Torununun bir Fatiha’yı çok gördüğü Osmanlı yaptırdığı köprü ile Nobel Ödülü alır (2)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

Drina köorü blog-2-

 

 

Çocuklar, bilmediklerini bildikleri için öğrenerek fikren gelişmekte; Yetişkinler, bilmediklerini bilmedikleri için fikren küçülerek daha değersiz hale gelmektedir.

10 Yaşlarındaki çocuk (geleceğin Sokullu Mehmet Paşa’sı)  Devşirildiği Bosna-Hersek yöresinden İstanbul’a götürülürken üzerinden güçlükle geçebildiği, “Sava Nehrinin kolu Drina Irmağı” üzerine bir köprü yaptırmayı hayal eder. Bu hayali düşüncede kalmaz, köprüyü yaptırarak, asırlarca hikayelere, efsanelere konu ettirilmesini sağlamasının yanında; nehrin her iki yakasında yaşayan farklı kültürdeki insanların barışına da vesile olarak, Mevlana’nın şu ifadesinde yerini alır:

“Sen, anılması güzel olan söz ol…Çünkü insan, kendisi hakkında söylenilen güzel sözlerden ibarettir.”

Evliya Çelebi, Sokullu Mehmet Paşa’nın Mimar Sinan’a yaptırdığı, hikayesi ile, (1961 Yılında) Nobel Ödülü alan köprüyü ilk gördüğünde:

-“Bu köprüyü gören hesap, fen ve mimari bilgisi olan vallahi hayran olur.” Diyecektir.

Hikayemizde:

-Bu Köprüyü hayal edeni,

-Hayal edene bu imkanları sunanı,

-“Buraya Köprü yapılamaz” diyen, iddia sahiplerini mahcup eden Mimarı ile,

– Bu hikaye ile Nobel Ödülü alan Sırplı yazar İvo Andriç’ ‘Drina Köprüsü’nü bulacaksınız.

İvo Andriç, 20 yy.’ın en önemli Yugoslav yazarı, İkinci dünya savaşının hüküm sürdüğü 1942 yılında bomba uyarıları; canavar siren seslerinin huzursuzluğu içinde Belgrat’ta kaleme aldığı romanı; destansı anlatımıyla “Drina Köprüsü”, diğer dillere ve özellikle İngilizceye çevrilince fark edilir ve 1961 yılında Nobel Edebiyat ödülünü alır. Aslında ödül köprüye verilmiştir. Romanın başkahramanıdır köprü…

Öyküler, Sokullu Mehmet Paşa’nın devşirilmesiyle başlar. TDK’nin sanal sözlüğünde, devşirme, asker yetiştirmek üzere Yeniçeri Ocağında toplanıp bir araya getirilmiş çocuklar olarak tanımlanır… Romanda aralarında Sokullu Mehmet Paşa’nın da bulunduğu kırk kadar çocuk, eğitilmek ve devlet işlerinde ya da yeniçeri olarak yetiştirilmek üzere ailelerinden alınır, bu esnada onları bir daha göremeyecek olma düşüncesi, Drina Nehri kıyılarından annelerin ve kardeşlerin haykırışlarının yükselmesine neden olur. Trajik bir sahnedir bu. Oysa tarih kitapları önemli bir ruhban aileden gelen Sokullu’nun ve muhtemelen diğer çocukların aileleri ile anlaşılarak devşirildiğini söyler…

Zekâ ve yeteneği ile öne çıkan diğer devşirmeler gibi o da, dönemin üniversitesi; Enderun’da eğitim görmüş, devlet hizmetinde adım adım ilerlemiş, II. Selim’in kızı Esmahan Sultan ile evlenerek arkasını sağlama almış ve bu arada Vişegrad yakınlarında şahin anlamına gelen doğum yeri Sokol kasabasında ne kadar Sokoloviç -şahinoğlu- varsa, İstanbul’da ve diğer beyliklerde önemli mevkilere yerleştirmeyi de ihmal etmemiş, Yavuz Sultan Süleyman, II. Selim ve III. Murat dönemleri olmak üzere, 1565’den 1579 yılına kadar, 14 yıl 2 ay 22 gün veziri azam olarak sadaret makamında kalmıştır.

Bu durumda İlber Ortaylı’nın da belirttiği gibi devşirme eminleri, eğitim alma ve kendilerini keşfetme olanağını asla bulamayacak köylü çocukları ve aileleri için dört gözle beklenen talih kuşu olmalıdır. Nitekim Andriç bu gerçeği romanın ilerleyen sayfalarında itiraf etmek zorunda kalır…” (1)

Drina Köprüsü, Osmanlı veziri Sokollu (Sokullu) Mehmet Paşa’nın doğduğu topraklara bir hediyesiydi. Yüzyıllar boyunca sadece Drina Nehri’nin iki yakasını birleştirmekle kalmadı, Boşnaklarla Sırpları birbirine bağladı ve kimi zaman acılara, kimi zaman neşeye tanıklık etti. Nobelli İvo Andriç, ünlü romanında onu kardeşçe yaşamanın simgesi saydı…

Köprünün ortası geçmişten bugüne Vişegradlıların buluşma yeriydi. Savaş zamanlarında nöbetçilerin dikildiği, halka ibret olsun diye suçluların cezalandırıldığı ve günlerce bekletildiği yer olan kapiyada sıkıntılı günlerin dışında hemen hemen bütün ahali buluşup devlet meselelerinden, siyasetten konuşur, eski hikâyeler anlatılır, akşamları ise kaçamak yapan âşıklar bir araya gelirdi. Önceleri kapiyada bir çeşme ve hemen yanında kahve ocağı bile vardı. Çocukların ilk gezintileri, oyunları köprüde başlar, bazen sofada oturan yaşlıların anlattığı hikâyeleri dinlerlerdi.

…Drina Köprüsü’nün hikâyesi. Köprü, 1516 yılının bir sabahında, ileride Sokollu Mehmet olarak anılacak on yaşlarındaki oğlan çocuğunun Sokoloviç köyünden alınıp ta uzaklara, İstanbul’a götürülmek üzere nehirden geçirilirken hayalinde çizilmişti. Drina, sarp dağlar arasındaki darboğazlardan, derin uçurumların içinden akıyordu. Butko Kayalıkları ile Uzanviçka Dağları arasından ani bir dirsek yaptığı yerde ise Vişegrad başlıyordu. Yağmurun hiddetli yağdığı zamanlarda nehir kendinden geçip yükselir, karşıdan karşıya geçmek ise imkânsız bir hal alırdı. İki yakadaki köylerde yaşayanların Vişegrad’la bağı günlerce kesilir, nehrin sakinleşmesi beklenirdi. Günlerce evlerine kapanan köylüler geceleri çocuklarına nehrin ürkütücü sesine eşlik eden hikâyeler anlatır, onları nehirden uzak tutardı.

Yıllar sonra sarayın gelmiş geçmiş en meşhur ve başarılı sadrazamı olan Sokollu Mehmet’in arzusu üzerine köprüyü koca Mimar Sinan yapmıştı. Neredeyse dört yılda tamamlanan köprü zamanın seyri içinde bölgenin kaderini değiştirmiş, Balkanlar’ın ortasında yeni bir güzergâh belirlenmiş ve Doğu ile Batı’yı, İstanbul ile Avrupa’yı birbirine bağlamıştı….

Köprü kısa zamanda Drina’nın yatağı üzerinde Bosna’yı Sırbistan’a, oradan da Osmanlı İmparatorluğu’nun öteki bölgelerine bağlayan en güvenilir geçit haline gelmişti. Kasabanın büyüyüp gelişmesini sağlamış, önemli olayların geçtiği, tarihi dönüm noktalarının yaşandığı bir yer olmuştu. Yapıldığı günden bugüne Vişegrad, Sırbistan isyanlarına, bölgeyi kasıp kavuran kolera salgınlarına, Bosna Hersek’in Avusturyalılar tarafından işgaline, demiryollarının yapımına, 1912 Balkan Savaşları’na, 1914 Haziran’ında Avusturya veliahtı Ferdinand’ın Sırp bir genç tarafından öldürülmesi sonucu yaşanan karmaşaya, Avusturya-Sırbistan savaşına tanık olmuştu. (2)

Dünyanın gelmiş, geçmiş üç büyük İmparatorluğundan birisi olan Osmanlıdan, yıldızı sönmeye başlayan Amerika’ya…

Giderek parlaklığını kaybeden Amerika, “Amerika!” olabilmesini: kendisini, dünyanın dört bir tarafından “Fırsatlar ülkesi” olarak düşünerek gelen, akıllı ve yetenekli gençlerin alınterine, aklına ve yeteneğine borçludur.

Osmanlı asırlar önce fırsatlar ülkesidir.

Bu durumu, 16. Asırda ülkemize gelen dönemin “Avusturya-Alman İmparatorunu elçisi Ogier Ghiselin von Busbeck, biraz idealist bir üslub ve biraz da kıskançlıkla şöyle anlatmaktadır:

-Türk devletini, Osmanlı-Türkleri’nin devletini, imparatorluğunu liyakat sahibi, zengin, güzel insanlar, çalışarak, yükselerek, gayretle elde ettikleri rütbelerle yönetirler. Bizdeki gibi irsî bir aristokrasi yoktur. Bu yüzden kabiliyetsiz insanların elinden değil, kabiliyetlilerin elinden yayılan ve yükselen, istikbali fetheden bir imparatorluk söz konusudur.” (3)

Kişiler ve milletler için başarı: ne bir tesadüf, ne de bir lütuf  sonucudur.

Başarı: bir hedef, bir plan, inanç ve hedefin büyüklüğü ile orantılı ödenen emek-ter karşılığıdır.

Bunların yanında unutulmaması gereken bir değer daha vardır.

Toplumlar ağaç misalidir. Ağaçların uzun ömürlü olabilmeleri nasıl derinlere saldıkları köklerle mümkünse ve bu köklerle, kurak dönemlerde su ihtiyacını karşılayarak varlıklarını devam ettirebiliyorlarsa;

Milletler de zor dönemlerini, onları varlık haline getiren kültürel değerlerin etrafında, bir mıknatısı çevreleyen toplu iğneler misali birleşerek beslenebilmekte ve sorunları atlatabilmektedir.

Bu manada Osmanlının zor günlerinde yeniden toparlanmak için verdiği,  Milli Mücadele, bir İslam Davası olarak başlamış ve öyle de sonlanmıştır.

Ankara Meclisi’nin Kuran ve dualar okunarak açılmasının yanında, İslam Dünyasının, Milli Mücadele’ye verdikleri maddi-manevi katkı bunun en açık göstergesidir.

15 Temmuz’da yürüyen tankın önüne korkmadan bedeni uzatan insanımız, bu gücü, cesaretini nerede bulmuştur?

İmanından değil mi?

Mehmet Akif bu sözleri boşuna söylememiş olsa gerek:

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ?
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!
Cânı, cânânı, bütün vârımı alsın da Hudâ,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ.

Rûhumun senden İlâhî şudur ancak emeli:
Değmesin ma’bedimin göğsüne nâ-mahrem eli;
Bu ezanlar -ki şehâdetleri dînin temeli-
Ebedî, yurdumun üstünde benim inlemeli
.

15 Temmuz örtülü işgal için yaptırılan darbe’de, yeniden bir Milli Mücadele veriliyormuş gibi gece boyu Ezanlar semalarımızda inlemiştir.

 

www.canmehmet.com

Devam edecek

Resim: kaynaklar geleride belirtilmiştir.

(1) Daha fazlası için bakınız: İnş. Müh. Hülya ATAKAN. İMO ANKARA, Nisan 2007 Bülten, http://ankara.imo.org.tr/resimler/dosya_ekler/f87ab585358a432_ek.pdf?dergi=570

(2) Daha fazlası için bakınız: Atlas Dergisi, Yazı: Mehmet Sait Taşkıran / Fotoğraf: Umut Kaçar, http://www.atlasdergisi.com/kesfet/doga-cografya/visegrad-bosna-hersek-drina-koprusu.html

(3) “OSMANLI’YI YENİDEN KEŞFETMEK”, İlber Ortaylı

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*