek çok İngiliz gibi Kitchener de İslam dünyasında her şeyin din demek olduğuna inanıyordu.

Ancak Feldmareşal ve Kahire ile Hartum’daki meslektaşları İslamiyet’in merkeziyetçi ve otoriter bir yapı olduğuna inanmakla yanılıyorlardı.

Onlar İslamiyet’i, liderlerine itaat eden tek bir varlık, bir örgüt olarak görmekteydiler.

Yüzyıllar önce Cortez, Aztek imparatorunu ele geçirerek Meksika’yı denetimi altına almıştı.

Ortaçağ Fransız kralları, Papa’yı Avignon’da tutsak ederek Hıristiyan dünyasını denetimlerinde tutmaya çalışmışlardı.

Kitchener ile meslektaşları da İslamiyet’in dini liderliğinin satın alınabileceğine ya da kontrol edilebileceğine inanıyorlardı.

Halifenin kontrolünü elinde tutan, İslamiyet’i de kontrolünde tutabilecekti.

Kitchener’in hesaplarında Halife’nin İslam dünyasını İngiltere’ye karşı çıkarabileceği inancı da yatmaktaydı.

Müslüman Hindistan’da çoğunlukta olan Sünniler, Türk sultanını halife olarak gördüklerinden, Kitchener’e göre bu durum sürekli bir tehdit oluşturuyordu.

1914’te Kahire ve Hartum’da, Halife’nin Yahudilerin ve Almanların eline düştüğüne inanılmaktaydı; Savaş Bakanı, Halife’nin, dünya savaşının kazanılmasından sonra İngiltere’nin Ortadoğu’daki rakiplerinin, özellikle de Rusya’nın elinde bir araç olacağından korkuyordu. 

Halife, düşmanın eline geçmesi durumunda İngiltere’nin Hindistan, Mısır ve Sudan’daki durumunu sarsmak için kullanılabilirdi.

İngiltere, İslam dünyasının yarısına hakimdi.

Yalnızca Hindistan’da bile yetmiş milyon Müslüman vardı ve Müslümanlar Hint ordusunun onarılamayacak ölçüde büyük bir bölümünü oluşturuyorlardı.

İngiltere, Mısır ye Sudan’da, Hindistan’a giden deniz yolunu oluşturan Süveyş Kanalı boyunda yaşayan daha milyonlarca Müslüman’ı yönetmekteydi.

Bu on milyonlarca yerli halkın polisliğini küçük İngiliz garnizonları yapmaktaydı ve Kitchener bunların bir başkaldırmaya bile karşı koyamayacaklarını biliyordu.

Dini nedenlerle başlayan esrarengiz Hint isyanının (1857-59) Doğu Hindistan Şirketi yönetimini yıkmış olması İngilizlerin zihinlerinden silinmiş değildi.

Daha yakın zamanlarda Kitchener’in o kadar parlak bir şekilde bastırdığı Sudan isyanını çıkaran, kendine Mehdi adını veren yeni bir dini liderdi.

1905-6 yıllarında Mısır’da beliren Panislamik huzursuzluk İngiltere’de derin bir rahatsızlık yaratmıştı. Kitchener ile maiyeti için İngiltere’ye karşı bir İslam Cihadı sürekli olarak tekrarlanan bir karabasandı.

Kitchener, A l m a n  d e n e t i m i n d e ki bir Halife’yi tehlikeli görüyordu; çünkü Hindistan’da karışıklık çıkarmaya çalışarak Avrupa savaşında İngiltere’ye dengesini kaybettirebilirdi.

Ancak Rus kontrolündeki bir halife Britanya İmparatorluğu için öldürücü bir tehlikeydi.

Kitchener (Asquith ve Grey’in tersine) Rusya’nın hala Hindistan’ı İngiltere’den alma emelleri güttüğüne inanmaktaydı.

Kitchener’e göre Almanya, Avrupa’daki, Rusya ise Asya’daki düşmandı: İngiltere ile Rusya’nın müttefik oldukları 1914 savaşının çelişkisi, İngiltere’nin Avrupa’da kazanarak Asya’da kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olmasıydı.

Kitchener, İngiltere’nin savaştan sonra kendi halife adayını ortaya sürmesini öneriyordu.

Muhammed Arap’tı; Kitchener, halifesinin de Arap olması gerektiği görüşünü özendirmeyi düşünüyordu.

İngiliz donanması Arap Yarımadasının kıyılarını kolaylıkla denetim altına alabileceği için İngiltere, halifeyi Avrupa’daki rakiplerinin etkisinden uzak tutabilirdi.

Arabistan’da kendi etki bölgesine bir halife yerleştirebilirse, Kitchener o zaman İslam dünyasını kontrol altına alabileceğine inanıyordu.

Dolayısıyla, Osmanlı İmparatorluğu daha savaşa girmeden Kitchener’in Kahire’deki adamları Savaş Bakanı’na

Arap    halifeliği    için    uygun    aday    olan    Mekke Emiri    ile    ilişkiye geçildiğini bildirdiler.

Kahire’de yaşayan Arapça konuşan sürgünlerden biri de Aziz Ali el Masri adında eski bir Osmanlı subayı ve İttihatçı politikacıydı.

Gürcü asıllı olan el Masri, Mısır’da doğup büyümüş, Osmanlı İmparatorluğu’nda askeri okula devam etmişti. Askerliğini yaptıktan sonra Jön Türklerin liderlerinden biri olarak ortaya çıkmıştı. Sınıf arkadaşı Enver, Harbiye Nazırı olduğunda kendisi Genelkurmaya bağlı bir binbaşıydı.

Bundan mutsuzluk duyan el Masri, İTC’nin merkezi politikasına ve Arapça konuşanlara hak ettikleri rütbeyi vermemesine karşı çıkan ordu subaylarından oluşan, el-Ahd adında küçük bir gizli cemiyet kurmuştu.

El-Ahd subayları İTC’nin Türkleştirme politikasına karşıtlık noktasında birleşmişlerdi.

Arapça konuşan halka merkezi hükümette daha büyük bir iktidar payı verilmesini, değilse merkezilikten uzaklaşarak kendilerine yerel düzeyde daha büyük özerklik sağlanmasını, ya da bunların her ikisini de istiyorlardı.

İngilizlerin 1914’teki yaygın kaygılarından biri de, Osmanlı İmparatorluğu’nun, savaşa girmesi halinde Süveyş Kanalı’na saldırmasıydı.

Kahire’deki Arapça konuşan sürgünler, Osmanlı politikası bağlamında, imparatorluk nüfusunun çoğunluğunu Türkçe konuşan % 40’lık azınlığın hegemonyasına sokan Jön Türk hükümetinin politikalarına karşı çıkmaktaydılar. Bu sürgünler şu ya da bu yolla hükümet işlerinde daha fazla söz sahibi olmak, Arapça konuşanlar için daha çok ve daha yüksek mevkiler istiyorlardı.

Genellikle milliyetçi olarak nitelenen bu insanların ayrılıkçı olarak tanımlanması daha doğru olacaktı.

Bağımsızlık istemiyorlardı; daha çok, katılım ve yerel yönetim istemekteydiler. Kendileri gibi Müslüman olan Türkler tarafından yönetilmeye razıydılar.

Avrupa milliyetçilerinin tersine, inançları laikten çok dini bir çerçeve içinde yer alıyordu. Bir anlamda İslam duvarları içinde yaşıyorlardı ki, Avrupa ortaçağların başından beri Hıristiyanlığın içinde böyle yaşamış değildi; ortaçağlarda Arap dünyasında kurulan kentler gibi Müslümanların da yaşamları merkezi bir caminin çevresinde kurulmuştu.

Etnik bir grup değildiler, çünkü tarihi olarak tek etnik ya da ‘gerçek’ Arap Arabistan’da yaşayanlardı; Bağdat, Şam, Cezayir ya da Kahire gibi eyaletlerin Arapça konuşan halkları etnik kökenleri ve geçmişleri bakımından karma bir yapıdaydı ve Atlantik okyanusundan Basra Körfezi’ne kadar uzanan bölgenin eski halklarını ve kültürlerini içeriyordu.

Halifeliği on üç yüzyıl önce Muhammed’in ve halifeliğin doğduğu yere geri götürmek, Kitchener’in, Almanya ile savaşın sonunda Rusya ile çıkacağına emin olduğu rekabete hazırlanma stratejisiydi.

Ancak kendi yarımadalarının politik sınırları içinde sıkışıp kalmış olan Araplar onun aklından neler geçtiğini anlayamazlardı. Kitchener’in henüz yeni başlamış büyük bir Avrupa çatışması içindeyken bir sonraki çatışmayı düşündüğünü bilemezlerdi.

Kitchener, Wingate, Clayton ve Storrs’un halifeliğin mahiyetini anlamadıklarını ise hiç tahmin edemezlerdi.

Bilim adamları o günden beri Batılı Ortadoğu araştırmacılarına, ortaçağ Avrupasında papayla     imparatoru    karşı    karşıya    getiren    dünyevi    ve    ruhani    yetki    bölünmesinin    İslam dünyasında    yer    almadığını    anlatmaya    çalışmaktadırlar.

Kitchener, Wingate, Clayton ve Storrs, halifenin sadece ruhani bir lider olacağına inanmakla yanılıyorlardı. İslamiyet’te tüm yaşam, hükümet ve politika da içinde olmak üzere, şeriatın hükümlerine tabidir; Sünni Müslümanların gözünde halife, Osmanlı Sultanı ya da Mekke Emiri, şeriatın koruyucusu olarak hakimiyeti mutlaktır.

İngiliz Kahire’sinin görmediği şey halifenin aynı zamanda bir hükümdar olduğuydu: Tapınmada lider olduğu gibi savaşta da liderdi.

Kitchener’in adamları, İslam dünyası hakkındaki sözde bilgilerine karşın önemli bir noktayı daha gözden kaçırmışlardı: İslamiyet içindeki parçalanmanın boyutlarını görmezden gelmişlerdi.

Böylece Kitchener planı aşırı derecede püriten olan Vehhabi mezhebi lideri İbn Suud’un Mekke’nin Sünni hükümdarının ruhani otoritesini kabul etmesini içermekteydi.

Ancak bu gerçekçi bir olasılık değildi; İslamiyet’in bölünmüş olduğu pek çok mezhep için söz konusu olduğu gibi bunlar da birbirlerine düşmandılar.

İngilizler, Hüseyin’in İslamiyet’in ‘Papa’sı mevkiine adaylığını desteklemeye hazırladılar (böyle bir makamın var olmadığını bilmiyorlardı); ancak yine bilmedikleri bir şey kullandıkları dilin Hüseyin’i tüm Arap dünyasının hükümdarı olmaya özendirdiğiydi…”

Bu dizide kısmen de olsa Hilafet Kurumu, Birinci Dünya savaşının sonucunu belirleyenlerin gözü ile vermeye  çalışılmaktadır.

Bunları öğrenmeden konu ile ilgili tartışmaların ne kadar yüzeyde kalacağı okuyanların takdirine bırakılmaktadır.

Avrupa, Hilafetle yatmiş, Halife ile kalkmıştır.

Devam edecek…

Resim;http://www.medyafaresi.com/haber/41883/yasam-ingiliz-medyasi-kayniyor-prens-charles-musluman-mi-oldu.html

(1) “Horatio Herbert Kitchener, (1850-1916), Britanyalı komutan, diplomat ve devlet adamı. “İngiltere’de Kitchener’ın yıldızının parlayıp büyük bir asker ve komutan olarak tanınması, 1896-98’de Sudan’daki Mehdi hareketini bitirerek Hartum’u işgal etmesi ve 1899-1902 arasında Boer Harbini kazanarak Güney Afrika’yı İngiltere’ye bağlamasıyla olmuştu. Kitchener, görevini yerine getirirken her yola başvurmuş, sert ve acımasız yöntemler uygulamaktan kaçınmamıştı. Sudan’da Mehdi hareketini kırmak için uyguladığı vahşi kıyıma İngiltere bir yana Avrupa’nın hiçbir ülkesinde tepki gösterilmemişken, Güney Afrika’da Boer Savaşı esnasında Boer gerillalarının direnişini sona erdirmek için, onlara destek veren köylülerin tarlalarını yakması, kadın çocuk demeden toplama kamplarına doldurması İngiltere’de bile eleştirilmişti.
I. Dünya Savaşı başlayınca Kitchener, İngiltere Savaş Bakanlığına getirildi. Onun göreve gelmesi İngilizler için bir şanstı. Zira İngilizlerin kuvvetli bir kara ordusu yoktu. Kitchener bütün gayretini sayıca büyük ve iyi donatılmış bir kara ordusunun hazırlanmasına sarf etti. İngiliz halkı nezdinde sahip olduğu karizması, gönüllü asker toplamakta çok etkili oldu ve bu sayede 1914’te 6 tümen olan orduyu 1916 yılı başında 70 tümene çıkardı. Şüphesiz bu hiç kimsenin beklemediği bir başarıydı ve Kitchener’ın cepheye sürdüğü iki milyonluk İngiliz ordusu savaşın kazanılmasında önemli etken oldu. (http://www.geliboluyuanlamak.com/313_Savas-Lordu-Kitchener—Sir-George-Arthur–%28Muzaffer-Albayrak%29.html)

(2)BARIŞA SON VEREN BARIŞ” Modern Ortadoğu Nasıl Yaratıldı? David  Fromkin

“David Fromkin, yazıları Foreign Affairs ve diğer dergilerde yayımlanmış olan uluslar arası bir avukattır. Daha önceki kitapları arasında The Independence of Nations ve The Question of Government sayılabilecek olan Fromkin, New York’ta yaşamaktadır ve Dış İlişkiler Konseyi üyesidir.”(Alıntı; www.altinicizdiklerim.com  Dileyenler kitabın bir özetini bu web adresinden okuyabilirler.

 

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*