Tüm boyutları ile PKK gerçeği; İlk gerçek, Kürtlerle bir ilgilerinin olmadığıdır.

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

Tavşanlar, Kurtlar sofrasında  sabah çorba’sıdır.

 

PKK, “Partiya Karkerên Kurdistan”, Kürdistan İşçi Partisi’nin karşılığıdır. Ancak Kürt kardeşlerimizin yaşadığı bölgelerde ne bir sanayi tesisi ne de sanayi işçisi vardır. Peki, Kürdistan İşçi Partisi’nin hikmeti sebebi nedir?

PKK ve benzeri yapılanmaları anlamak için biraz gerilere gitmemiz gerekmektedir.

-Osmanlının planlı olarak yıkılmasında kullanılan Balkan topraklarının ve milletlerinin özel bir anlamı vardır. İlk kullanılan Millet Yunanlılar (Rumlardır).

Görünürde “Büyük Yunanistan” hayaline başlangıç olarak, 1814 yılında Odesa’da (Rusya) Filiki Etarya (Etniki Etarya) cemiyeti kurulur ve Yunanlıların bağımsızlık hareketi başlatılır.

Bu organizasyonun arkasında açık olarak,İngiltere, Fransa ve Rusya vardır. Ancak, Organizasyonun lideri Ruslardır. Yunanistan’ın bağımsızlığı yaklaşık 1830 yılında ilan edilir.

Şimdi bu noktada Yunanlıları-Rusları bırakıyor ve Basra körfezi-İngilizlere gidiyoruz.

**

Basra Körfezi, Katar, Suud ve İngilizler…

İngiltere’nin, Birinci Dünya Savaşında Mekke Emiri  Hüseyin bin Ali’nin önderliğinde Vahhabi Arapları kışkırtmasını ve yenilmemizdeki payı olan bu isyanda, İttihad ve Terakki’nin Türkçülük politikası’nın bahane olarak kullanıldığı da not edilmelidir.

İngilizler ve Basra körfezi

“Basra Körfezi’nde, hâlâ gün yüzüne çıkmamış pek çok ilginç siyasî olaylar yaşanmıştır. Bu olayların en önemlisi şüphesiz, Osmanlı Devleti’nin Basra Körfezi’nde, ondokuzuncu yüzyılda bölgede tartışmasız bir güç olarak ortaya çıkan İngilizler’i durdurmaya çalışması olmuştur.

Dolayısıyla, Basra Körfezi’nin bu dönemdeki tarihi (ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısı ile yirminci yüzyılın başları) bir bakıma, zaman zaman açıkça, bazan da gizlice İngiliz ( ilginç kılan başka bir husus da bu çekişmelerin modern Körfez Ülkeleri’nin ortaya çıkmasındaki etkisidir.”

Rusların Balkanlarda Yunanlıları kışkırtarak onlara (1830 yıllarda) bağımsızlıklarını kazandırmasının arkasından İngilizler de arkasından sıraya girerek Basra körfezinde çalışmaya başlamışlardır.

Basra Körfezi, Arabistan Yarımadası ile İran arasındaki körfez. Zengin petrol ve doğal gaz yataklarıyla bilinen bölgedir.

Önemi nereden gelmektedir?

Basra Körfezi’nde stratejik önemi hâiz bir yer olan Katar ve civarı, Avrupa’yı sıcak denizlere bağlayan yollar üzerinde bulunması ve Hindistan ticaret yolunun buralara kadar yayılması sebebiyle; 16. Yüzyılda Portekizlilerin, 17. Yüzyılda Hollandalıların, 18. Yüzyıldan itibaren de İngilizlerin yoğun ilgisini çekmiştir.

…1507’den beri Hürmüz’e yerleşmiş olan Portekizliler kısa sürede, Dicle ve Fırat Nehirleri’nin birleştiği yer olan Kuma’ya kadar uzanmışlardı. Aynı sıralarda Osmanlılar da hâkimiyetlerini Bağdat ve Basra’ya kadar genişletme faaliyetlerine girişmişlerdi.

Gerek İslam dünyası için önemli bir tehlike arzetmeye başlayan Portekizlilerin önünün kesilmesi ve gerekse Tebriz’den gelip, Erzurum ve Tokat üzerinden Bursa’ya uzanan İpek Yolu ile; Basra, Halep’e uğrayan Baharat Yolu’na hakim olmanın avantajlarını düşünen Osmanlı Devleti, Basra Körfezi sahillerine yerleşmiştir.

Ayrıca Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferinden sonra Halifelik vasfını da üstlenen Osmanlı Devleti, bölgedeki Müslüman topluluklar ile kolayca ilişki kurmuş ve onların teveccühünü kazanmıştır. Nitekim bir Türk tarihçisinin bu asrın başındaki şu ifadeleri konuya açıklık getirmektedir:

Halifeliğin Osmanlı Padişahlarına geçmesi, Osmanlı ülkesinin Aden (Kızıldeniz) ve Basra sahillerine uzanması üzerine, Portekizlilerden canları yanmış olan, o bölgenin şeyh, emir ve sultanları sevine sevine bu genç ve dinamik Müslüman hükümetinin koltuğu altına girdiler.” (1)

Burada bir parantez açıyoruz;

Rusların Osmanlıyı parçalamak için kullandıkları en önemli stratejilerinden birisi de Osmanlıdaki Hristiyan (Ortodoksların) azınlıkların himaye adı altında onları kolayca kontrol ve yönlendirmek için antlaşmalara madde koydurmalarıdır.

Bu anlayışla 17 Temmuz 1774 tarihinde imzalanan Küçük Kaynarca antlaşmasında iki önemli madde vardır.

Kırım Hanlığı’yla Kuban ve Bucak Tatarları siyâsî bakımdan müstakil olup, ancak dînî işlerinde Hilafet makamına tâbi olacaklardır.

Rusya, Osmanlı topraklarındaki Ortodoksları daimî surette himaye edebilecektir.

Ruslar, burada kazandıkları haklarla Yunanlılara bağımsızlık kazandıracak ve diğer Balkan milletlerini kışkırtacaklardır.

Bıraktığımız yerden devamla:

-“Portekizlilerin bölgeden çekilmesi üzerine, Basra Körfezi zaman zaman Osmanlı Devleti ile İran arasında münazaa konusu olmakla birlikte çoğu kere gelişmeler, Osmanlı Devleti’nin lehinde sonuçlanmış ve Körfez sahilleri ile adalar, Bağdat veya Basra Vilayetleri aracılığı ile idare edilegelmiştir…

Burada Osmanlı Devleti’nin klasik dönemde merkezden uzak bölgelerdeki yerleri idare politikalarından da söz etmek gerekir. Bilindiği gibi, çok geniş bir coğrafyaya yayılmış olan Osmanlı Devleti, üstün gücüne rağmen, topraklarına kattığı yerleri oldukça yumuşak bir üslup ve mümkün olduğu ölçüde, bölgenin geleneklerine uygun olarak yönetmekteydi.

Klasik dönemde Osmanlı Devleti, fethettiği topraklarda, camilerde Osmanlı Padişahı adına hutbe okunması ve belli bir verginin merkeze veya merkezin belirlediği yere verilmesi şartıyla; Osmanlı hakimiyetinin kabul edilmesi karşılığında eski sistemi aynen muhafaza etmekteydi. Özellikle de savaşmadan bağlılıklarını doğrudan bildiren bölgelere yukarıdaki şartlar yerine getirildiği takdirde mümkün olduğu ölçüde müdahale edilmemekteydi.

Hicaz, Bahreyn, Lahsa ve civarı bu kabil yerlerden idi. Camilerde hutbenin Padişah adına okunması yeterli bir bağlılık alameti kabul edildiğinden 19. Yüzyılın ortalarına kadar bayrak asma gibi bir zorunluk bile aranmıyordu.

Bölgeyi en iyi bilenlerden biri olan Hadramutlu Seyyid Fadl’ın 1880’lerde kaleme aldığı bir makalede bu durum şöyle açıklanmaktadır:

“Mekke-i Mükerreme, San’a, Şam ve Mısır (Kahire) şehirlerinin her biri Arabistan’ın merkezleridir. Buraların Osmanlı hakimiyeti altına girmiş olması hasebiyle, Arap ülkelerinin her tarafı da Osmanlı Devleti’nin hakimiyetine girdiği kabul edilmiştir. Hatta Arap Yarımadası ‘nın hiçbir tarafında padişah olmayıp, oralardaki Arap şeyhleri minberlerde Osmanlı Devleti adına hutbe okumaktadırlar. Bunu diğer devletler de bilmektedir. Bu şeyhlerin idareleri, bazılarına padişah fermanı ve bazılarına valilerin verdikleri buyruldular ile te’yid ve teminat altına alınmıştır. Kurallara vakıf olanlar bilirler ki, devlete bağlı olan halkın birbirlerine tasallutları veya isyanları veya bir ecnebi devlet ile ilişki kurmaları onları mensub oldukları Devletin uyruğundan çıkarmaz

Savaşmadan kendi istekleri ile Osmanlı hakimiyetine giren yerleri idare etmenin zorluğunun bilincinde olan Osmanlı Devleti, buradaki şeyh, emir veya diğer idarecilere karşı daima yumuşak tavır takınmakta ve onlara istimaletnâmeler  vermekteydi.

Nitekim, Osmanlı Devleti’nin Lahsa ve civarını topraklarına kattığı erken dönemlerde, Lahsa Beylerbeyliği’ne tayin edilen Murad Bey’e Padişah’ın şu emri verilmişti:

“…Emrim sana ulaştığında asla gecikmeyip, gerekli hazırlıklarını tamamlayarak, vilayetin (Lahsa) muhafazası ve idaresi için acele gidesin. Orada, yüce makamıma bağlılık ve kulluğunu arzeden Arap şeyhleri veya o civarda bulunan kabile ve aşiretler vardır. Onlar ile iyi geçinip, güzel muamelede bulun. Sadakat gösterip, bunda samimi olanları, kendi hallerinde bırakıp, onlara müdahale ettirme..”

Diğer taraftan bu bölgeler, Osmanlı Devleti’nin malî kaynakları arasında da kabul edilmediği için, çoğu kere yumuşak bir siyaset izlenerek konulan vergiler zorla toplanmayıp, vergi mükelleflerinin gönüllü ödemelerinin beklendiği görülmektedir. Aynı şekilde, özel mülkiyete de büyük saygı gösteren Osmanlı Devleti, bölgeye gönderdiği idarecilerin, mülk sahiplerine karşı bazan yaptıkları haksız uygulamaları engellemiş ve hak sahiplerinin mağduriyetleri giderilmiştir. (2)

Osmanlı Devleti’nin güçlü olduğu dönemlerde yukarıda anlatılan sistem gayet iyi uygulanabilmişti. Ancak gücünü yitirmeye başladığı zamanlarda da bu sistem bir zaaf olarak ortaya çıktı. Zira imkan bulup güçlenen bir takım yerel güçler, Osmanlı hakimiyetinden uzaklaşma yoluna girmişlerdir.

Özellikle Basra Körfezi ve Irak üzerinde Osmanlı-İran rekabetinin yoğunlaştığı iki dönemde, (1587-1620 arasında Şah Abbas ve 1736-1747 tarihlerinde de Nadir Şah dönemleri) bu durum daha da belirgin bir hal almıştır. Osmanlı Devleti Basra Körfezi’nin tamamını kendi mülkü saymakla birlikte, iran’ın bölgedeki fiilî mevcudiyetinden dolayı adeta iki taraf arasında herhangi bir anlaşmaya bağlı olmayan sessiz bir ittifak doğmuştur…

1780’lerden sonra bölge Osmanlı Devleti’ne bağlı Bağdat’taki kölemen valiler aracılığıyla idare edilirken; buradaki mahallî güçler de sözkonusu valilere bağlanmıştı. Yaklaşık elli yıl süren kölemen idaresi sırasında Bağdat ve Basra’da bir takım yeni düzenlemeler yapılmıştır. Basra ve Müntefık bölgeleri senelik belirli bir bedel karşılığında Müntefık şeyhlerine, Ammare bölgesi de Benî Lam ve Al-Bu Muhammed aşiretlerine verilirken; Necid, Ahsa ve Katar’daki geleneksel yapı muhafaza edilmiş ve özellikle ilk iki yer Benî Halid ailesi aracılığı ile yönetilmiştir.

Bu durum Vehhabî hareketinin ortaya çıkıp Ahsa, Katar ve Bahreyn’e hükmetmeye başladıkları tarihe (1799) kadar sürmüştür. Vehhabilerin Ahsa’yi işgalleri akabinde Benî Halid ailesi liderleri olan Macid ve Muhammed (3)

Bağdat’a iltica etmek zorunda kalmışlardır. Osmanlı Devleti 1830’larda Bağdat’taki kölemen valilerin idaresine son verip, bölgeye doğrudan valiler tayin etmeye başlamıştır. Bu yeni durum gittikçe Osmanlı idaresinde başlayan merkeziyetçilik anlayışının bir sonucu olmakla birlikte, bölgedeki istikrarsızlıklara çözüm arayışının da bu yeni kararda etkili olduğu anlaşılmaktadır.

Zira, dinî bir hareket olarak başlayan ve 1745’lerde Suud ailesi lideri Muhammed b. Suud ile Vehhabiler’in dinî önderi Muhammed b. Abdulvehhab arasında sağlanan ittifak ile siyasî bir hüviyyet kazanan Vehhabî hareketinin, merkezî Arabistan’dan Basra Körfezi’ne ve hatta kutsal topraklara ulaşması Osmanlı prestijini sarsmıştır.

Osmanlı Devleti Vehhabî yayılmasını önlemeleri için Bağdat kölemen valilerine emirler vermişse de onlar bu konuda başarısız olmuşlardır. Bu yüzden Vehhabî hareketinin bastırılması Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa’ya havale edilmiş ve onun oğulları Tosun ve İbrahim Paşaların düzenledikleri seferler neticesinde, hem merkezî Arabistan’da ve hem de Basra Körfezi’nde Vehhabilerin nüfuz ve idarelerine son vermişlerdir (1811-1818). (4)

**

Ve İmam Şamil, (1797 – Şubat 1871),

İmam Şamil, Kuzey Kafkasya halklarının, Avar kökenli politik ve dini önderidir. Şeyh Şamil olarak da anılır. Kendisini Kafkasya’nın özgürlüğüne adamış olan Avar liderin doğduğu Dağıstan’da, Kafkasya’da ve tüm İslam ülkelerinde hâlâ büyük bir nâm-ı vardır. Yirmi beş yıl sürdürdüğü savaş ile onu izleyenlerin benimsediği ideoloji Müridizm bugün de Kafkas halklarını derinden etkilemektedir.

Genç yaşlarda Dağıstan’ın önemli bir dini lideri olan Şeyh Cemalettin Gazi Kumuki’den ders almıştır. Nakşibendi tarikatında aldığı bu eğitim onda Rusların, Kafkasya’da ortadan kaldırmak istediği İslâmiyeti, tekrar ihyâ etmek ve yaymak için uğraşmasına, özgürlük, direniş ve İslam Birliği düşüncelerin gelişmesine yardımcı olmuştur. Rusya İmparatorluğu’na karşı Dağıstan’da başlattığı savaşını Çeçenistan’da sürdürdü. Hatta bir dönem savaş Kuzeybatı Kafkasya’da Çerkesya’nın tamamını da içine aldı.

…Dönemin güçlü devletlerinden biri olan Rusların engellemesiyle dost ülkelerden gelen yardımlar (bir rivayete göre bunların arasında İngilizler vardır.) kesilince, Şeyh Şamil ülkesinin gücünün tükenişini gördü. 1859’un 6 Eylül’ünde 70 bin kişilik Rus ordusuna, yanında birkaç yüz kişi kalıncaya kadar direndikten sonra, savaşı sürdürmesinin intihardan farksız olduğunu anlayan Dağıstanlı önder, Çarlık yetkilileriyle görüşmeler yaparak, onurlu bir silah bırakma yolunu seçti…

Sürgünde on yıl kadar geçirdikten sonra Çar, Şeyh Şamil’in hacca gitmesine izin verdi. Ancak bir tedbir olarak oğlu Muhammed Şefi’yi alıkoydu ve haccı ifa ettikten sonra Rusya’ya dönmesini şart koştu. Şamil, 1870 yılında Rusya’dan ayrılarak önce İstanbul’a uğrar. Sultan Abdülaziz tarafından karşılanarak sarayda ağırlanır. Şamil’in İstanbul’a uğradığı haberi duyulduğunda, halk bu efsane kahramanı görebilmek için saray kapılarına akın etmiştir…”

**

Toparlanırsa;

-Bağımsızlık, ayrılıkçı, değişik Din, Mezhep vb meselelerle ilgili hareketleri konu alan  bir cemiyet veya dernek oluşumu doğrudan ilgilileri tarafından değil, çoğunlukla dışarıdan organize edilmekte ve Strateji, Para, silah ve benzeri gereksinimler kışkırtıcı devletler tarafından sağlanmaktadır.

Üstelikte çoğu kez mesaj vermek için açık olarak;

-Büyük bir devleti parçalamak doğrudan masraflı ve tehlikeli olduğu için önce küçük parçalara ayrılması ile; Arslan, sineklerle mücadele ederken dikkati büyük oyundan başka tarafa çekilmektedir.

-Uluslararası iktidar oyununun kuralları aşağı yukarı herkes için geçerlidir.

-Ruslar, Yunanlılara bağımsızlık kazandırırken, İngilizler de aynı tarihlerde de Kafkaslardaki kabilelere özgürlükleri için yardımcı! Olmaktadır.

**

Ve…

Ruslar (ve diğerleri), Din unsurunun özellikle İslam’ın inananları  üzerindeki önemini bildikleri için Milli Mücadelemizde bize Hilafetin kaldırılması karşılığında altın ve silah teklif etmişlerdir.

Ve İslam dininin birleştiriciliği nedeniyle Kürt kardeşlerimizin (kışkırtılması) ayrılması ile ilgili planlar  en sona bırakılmıştır. Bırakılmasında İslam anlayışında yapılmasında düşünülen “değişiklikler!” vardır.

Bu oyundaki ana tema, PKK’nın Maksist (ateist) bir örgüt olarak planlanmasıdır.

Ve…

PKK’nın açılımı neden;

-Kürdistan İşçi Partisidir?

Komünizm hangi ayaklar üzerinde kurulmuştur?

-“Komünist Manifesto : Bütün dünya işçileri, birleşiniz!” Karl Marx

Neydi ünlü sözümüz?

-Otu çek köküne bak…

Ve…

Kürt kardeşlerimizi bugüne kadar bilerek veya bilmeyerek çok kırdık, incittik, ancak onlar her zaman bizim bir parçamızdır, canımızdır.  

Kurtuluş savaşımızda canları ve malları ile yaptıklarını unutmamız da mümkün değildir.

Kıbrıs harekâtında da ilk önce bu kardeşlerimizin gönüllü oldukları bilinmektedir.

Bu kardeşlerimize her zaman güvenebilir ve sırtımızı dönebiliriz.

Lütfen!

Şap ve şekeri karıştırmayalım.

Bir ailede de sorunlar olmaktadır.

Yeter ki adaleti, özellikle de Osmanlı yönetim anlayışını hatırlayalım,

Rusların, İngilizlerin ve Amerikalıların oyununa düşmeyelim.

 

Kaynakça;

-Şeyh Şamil ile ilgili yararlanılan kaynak; “RUSLARIN KAFKASYA’YI İŞGALİNDE” İngiliz POLİTİKASI VE İmam Şamil, Norman LUXEMBOURG

-“Basra Körfezi’nde Osmanlı-İngiliz çekişmesi Katar’da Osmanlılar 1871-1916, Zekeriya  KURŞUN –Türk Tarih Kurumu

(1) Safvet, “Bahreyn’de Bir Vak’a”, TOEM, III/1142.

(2) örneğin, Lahsa Kale Kumandanı Hüseyin b. Abdullah, kullanmakta oldukları bağ ve bahçelerin, devlete ait olduğu iddiasıyla halktan zorla kira bedeli almaktaydı.  Konu İstanbul’a bildirilince, Lahsa Beylerbeyi’ne gönderilen bir emirde, “halkın bağları kendilerine verilmedikçe bir ülke mamur olamaz, hatta halkı sağa sola dağılır” denilerek, bağ ve bahçelerin sahiplerine verilmesi istenmiş ve yapılan haksızlık engellenmiştir (MD, Nr.3, hüküm 1122.) Aynı şekilde, aynı tarihlerde Bahreyn’de oturup Katıf ta mülkü bulunan Cuma b. Remmal’ın emlakina mahallî idareciler tarafından el konulması üzerine devlet harekete geçmiş ve adı geçenin emlaki da iade edilmişti. (MD, Nr.3, hüküm 1123.)  Dolayısıyla bir şeyh, kabile veya aşiretin geleneksel hakları da aynı prensibe bağlı olarak muhafaza edilmiştir.

(3) Ahmed Cevdet, Tarih-i Cevdet, XI/15.

(4) Zekeriya  Kurşun, “Basra Körfezi’nde Osmanlı-İngiliz çekişmesi Katar’da Osmanlılar 1871-1916,” Türk Tarih Kurumu

 

 

 

 

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*