Türkiye 2023; Gerçeğinde bizleri Avrupa Birliği’ne 1839, NATO’ya 1854 yılında aldılar (2)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı
resmin anlamı, size ifade ettiğidir.

resmin anlamı, size ifade ettiğidir.

 

 

Kültürel değişim ancak, 200 yılda mümkündür. Batının hesabına göre bizler, 2039’da Avrupalı’yız. Osmanlı’da Laiklik, Cumhuriyet ve Batılılaşma’nın ilanı 1923 değil, 1839’dur.

Kaç kişi, Gelişmiş Batı’nın bizim Laik anlayış ve Cumhuriyet yönetimi hakkında neden bu kadar hassas olduğunu merak etmektedir?

Ve neden, alkol, eğitim, kıyafet konularında hep bir ağızdan aşırı tepki vermektedirler?

“Bizlerin hayrına!” dersek, en başta buna kendileri de inanmayacaklardır.

Bilgi yüktür. Eğer, ondan kendi ihtiyaçlarınıza uygun yeni bilgi üretemiyorsanız.

Taklit etmek, Taklit edilenin değerlerine, çıkarlarına, amaçlarına hizmettir.

Gelişmek, kendi kültür değerlerinden hareketle kendi yolunda ilerlemekle mümkündür.

İnsan olmak, farkında olmaktır. Farkındalık bilmek değil, kavramaktır. Hepimiz yanan bir nesneden çıkan alevi görürüz. Ancak onun ne olduğunu kavrayamayız. Sadece yanan, gerçekte alev’in ne olduğunu –tükenerek- kavramaktadır.

Dışarıdan- verilen hiçbir bilgi sizin gerçeğiniz değildir. Sizin gerçeğiniz, elinizdekilerle düşünerek gittiğiniz sonuçtur.

Bu nedenle, “Harmanı yel, deliyi el döndürür!” denilmiştir.

İçerikte, 1856 Islahat Fermanı (*) ile nasıl oya gibi işlenen bir planla kültürel değişime tabi tutulduğumuz çok açık olarak anlatılmaktadır. Biz, her ne kadar bilgileri bir açık büfe misali sergilesekte, biliriz ki;

Su –bilgi- döküldüğü kabın şeklini almaktadır.

Neticede açıklananlardan doğru bir sonuç çıkarmak, kişinin basiret ve ferasetine kalmaktadır.

Hristiyan Batı’nın derdi, Türkler değildir. Müslüman Türkler’dir.

Çünkü Türkler, devlet; Müslüman Türkler, Medeniyet kurmaktadır.

İstenmeyen; Devlet kurmamız değil bir Medeniyet kurmamız ve geliştirmemizdir.

Bilmektedirler ki, Onlar için tehlikeli olan, Devletler değil, Kültürler’dir.

Osmanlıya uygulanan Kültürel ve ekonomik süreç nasıl başladı?

Bunu biraz açmamız gerekmektedir. Kırım Savaşı (1853-1856) (**) Dönemin Büyük Devletlerine Osmanlının parçalanarak, yeni bir yapıya dönüştürülmesi için bulunmaz bir fırsat verir.

Rusya, 1853’te Osmanlı Devleti’nden Kutsal yerler’ le ilgili birtakım taleplerde bulunur. Bu aslında bahanedir. Osmanlı Devleti bu taleplere “Hayır!” dediğinde, çıkacak savaş sonucunda Osmanlının yenilmesiyle, “Rusya’nın Boğazları, dolayısıyla Akdeniz’i, Hindistan ve Mısır yolunu kontrol edebileceğini”, bu olası sonucu da çıkarlarına büyük darbe olarak gören İngiltere ve Fransa, Osmanlı’nın yanında savaşa girerler. Sonuçta Rusya yenilir.

Bu savaşın sonucu itibariyle Osmanlı şeklen de olsa galip olmakla beraber, kendisine Tarihin en büyük kazıklarından biri atılacaktır.

İlk kazık; Osmanlı’nın ödeme imkânlarının olmamasına rağmen savaş nedeni ile ciddi manada dış borç almak zorunda bırakılır. İmza için borç sözleşmesi önüne geldiğinde Sultan I. Abdülmecid, sadrazama; “Bu sözleşmeyi imzalamam demek, bağımsızlığımızın kaybı demektir. Israr edilirse, tahtan çekilirim, devleti borçsuz devir aldım, borçsuz devir edeceğim” diyecek ve ilk sözleşme önemli ölçüde bankerlere tazminat ödenerek iptal edilecektir.

Ancak, Ruslar devleti sıkıştırmaya devam ettiğinden, İngiliz-Fransız bankerlerden borç almak zorunluluk haline gelir ve alınan bu paralarla onlardan araç-gereç alınır.

Soygun tezgâhının bu kadar basit kurulmasına ve Sultan I. Abdülmecid’in bunu bilmesine rağmen şartlar boyun eğilmesini zorunlu kılmıştır.

İkinci kazık; Rusya savaşta yenilir, yenilmesine de; ancak, İngiltere ve Fransa’nın yardımları karşılığında Osmanlı’dan istedikleri, Rusların taleplerine rahmet okutacaktır.

Üçüncü Kazık; 1853 yılından Osmanlı Devleti’nin hiçbir dış borcu bulunmamaktadır. Bu nedenle Rusya’nın sudan sebeplerle çıkardığı savaşların finansmanı için ağır dış borç yükünün altına girmeseydi, büyük bir ihtimalle Osmanlı Devleti Sanayileşme Çağı’nı kaçırmayacaktı.

Osmanlı Devleti’nin geri kalış sebeplerinin araştırılmasında, İlim insanlarımıza ve araştırmacılarımıza büyük görevler düşmektedir. Ne yazık ki, Osmanlının geri kalmasını, bir deli padişahla, bir padişah anasına bağlayarak meselelerimizin gerçek nedenlerini görmekten adeta kaçınmışız.

Bakalım İngiltere-Fransa Kırım Savaşı’ndaki yardımları nedeniyle Osmanlıdan ne istemişler, istedikleri ile başına nasıl bir çorap örmüşler?

(Kırım Savaşı’nı sonlandıran) 1856 Paris Antlaşması;

“…Rusya, 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması ile elde ettiği Ortodokslar’ı himaye hakkını kaybediyordu. Ayrıca, Osmanlı devleti’nin toprak bütünlüğünün korunması Avrupa devletlerinin müşterek kefaletine alınacak, Türkiye Avrupa hukukuna dahil olacaktı…” (1)

30 Mart 1856 Paris Antlaşması şartlarına 22 Şubat 1856 Islahat Fermanı şartları da dahil edilirse Türkiye, 2000’li yılların başında girmeye çalıştığı “Avrupa Birliği” ne “Mini” olarak 1856’da girmişti. (2)

Tanzimat Reformları’nın Devamı ve 1856 Islahat Fermanı

1839 Tanzimat Fermanı, Avrupa devletlerinin ardı arkası kesilmez reform isteklerinin ve bu bahane ile ikide bir Devleti’nin içişlerine karışmalarının bir başlangıcı olmuştu.

Tanzimat reformlarını yeterli görmeyen Avrupa devletleri (özellikle İngiltere) yeni bir“reform paketi’ hazırlamanın peşine düşmüş, ona bu fırsatı Kırım Harbi zaferi vermişti.

1839 Fermanı, genelde‘tebaanın mal, can, ırz emniyeti” yanında “eşitlik” ilkesinin getirilmesini esas almış, 1856 fermanı isebir “haklar” bildirgesi olmuş,Hristiyanlar’a büyük haklar veren ve Avrupa kültür ve müesseselerinin alınmasını ön plana çıkaran bir ferman özelliği taşımıştı.

Bu ferman da Tanzimat Fermanı gibi büyük ölçüde (İngiltere büyükelçisi) Cannıng’in eseri olmuştu: “ Hemen her satırında Lord Stratford’un kaleminin izi görülür. Bütün bunlar tâ ne zamandır Babıâli’ye kabul ettirmeye çalıştığı ve bir kısmını da daha önceden kabul ettirdiği devrimlerdendir…”

“..Müslüman bir hükümdardan böyle bir devrim programını koparıp almak, gerçekten bir zafer sayılmalıydı.” (3)

Cannıng hayretler içindeydi. Şöyle yazıyordu: “ Yasayı kaleme alma sırasında birlikte çalıştığım beş kişiden ikisinin Müslüman, ikisinin Katolik, birinin Ortodoks oluşuna rağmen, ortaya çıkardığımız programın kabul edilmesi mucize gibi bir şey oldu. İtiraf edeyim ki, müzakereler sırasında arkadaşlarımı. Özellikle Müslüman olanları altedeceğimi hiç ummuyordum.” (4)

‘Islahat Fermanı, yabancı devletlerin hazırladığı ve Bâbıâli’nin kabul etmek zorunda kaldığı bir ıslahat programıdır. Osmani Devleti, bu fermanı kendiliğinden ilan ettiğini dünyaya açıklamakla, hükümranlık haklarını yalnız şekil yönünden kurtarmış oluyordu. Gerçekte ise, Osmanlı İmparatorluğu’nun Hristiyan tebaasını düşünmek ve bu hususta gereken kararları almak Avrupa’nın büyük devletlerinin eline geçmişti.”(5)

“1856 Hatt-ı Hümayunu’nun Osmanlı yönetimine empoze edilmesinde İngiliz Büyükelçisi ile Amerikalı misyonerler gıpta edilecek bir işbirliği yapmışlardı.” (6)

“Yeni bir hamle, ağır bir yabancı baskısı altında, 1856 Islahat Fermanı ilan edilmiştir. Bu vesika, yabancı devletler tarafından hazırlanmış, Babıâli tarafından da Hatt-ı Hümayun şeklinde yayınlanmıştır. Batı devletleri, Osmanlı sosyal yapısında daha fazla ıslahat istiyorlardı. Batı istekleri, samimi taleplerden ziyade, birer müdahale bahanesiydiler. Kapitülasyonlar Osmanlı ülkesini sarsmaktaydı.”(7)

Her türlü kalkınma enerjisi ve (ekonomik) imkânları baltalanan bir devletten ıslahat yapılmasını istemek İnsanın kendi kendisiyle tezada düşmesi idi. Batının ileri sürdüğü, içişlerine doğrudan doğruya karışma sebebi medeniyetti.

Islahatı medeniyet adına talep ediyor, hak iddia ediyorlardı. Bu iddia imperialiste ileri sayılan Batı devletlerinin güttükleri gerçek gayenin gizlenmesine de yarıyordu.

Mesela Çarlık Rusyası’nın Batı medeniyeti adına hak iddiasını meşrulamaya pek imkan yoktur.

Kaldı ki, Mujik’in (Rus köylüsü) sosyal seviyesinin Osmanlı köylüsünden daha üstün olup olmadığı sorulmaya değerdi… (8)

1856 Islahat Fermanıile Hristiyan tebaaya verilen haklar daha da genişletiliyordu Fermanın girişinde “Garp kültürüne önem verilecektir” deniliyor, Tanzimat’tan farklı olarak şu reformlar vaadinde bulunuluyordu: Herkese kamu hizmeti. Karma Mahkemeler kurulması, yabancıların toprak mülkiyeti edinmesi, vergi reformu, her yıl yayınlanan bütçe, bayındırlık hizmetlerinin artırılması, Hristiyan’lar’ın şahitliğinin kabil edilmesi vs.

(9)

Esasında bu olup bitenler, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesinin daha 1839-1856’lı yıllardaki “uyum paketleri” idi.

2003 yılında Avrupa Birliği’ne girmenin şartlarından olarak ileri sürülen adlarına I. Uyum Paketi, II, Uyum Paketi….. VII. Uyum paketi denildiği gibi paketlerdi. Demek ki asıl süreç ve uyum paketi 1839’da başlamıştı.

2 Şubat 1856’da kabul edilen Islahat Fermanı, 30 Mart 1856 Paris Antlaşması’na IX. Madde olarak girdi. Buna gibi ıslahatlara Avrupa devletleri kefil olacaklar, bunlar ıslahatların yapılabilmesi için Osmanlı Devleti’ne baskı yapabileceklerdir.

Türkiye, Rusya’nın nüfuzuna girmekten kurtulayım derken Avrupa Devletleri’nin nüfuzuna girmiş oluyordu.  (10)

Yukarıda detaylı açıklandığı gibi; “1856 Paris Antlaşması ve 1856 Islahat Fermanı sonucu Osmanlı Devleti Avrupa devletlerinin nüfuz ve vesayetine girmişti. Adı geçen antlaşma ve ferman içişlerimize müdahalenin gerekçeleri oldu.

-“Bu iki devlet (İngiltere ve Fransa), Osmanlı İmparatorluğu’nun mevcudiyetini Rusya’ya karşı korumak için kan döktüklerini iddia ederek Osmanlı Devleti’nin kuvvetli bir hale getirilmesi hususunda tedbirler teklif etme yetkisine sahip olduklarını ileri sürdüler.” (11)

…Tanzimat reformlarının devamında bu sefer de Fransa’nın baskıları kendisini gösterdi. Bunların sonucu, adı geçen ülkeden kanun ithalleri başladı.

-1856’da Ceza Kanunu,

– l860’da Ticaret Kanunu,

-1861’de Usulü Muhakeme-ı Ticaret Kanunu, ,

-1863’deTicaret-ı Bahriye Kanunu,

-1879’da Usulü Muhakemat-ı Cezaiye Kanunu,

-1880’de Usulü Muhakemat-ı Hukukiye Kanunu bu adlarla Fransız kanunlarından aynen tercüme edilerek uygulamaya konuldu. (12)

…Tanzimat’ın ilk devresindeki (1839-1856) gibi, bu devrede (1856-1876) de kanun koyucular, ülkenin organizasyonu için gerekli belli başlı öğeleri Fransa’dan aldılar ve çok geçmeden Divan’ın arşivleri yabancı kanun ve kararnamelerle doldu.’ (13)

Fransız Büyükelçisi, Fransız Medeni Kanunu’nun da alınması için bastırdı. Buna yatkın olan Âli Paşa’yı meşhur hukukçu ve tarihçi Ahmet Cevdet Paşa frenledi.

-“Bazı zevat kanunlardan Türkçe’ye tercüme olunup da mehakimi nizamiyede onlar ile hükmolunmak fikrine zahip oldular. Halbuki bir milletin kavainini esasiyesini böyle kalb ve tahvil etmek ol milleti İmha hükmünde olacağından, bu yolda gitmek caiz olmayıp” görüşlerine yer vererek, çağın şartlarına uygun yeni bir Türk Medeni Kanunu hazırlamak için Mecelle Cemiyeti’ni kurdu. (14)

Yeni medeni kanun Mecelle, İslâm fıkhı yanında, Avrupa hukuku da dikkate alınarak hazırlandı. Böylece, Fransız Medeni Kanunu’na itiraz eden ulema da tatmin edilmiş oldu.

-“ Bu cihetle Mecelle’nin telifi, bir büyük hizmet-i diniye olduğu herkes tarafından tasdik ve itiraf olunmuştur.”(15)

Mecelle, Türk tarihinde bir“abide”dir. Yerli, milli ve ilmi kalmak suretiyle modernleşmenin bir göstergesi olmuştur. Türk Milleti, XIX. Yüzyılın ikinci yarısında “modernleşme süreci’nde  Ahmet Cevdet Paşa gibi “deha” lar çıkarsa idi, tarihi bir başka yazılır, milletimiz “çağdaşlaşma”yı 2000’li yıllarda milli kimliğinin damgasını vurarak yaşar, “kıytırık” ve “maymun” bir toplum haline gelmezdik. (16)

Bu adam Cumhuriyeti ilan edecek!

“…Sultan ve Sadrazam üzerine kurduğu büyük baskı ve nüfuz sebebiyle, (İngiltere büyükelçisi) Canning’in İstanbul’daki statüsü“hükümet içinde bir hükümet” olarak nitelendirilmişti. (17)

Mustafa Reşit Paşa’nın sadrazam olmasıyla İstanbul’da “karar ve icraat” mekanizması İngilizler ’in eline geçmiş. Sultan ve Sadrazam, bunları uygulamanın vasıtaları olmuşlardı. İstanbul’daki “elçiler” ve “muhafazakarlar nüfuz Savaşları’nda Mustafa Reşit Paşa, zaman zaman iktidardan düşürülecek, fakat Canning’in müdahalesi ile tekrar iş başına getirilecektir.

Serasker Damat Sait Paşa’nın, Mustafa Reşit Paşa’nın yaptığı “radikal reformlar” sebebiyle, Padişah’ın. Huzuruna çıkıp ona,

-“Bu adam cumhuriyet ilan edecek, Saltanat’ın elden gidecek”

demesi üzerine Mustafa Reşit Paşa 28 Nisan 1848’de sadaretten azledildi.

Canning, bu sırada Londra’da bulunuyordu. “1848’de İstanbul’a varışında, Büyükelçi’nin ilk işi, Reşit Paşa ve arkadaşlarını iktidara getirmek oldu. Bunun üzerine devrim vaatleri yağmaya başladı.”(18)

Bizim Hristiyan Avrupa  tarafından “Batılılaştırılmamız!” Yasalarımızın, “Avrupa yasalarına”, Yönetim şeklimizin de Cumhuriyet’e  dönüşmesi, bizlere anlatıldığı gibi 1923’ler de değil, 1839’larda başlamıştır.

Mustafa Kemal Paşa’ya göre de  bu süreç  (Osmanlı hanedanlığı) 1909’da bitmiştir. (19)

Yazılanlar özetle;

-Osmanlının kültürel değişimi (Batılılaşması) ciddi manada, “1856 Islahat” dayatması ile başlamıştır. Gerçeğinde milletlerin gelişmesini, Kültürel değişimler değil, ilmi temelde çağın ihtiyaçlarına ve gereklerine göre atılacak adımlar, yapılacak çalışmalar belirlemekte, sağlamaktadır.

-19’ncı asırdan itibaren işgaller de modernleşmiş! Askeri işgaller yerini giderek artan biçimde kültürel ve ekonomik işgallere bırakmıştır.

-NATO’ya ilk kez 1854,  Avrupa Birliğine ise, (1839) 1856’da girmişiz. Vesayet derken aslında kaybettiklerimizi başka yerlerde aramışız.

 

Devam edecek…

Resim; web ortamından alınmıştır.

Açıklamalar;

(*) 1856 Islahat Fermanı; Kırım Savaşı’ndan sonra özellikle İngiltere ve Fransa’nın  -sözde yardımları karşılığında- baskısı ile ilan ettirilmiştir. Fermân, Osmanlı İmparatorluğu’nun, Rusya’nın karşısında bir tampon devlet olarak bir süre –yaşaması-devam etmesi için, (siyasî kuruluşlar, kişi hakları ve yeni kurumların kurulması için tasarlanmış köklü değişiklikler manzumesidir. Batının dayattığı bu köklü değişiklikler devletin çöküşünün toplumsal ve ekonomik nedenleri araştırılmadan, bazı batı kuruluşlarını ve anlayışını devlete getirmekle devletin kurtarılabileceği sanılmıştır. Ancak,  fakat bu noktada, toplumdaki kuruluş ve anlayış (Mevcut ve getirilenler) ikileme düşmüş, Yüzeysel değişiklikler;  İslam dünya görüşü ile batı taklitçisi kurumlar arasındaki çatışmalar sonucunda toplumun içinde daha büyük sorunlara neden olmuştur. Osmanlı Devleti, bu değişiklikleri,  Batı’nın ekonomik desteğine, vereceği borçlara muhtaç olduğunu düşünmekte olduğundan kabul etmiştir. Ancak, Islahatlarla verilen ekonomik ayrıcalıklar sebebi ile Osmanlı topraklarına giren yabancı sermaye yerli sanayiyi adeta kazımış, yok etmiştir.  Bunların sonucunda da Osmanlı Devleti  adeta gönüllü olarak yarı sömürge konumuna düşmüş, hem ekonomisi hem de zengin kaynakları dönemin Büyük Batılı devletlerin kontrolüne girmiştir. Cumhuriyet döneminde de bu soygun tezgâhı, IMF ve Dünya bankasının verdiği kredileri ile devam ettirilmiştir.

(**) Kırım Savaşı, 4 Ekim 1853-30 Mart 1856 tarihleri arasındaki Osmanlı-Rus Savaşıdır. Birleşik Krallık, Fransa ve Piyemote-Sardinya’nın Osmanlı tarafında savaşa dâhil olmasıyla savaş, Avrupalı devletlerin Rusya’yı Avrupa ve Akdeniz dışında tutmak amacıyla verdiği bir savaş halini almıştır. Savaş, müttefik güçlerinin zaferiyle sonuçlanmıştır. (vikipedi)

Kaynaklar;

(1) Erim, C: I, s. 347-350 (İngiliz Tuzağı”  Osmanlı’nın yaşatılması ve yıkılmasında İngiltere’nin rolü 1783-1923; Süleyman Kocabaş, dip notu)

(2)“İngiliz Tuzağı”  Osmanlı’nın yaşatılması ve yıkılmasında İngiltere’nin rolü 1783-1923; Süleyman Kocabaş

(3) Can Yücel Lord Stratford Canning’in Türkiye Hatıraları, Türkiye is Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1959, sahife, 267

(4) A.g.e., s. 267

(5) Karal, Osmanlı Tarihi, C: VIII, s. 250

(6) Süleyman Kocabaşoğlu, s. 72

(7) Samimi olsalar, her şeyden önce Osmanlı kalkınmasını her alanda ayak bağı olan Kapitülasyonlar’ı kaldırırlardı. Bunları kaldırmak şöyle dursun, imtiyazlarını daha da artırmışlardır.

(8) Tarık Ziya Tunaya, Osmanlı Tarihinde Batılılaşma Hareketleri, Yeni Gün Matbaası, İstanbul, 1958, s. 38-39

(9) Morel, s. 118 (İngiliz Tuzağı”  Osmanlı’nın yaşatılması ve yıkılmasında İngiltere’nin rolü 1783-1923; Süleyman Kocabaş. Dip not)

(10) İngiliz Tuzağı”  Osmanlı’nın yaşatılması ve yıkılmasında İngiltere’nin rolü 1783-1923; Süleyman Kocabaş. Sahife;72

(11) Karal, Osmanlı tarihi, C: VII, s. 331

(12) Hıfzı Veldet, Kanunlaştırma Hareketleri ve Tanzimat, Tanzimat 1 Anma Kitabı, S. 197-198

(13) A.g.e., s. 97

(14) Ahmet Cevdet Paşa, Maruzat, Haz. Y. Halaçoğlu, Çağrı Yayınları, İstanbul, 1980,5.201

(15) A.g.e., s. 20

(16) İngiliz Tuzağı”  Osmanlı’nın yaşatılması ve yıkılmasında İngiltere’nin rolü 1783-1923; Süleyman Kocabaş. Sahife;75

(17) Edouard de Driault, “Şark Mes’elesi”, s. 226

(18) Can Yücel Lord Stratford Canning’in Türkiye Hatıraları, Türkiye is Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1959, sahife, 157

(19) “İki devrin perde arkası”, Hüsamettin Ertürk,  (Yeni ismi ile MİT) Teşkilât-ı Mahsusa Başkanı

“Mustafa Kemal, bu kumsallarda savaşırken bir gün emrindeki kabile reislerinden biri kum üstünde fala bakmıştı. Bedevinin şu sözleri mühimdi: “Ne görüyorum beyefendi, ne görüyorum!”

Parmağındaki sigarayı asabî bir hareketle içen ve dumanlarını burnundan soluyarak savuran Mustafa Kemal, yüzünü buruşturarak sormuştu:

– Ne görüyorsun, aynen söyle!

– Aman beyim, bu olamaz, sizin bir gün bir taht yıkacağınızı görüyorum. Osmanlı hanedanı yıkılıyor, bu nasıl olur?

Mustafa Kemal o zaman bir kahkaha atmış:

Biz o tahtı 1909’da devirdik, buraya geldikSen maziden mi, yoksa istikbalden mi bahsediyorsun?”

 

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*