“Türk Düşmanı Bozkurt kitabı”, İngilizlerin PR çalışması mıdır? (Son)

Önceki Yazı

 

İngilizler çok okuyan mlletlerdendir. Bu nedenle Uluslararası Siyaseti (Oyun kurmayı- adam kullanmayı) iyi bilirler.

İngilizler çok okuyan milletlerdendir. Bu nedenle Uluslararası Siyaseti (Oyun kurmayı- adam kullanmayı) iyi bilirler.

 

Kapsamlı bir PR (İtibar yönetimi) çalışmasına en son örnek, başkan Obama’nın dünyaya pazarlanmasıdır. İtibar kaybeden ABD, dünyaya ve sömürülen ülkelere Obama’yı bir kurtarıcı, “Süpermen” olarak sunmuştur.

Siyaset, zeki insanın değil, dahi (farklı) insanların işidir. Deha gerçeğinde; sıradan insanın bir görebildiğini, beş görmek; samanlıkta kaybedilen iğne bulunduğunda aramaya devam etmek; farklı olmak, farklıyı bulabilmek; iki zıt karakterden doğru bir sonuca ulaşabilmektir.

Sekiz ayrı bölümde alıntılar yapılarak yayınlanan, Türkiye’de görev almış İngiliz İstihbarat subayı H.C.Armstrong’un kaleme aldığı “Bozkurt” isimli kitap, Kamuoyuna her ne kadar “Türk düşmanı” olarak tanıtılsa da aşağıda alıntılarda da görüleceği üzere kitap da eğer bizlerle ilgili bir karalama varsa bu, “Türk düşmanlığı” değil, Osmanlı ve değerlerinin karalanmasıdır.

Ve İngilizlerin Osmanlı hakkında bu iddiayı haklı çıkaracak sayısız çalışmaları bulunduğu meraklıları tarafından çok iyi bilinmektedir.

Karar elbette her zaman olduğu gibi okuyana aittir.

* * *

“Mustafa Kemal’in sağlığında, 1932’de yayınlanan ilk biyografisidir: “Bozkurt”, Mustafa Kemal’i putlaştırmayan, insani yönlerini gizlemeye çalışmayan, kimine göre hasmani (düşmanca) sayılabilecek, sert bir üslupla yazılmış” Bir Kitap. Kılıç Ali, hatıralarında “Bozkurt” kitabından bahsediyor: “Armstrong ismindeki meşhur bir Türk düşmanının yazdığı kitapta, Atatürk’ün aleyhinde bazı kısımlar vardı ve bunun için de hükümet tarafından memlekete sokulması men edilmişti.”

Atatürk merak etti. Kitabı getirtti. Bir gece sofrada geç vakte kadar tercüme ettirerek okuttu, dinledi. Armstrong, Atatürk’ün herkesçe malûm içkisinden bahsediyor ve bunlara garazkârâne mütalâalarını da ilave ediyordu.

Fakat bunları sayıp dökerken de, memleketin herhangi bir felâketi veyahut memleketini ve milletini alâkadar edecek herhangi mühim bir hadise zuhur etti mi, onun içkisini de, eğlencesini de bir tarafa bırakıp pençesini hadiselerin üzerine atarak arslan gibi kükrediğini de belirtip yazmayı ihmal etmiyordu.

Atatürk kitabı sonuna kadar dinledikten sonra; ‘Bunun ithalini menetmekle hükümet hataya düşmüş. Adamcağız yaptığımız sefahati eksik yazmış, bu eksiklerini ben ikmal edeyim de kitaba müsaade edilsin ve memlekette okunsun!’ diye latife etmişlerdi” (1)

* * *

Düşman temizleniyor…

“Paris dışında. Barış Konferansı masasında memurlarıyla çevrilmiş olarak debdebeyle oturan ve beş yüz gazetecinin günbegün izlediği Müttefik devlet adamları –Başkan Wilson, Lloyd George, Clemenceau- dünyanın geleceğini kararlaştırıyorlar, ağır talimatlarını sanki birer tanrı imişler gibi tüm dünyaya bildiriyorlardı. Gene de, huzurları kaçmıştı.

Türkiye’de alışılmadık bir şeyler oluyordu. “Neler oluyor?” diye soruyorlardı birbirlerine tedirgin bir halde. “Türkiye, Dünya Savaşı’nda yenildi. Türkiye artık bitti.”

Mustafa Kemal’in Çanakkale’de (*) biraz varlık göstermiş bir generalken, artık Türkiye’nin içerlerinde bir yerde, dağlarda yaşayan, padişaha başkaldıran bir asi, tatsız bir serüvenci olduğunu işitmişlerdi.

Danışmanlarının baskısıyla, Sevr Antlaşması adı altında bir barış antlaşması hazırlayıp koşullarını ilan ettiler. Sevr Antlaşması şartlarının ilanı ani bir etki yarattı. Kabul edilecek olursa bu antlaşma, Türkiye’yi ölüme mahkûm edecekti.

İzmir hariç, Anadolu Türklere bırakılmıştı, ancak, yaşamlarının her ayrıntısı kayıt altına alınmıştı. Belirleri sıkı bir şekilde denetlenecekti. Türk ordusunu dağıtmak ve yeni gönüllü kuvvet ve jandarmayı kontrol etmek, vergileri toplamak, gümrükleri, orman korucularını, polisi denetlemek işlerini üstlenecek komisyonlar kurulacaktı.

Sözde egemenlik haklan kendilerinde bırakıldığı halde, bu kayıtlarla Türklerin elleri ayakları bağlanmış olacaktı.

Helal süt emmiş her Türk derhal milliyetçilerin safına geçti. Beş yüz yıldan beri onlar egemen bir halk olmuşlardı; hiçbir zaman köle olmamışlardı, eski kıskançlıklarını unuttular, saflarını sıklaştırdılar ve bir bütün halinde Mustafa Kemal’in peşine düştüler.

Yıllardır hayal ettiği şeyler sonunda gerçek olmuştu.

Mustafa Kemal hazırdı. Bir savaş hükümeti kurdu. Bekir Sami, Adnan, Fevzi başta cephane ve levazımı örgütlemek üzere milli müdafaayı organize edeceklerdi. İsmet ise Erkan-ı Harbiye Reisi olmuştu. Rauf, Fethi ve diğer önde gelenler Malta’daki İngiliz hapishanesinde sıkışıp kalmış durumdaydı.

Güneydeki yerel halk Pozantı’ya saldırmış ve Fransızları çekilmeye ve bir ateşkes imzalamaya mecbur etmişlerdi. Doğuda Kazım Karabekir sının Ermenilerden temizleyip güvenli hale getirmişti.

O sırada Mustafa Kemal İstanbul’a yaklaşıp çevresini ablukaya alma emrini verdi. İzmir önlerindeki Yunanlılar ile İstanbul içi ve çevresindeki Müttefik güçler dışında, Türkiye’de artık düşman ordusu kalmamıştı.

* * *

(M.Kemal) Fransız hükümetinin bir temsilcisine oldukça küstah bir tavırla, “Suriye ve Arabistan’ı alabilirsiniz” diyordu, “Ancak, Türkiye’den uzak durun. Biz her ulus gibi kendi sınırlarımızdan bir karış fazlasını istemiyoruz, ama bu sınırlardan bir karış azına da razı olmayız.’ Kollarını kavuşturmuş bezginlikle kaderlerine boyun eğmeye hazır bekleyen Türkleri sarsılmaz bir inatla yeniden direnişe doğru şahlandırdı.

* * *

İnönü Meydan Savaşı’nda Kemalistler ilk askeri zaferlerini kazanmışlardı. Umutları yeniden dirilmeye başlamıştı. Haberler iyiydi: Kazım Karabekir Ermenistan’ı işgal etmiş, Kars’ı alarak güçlerini Bolşeviklerle birleştirmişti. Rusya para ve silah gönderiyordu. İngiltere, Rusya ve Türkiye’nin ortak düşmanıydı. Yunanistan hızla orduya sıçra makta olan kıyasıya siyasal tartışmalar yüzünden yıpranmaktaydı. Venizelos ve yandaşları Atina’dan çıkarılmışlardı.

İngiltere, Fransa ve İtalya, Türk-Yunan Savaşı’na son vermek niyetindeydi. Yunanistan ve Türkiye’ye arabuluculuk yapmayı önerdiler ama Yunanistan’ın bu öneriyi reddetmesi üzerine Müttefikler de bu savaşta tarafsız olduklarını ilan ettiler.

Bu savaş doğrudan doğruya Yunanistan’la Türkiye arasında bir meseleydi. Fransa, Ankara’ya yardım sözleri getiren gizli haberciler gönderiyordu. İtalya da onlara silah satmaya başlamıştı. Afganistan ve İran’dan delegeler ittifak önerileriyle gelmişlerdi.

Hindistan ve Mısır’da Türkiye’ye yardım konusunda büyük bir Müslüman propaganda faaliyeti başlatılmıştı. Türkler de birleştiler. İç savaş sona erdi: Hilafet ve Yeşil orduların her ikisi de ortadan kaldırıldı.

İstanbul’da Padişah’ın çevresindeki birkaç yaşlı politikacı dışında, Türklerin hepsi işgalci Yunanlılarla savaşmak üzere Ankara’da, Mustafa Kemal’in önderliği altında birleştiler. Mustafa Kemal kaybedecek zamanı olmadığını açıkça görüyordu: Yunanlılar büyük bir taarruza hazırlanmaktaydı. Onlara karşı koyacak bir askeri güç oluşturması gerekiyordu.

….

Mustafa Kemal olağanüstü yoğunlaşmış enerjisiyle herkesi eyleme geçiren, kâh çok neşeli’ kâh bunalımlı bir ruh halindeydi. Fevzi ise durgun ve katı, az konuşan, arka planda kalan, genellikle kötümser, mert ve güvenilir ve diğerinin üzerinde oldukça büyük etkisi olan bir kişiliğe sahipti.

* * *

Ankara’da halk sevinçten çılgına dönmüştü. Ev eşyalarını toplamış, doğudaki dağlara kaçmaya hazır bir vaziyette, top seslerini dinlemişlerdi. Artık güvendeydiler. Mustafa Kemal’i törenlerle karşıladılar. Ona bir Müslüman için en büyük onur olan Gazi unvanını verdiler. Onun mutlak egemenliğini tanıdılar.

Bu alkış tufanına yabancı ülkeler de katıldılar. Rusya ve Afganistan’dan, Hindistan ve Amerika’dan, hatta Fransa ve İtalya’dan kutlama telgrafları geldi. Ancak, Mustafa Kemal asla hayallere kapılmadı. Evet, alkışlanmayı seviyordu. Kamuoyunun önünde gösterişle geçit yapmaktan, hayranlık odağı olmaktan, halkın kahramanı haline gelmekten çok hoşlanıyordu.

Egemen ve buyurucu olmakta kararlıydı; ancak, gene de muhakemelerinde soğukkanlı, pratik, sağlamdı. Gerçeklerin farkındaydı. Yunanlıların ilerleyişi durdurulmuştu. Türkler, ilk gerçek zaferlerini kazanmışlardı.

Muhtemelen askeri üstünlük tersine dönmüştü; ancak, Sakarya, kati zafer değildi. Sırtlarını duvara

Dayamış haldeki Türkler, yok edilmekten kıl payı kurtulmuşlardı. Birazcık daha direnebilselerdi. Yunanlılar galip geleceklerdi. Yunan askeri, Türk askeri kadar cesur ve yürekli olduğunu göstermişti. Taarruzu hemen başlatmak hiç de akılcı olmayacaktı.

* * *

Ülke, askeri bir bunalımın eşiğindeydi ve o, yaşamının en önemli kararı almak zorundaydı. Yenilmiş olmakla birlikte, Yunan ordusu İzmir’den deniz yoluyla savuşmayı başarmıştı. Atina’dan gönderilen taze kuvvetlerle İstanbul’un az ötesinde, Trakya’da yeni bir ordu kuruluyordu.

Mustafa Kemal’in donanması yoktu. Düşmanla karadan temasa geçmeliydi. Birliklerini onları yakalamak ve yeniden biçimlendirilmelerine fırsat vermeden ezmek üzere acilen kuzeye göndermişti. Yol, Çanakkale Boğazı’ndan geçiyordu. Çanakkale’de birliklerini Avrupa yakasına bırakmayan ve Yunanlılarla aralarında bir engel olarak duran bir İngiliz kuvvetiyle karşı karşıya gelmişti. Sorun ortadaydı: Yunan ordusu Trakya’da tahkimatlar yapıyordu; İngiliz İşgal ordusu yolu tutuyor ve aralarında bir duvar gibi dikiliyordu.

Ankara’ya dönen Mustafa Kemal her zaman yaptığı gibi, kararını vermeden önce bütün olasılıkları tartarak durumu gözden geçirmekteydi. Artık bekleyemezdi. Zamanın hayati önemi vardı. Yunanlılar birliklerini düzene koymadan ve siperlerini kazmadan evvel, onları ezmesi gerekiyordu.

Yunanlılar! Onları dövüp hamura dönüştürebilirdi; ama İngilizler! Bu bir başka meseleydi. Zafer sarhoşluğu ve guruyla dolu olmalarına karşın, Türk birlikleri yorgun, paçavraya dönmüş giysileriyle ve cephane sıkıntısı içinde, büyük silahlardan ve mekanize savaş imkânlarından yoksun durumdaydı.

İngiliz birlikleri ülkeye alışmıştı, subayları deneyimli, mevzileriyse güçlü ve iyi tahkim edilmiş durumdaydı. Arkalarında büyük toplada donanmış savaş gemilerinden oluşan muazzam bir armada ve uçaklar, onların da arkasında bütün kudreti ve ihtişamıyla Britanya İmparatorluğu duruyordu.

İngilizler savaşmaya niyetlenecek olurlarsa, Türklerin yenilgisi kesindi. Fakat acaba savaşmak niyetinde miydiler? Yoksa blöf mü yapıyorlardı. Bütün sorun bunun anlaşılmamasındaydı.

Fransız ve İtalyanlar, İngilizlerin blöf yaptığını söylüyorlardı. Ruslar da öyle; fakat onlara pek güvenilmezdi. İngiliz gazeteleri savaşa, loyd George’a karşı feryat ediyorlardı. Lloyd George savaşmakta kararlıydı, ama pek ok kişi artık onun sonunun geldiğini ve İngilizlerin onun peşinden gitmeyeceğini ileri sürmekteydi.

Burada durumu belirleyecek etken, İngiliz kumandanı Sir Charles Harrington’m tutumu olacaktı.

Söz konusu olan, onunla kendisi arasındaki zekâ savaşıydı. Uzaklarda, Anadolu dağlarındaki Türk, tam bir diktatördü; elinde kazandığı zaferden çılgına dönmüş, vatanı ve varlığını sürdürmek için savaşan bir ulus vardı.

İstanbul’daki İrlandalı ise, durumundan pek emin değildi; ismen bir müttefik ordusunun kumandanıydı; kumandası altındaki İngiliz bildikleri de oldukça iyiydi, ancak, Fransız ve İtalyanlar onu desteklemeyeceklerdi.

….

İki kumandanın karakteri de, oynamak zorunda oldukları rollere son derece e ve kendisini kurtaracak ya da yok olacaktı. Rakibini incelemişti. Londra’ya gönderirken Türk istihbaratının yakalayabildiği çok sayıda telgrafını okumuştu; İstanbul’daki Türk gözlemcilerden, gönderdiği mektupları ve hakkındaki raporları almıştı. Harrington’ın bir askerden çok, bir diplomat olduğunu anlamıştı.

Bildiklerini savaşa razı edebilirdi ancak onların cesaretini pekiştiremezdi. İyi bir kurmay subaydı; zeki, sağlam görüşlü ve nazikti; fakat ne bir kumarbaz, ne de bir bunalım dönemi önderi olamazdı. Hiçbir zaman büyük risk gerektiren o büyük kararı alması mümkün değildi.

Mustafa Kemal kararını verdi. Danışmanlarından kimisi, yenilgi riskine girmeden, derhal barış yapmasını istediler. Çoğunluksa, şiddetle derhal saldırıya geçip İngilizleri bir kenara itmesinden Yunanlılara yetişip, onları Atina’ya dek kovalamasından yanaydı. Mustafa Kemal, en belirgin değerlerinden biri olan soğukkanlı muhakemesi sayesinde, birinin boş övüngenliğini ve diğerinin iradesizliğini dikkatle tarttı.

Kararı barış aleyhinde oldu. Bu durumda, istediği koşulları elde etmesi kesinlikle olanaksızdı. Koşulları görüşmek değil, onları kabul ettirmek istiyordu. Yunanlıları şimdi yakalayacaktı. Harrington’ın son dakikada metanetinin tükeneceğine ve onun geçmesine izin vereceğine inanıyordu.

Bir “yetenek testi” uygulamaya karar verdi. İki bin kişilik bir süvari birliğinin İngiliz hatlarına doğru ilerlemesini emretti. Süvariler sert bir şekilde burduruldular; durum ciddi görünüyordu.

Şans yıldızına güvenip kumar oynaması gerekiyordu. Zayıf iradeli bir rakibe karşı işe yaraması mümkün olan bir hile, bir ‘ruse de guerre’ (savaş hilesi) uygulamayı deneyecekti.

Piyadesinin silahları ters çevrilmiş halde ve dostça, barışçıl davranarak İngiliz mevzilerine doğru ilerlemelerini; eğer mümkün olursa yürüyüp geçerek İngiliz müstahkem mevkilerini işlevsiz bırakmalarını emretti.

Tehlike büyüktü. Her iki tarafta da birliklerde sinirler gergindi. Bir kurşun, bir yanlış anlama, verilecek fevri bir emir savaşı başlatacak ve Türkiye İngiltere’yle savaşa girmiş olacaktı.

Ancak, bir tek kurşun bile atılmadı. Siperdeki İngiliz aksederi ne yapacağını bilmez bir halde şaşkın, kalakalmıştı: Aldıkları emirler oldukça müphemdi: Ateş etmeksizin ya da güç kullanmaksızın Türkleri durdurmaları istenmişti.

Türklerse ne duruyor ne de savaşıyorlar; sadece ilerleyişlerini sürdürüyorlardı. Durum oldukça kritik bir noktaya gelmişti: Türkler dikenli tele yaklaşmışlardı; İngiliz kumandana “Dur” emri geldiği zaman, teli aşmaya başlamışlardı bile: Bir ateşkes yapılmıştı.

Fransızlar doğruca Mustafa Kemal’e bir temsilci, Mösyö Franklin Bouillon’u göndermişlerdi: Fransa, İngiltere’yle çıkacak bir savaşın, Bolşevik Rusya’nın da Türkiye’ye katılmasıyla yeni bir dünya savaşı felaketini alevlendirebileceğinden korkmuştu.

Franklin Bouillon, savaşa yol açabilecek tüm olasılıklara son vermek niyetiyle gelmişti: Müttefikler ve İngilizler adına her sözü vermeye hazırdı. Müttefikler, Yunan ordusunun Trakya’dan çıkarılması ve Türkiye’nin Avrupa topraklarının geri verilmesi konusunda tüm sorumluluğu üstleneceklerdi: Savaştan değil, savaş tehdidinden bile kaçınabilmek için her şeyi, Mustafa Kemal’in tüm isteklerini yapmaya hazırdılar. Ve Mustafa Kemal lütfen, onunla bir anlaşması yaptı.

Gerçekte, tüm istediklerini elde etmişti. Bu tam bir zaferdi. Bu sonucu elde edebilmek ona belki elli bin askere ve aylarca sürecek bir savaşa mal olacaktı. Ve eğer yenilirse, çok daha kötü şeylere mal olabilirdi. İngilizlerin blöfü başarısızlıkla sonuçlanmıştı.

Birliklerine durmalarını emretti ve İsmet’i General Harrington’la görüşmek Üzere Mudanya adlı köye gönderdi.

* * *

Bolşeviklere daha da açıkça ret cevabı verdi. Moskova’dan Ukraynalı General Frunze’nin başkanlığında bir heyet gelmişti. Azerbaycan Elçisi, heyet onuruna bir akşam yemeği verdi. Yemekten sonra General, Bolşevizm’in Batı’nın baskıcı milletleri ve ezilmiş bağımlı milletler temasını işleyen ve Türkiye’yi kurtuluş mücadelesine katılmaya çağıran uzun bir konuşma yaptı.

Mustafa Kemal ayağa kalktı. Sözleri kısa, hatta sertti: “Artık ne ezen, ne de ezilen var” dedi. “Sadece kendilerinin ezilmesine izin verenler var. Türkler bunların arasında değildir. Türkler kendi kendilerini koruyabilirler, bırakın diğeri de aynını yapsın.”

Ne Türkiye’yi bu saçmalıklara sürükleyecek, ne de kendisinin Batının karşında Doğu’nun, Hıristiyanlık karşısında Müslümanlığın, efendilerin karşısında ezilen milletlerin şampiyonu yapılmasına izin verecekti.

“Bizim bir tek ilkemiz var: Tüm sorunları Türkiye’nin bakış açısından değerlendirmek ve Türk çıkarlarını korumak.”

Türkiye’yi kendi milli sınırları içinde, küçük, kaynaşmış bir millete ve müreffeh bir devlete kavuşturacaktı.

Fakat bu sınırlar içinde tek söz sahibi, kendisi olacaktı. Bu yeni Türkiye’yi yaratacak ve düzene koyacak, ona başarı ve gönenci (refah) getirecek tek kişinin kendisi olduğuna inanıyordu.

* * *

Artık Türkiye’nin kabul edebileceği barış şartlarını bildirmesinin zamanı gelmişti. Bu koşullar, Misak-ı Milli’dekilerle aynıydı. Türkiye, yabancı müdahalesi olmaksızın, kendi sınırlan içinde bağımsız bir egemen devlet olmalıydı.

Daha küçük çaplı bir adam olsaydı, taleplerini rahatça genişletebilir, yeni tutkularla körüklenebilir, fetih rüyaları görmeye başlayabilirdi. Çünkü tüm İslam ülkelerinden, Hindistan, Afrika, Malay Devletleri, Rusya, Afganistan, Iran ve Çin, hatta Hıristiyan Macaristan’dan bile kutlama mesajları, onur kıIıçları, övgü telgrafları yağıyordu: Her insanın başını döndürmeye yetecek kadar aşırı övgüler birbirini izliyordu.

Dünyadaki tüm bağımlı uluslar yeni bir umutla kıpırdanmaya başlamıştı. Batı’ya karşı düşmanlığın kümeleştiği her yerde İnsanlar kendilerine yeni bir savunucu bulduklarına inanarak, yepyeni bir umutla Mustafa Kemal’i görmeye geliyorlardı.

Avrupa’nın tüm kudretine galip gelmiş olan bu Müslüman kumandanı, kendilerinin beyaz adamdan ve Hıristiyan’dan kurtuluşa doğru ilerleyişlerinin öncüsü olarak görüyorlardı. Sovyetler onu sıkıştırıyordu. Afganistan, askeri ittifak öneriyorlardı. Suriyeliler ve Mısırlılar yardımını istiyorlardı.

Her taraftan Batı’ya karşı Doğu’nun şampiyonluğunu yapması için davetler geliyordu.

Fakat her ne kadar övgüye bayılıyor, bütün bu dalkavukluğu kana kana içiyor, sahnenin en ortasında kurumla geziniyor olsa da, Mustafa Kemal her zamanki akılcılığını, sağduyusunu ve berrak hedefler saptama alışkanlığını korudu. Hiçbir hayale kapılmadı.

Türklerin neler yapabileceğini tam olarak biliyordu. İmparatorluk ya da yeni topraklar fethetmek rüyalarını gerçekleştirmek gibi bir serüvene girmeyecekti.

Osmanlı İmparatorluğu ölmüş ve gömülmüştü. İyi ki de ondan kurtulmuşlardı, çünkü gerçek Türklerin kemiğindeki iliği emiyordu. Beş yüz yıldır Türkler Irak’ta, Arabistan’da ve Afrika’da dövüşmüşler ve ölmüşlerdi; hiçbir kazançları olmaksızın Padişah tarafından arsızca sömürülmüşlerdi: Artık yetmişti! Osmanlı İmparatorluğu’nu diriltmeye filan kalkışmayacaktı.

Ona gelenlerden bazılarına,

-“Hepimiz, bütün Müslüman kardeşlerimizin özgür olmasını dileriz. Ancak, dileklerimizin ötesinde onlara hiçbir şekilde yardım edemeyiz” cevabını verdi. Meclis’te de şunları söyledi: “Ben ne bütün İslam milletlerinin birliğine, hatta ne de Türk halklarının birliğine inanıyorum.

Her birimiz kendi ideallerine sahip olma hakkına sahibiz, ancak, hükümetimiz gerçeklere dayanan belirli bir politika izlemeli ve bir tek amaçla, doğal şuurların içindeki milletinin bağımsızlığını ve yaşamını koruma amacıyla çalışmalıdır. Ne duygusallık ne de yanılsama, siyasamızı etkilememelidir. Düşleri ve hayaletleri bir yana bırakılım! Geçmişte bunlar bize çok pahalıya mal olmuştu.”

* * *

“Yürümeyi öğreninceye ve yolu tanıyıncaya dek, milletimin elinden tutup ben yönlendireceğim. Ancak ondan sonra kendi başına karar verebilir, kendi kendisini yönetebilir. O zaman benim eserim de tamamlanmış olacaktır.”

Bu belki yanılgı içindeki bir çılgının haykırışıdır. Belki de iyiyi ve doğruyu inşa etmek üzere Evrenin Büyük Mimarı’ndan esinlenmiş birinin sesidir.

O, Diktatördür. Gelecek, onun güçlü avuçları içinde uzanmaktadır. Eğer bu eller gevşer, titrer ve başaramazsa, her şeyi mahvedecek kadar güçlü olsa da eğer inşa edemezse, o zaman Türkiye ölecektir.

Ailesi, dostu olmayan yalnız bir adam olarak, Türkiye’nin halkını sahip olduğu tüm özel mülklerinin ve iktidarının varisi yapmıştır.

O, Türkiye’de bir daha kesinlikle bir diktatör ortaya çıkmasın diye diktatör olmuştur.

Yukarıdaki anlatımlarda;

-Mustafa Kemal Paşa,

-Türkler ve

-Türkiye hakkında herhangi bir karalama, düşmanlık bulunmakta mıdır?

“Osmanlı İmparatorluğu ölmüş ve gömülmüştü. İyi ki de ondan kurtulmuşlardı, çünkü gerçek Türklerin kemiğindeki iliği emiyordu.

-Beş yüz yıldır Türkler Irak’ta, Arabistan’da ve Afrika’da dövüşmüşler ve ölmüşlerdi; hiçbir kazançları olmaksızın Padişah tarafından arsızca sömürülmüşlerdi: Artık yetmişti! Osmanlı İmparatorluğu’nu diriltmeye filan kalkışmayacaktı….”

Kitap da yapılan bir karalama varsa O da herhalde üstteki ifadelerle Osmanlıya yapılanlardır…

(1) Kılıç Ali, Atatürk’ün hususiyetleri,

2) Bozkurt, H.C. Armstrong

(*) Çanakkale Savaşı, 1915-1916; Kurtuluş savaşı, 1919-1922 yılları arasında yapılmıştır. Her nedense Çanakkale savaşı, bizde de, Kurtuluş Savaşı kapsamında değerlendirilmektedir. Veya öyle düşünülmesi istenmektedir.

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*