Tartışmaya son nokta! Sultan Vahdettin Anadolu’ya gitmedi mi, gidemedi mi?(13)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı
TARİHİ DOĞRU YAZILMAMIŞ BİR MİLLET, HAFIZASIZ İNSAN MİSALİDİR.

TARİHİ DOĞRU YAZILMAMIŞ BİR MİLLET, HAFIZASIZ İNSAN MİSALİDİR.

 

İngiliz istihbarat sorumlusu ve tercüman Yüzbaşı Bennett (1), İngiliz işgal komutanı Milne (2) ile birlikte Sultan Vahdettin’le görüşmesinin ardından Dolmabahçe sarayının etrafını tel örgülerle çevirir…

Kaynak: 1

“Vahideddin Rahat Durmuyordu… (3)

Beşiktaş sahilinden denize açılan tek çifte bir yolcu kayığı iki kişiyi taşıyordu. Kayıkta kürek çeken bendim. Bennett karşımda oturmuş sahilleri gözlüyordu. Dolmabahçe Sarayı’nın önüne geldik. Bennett o gün Sarayı denizden görmek istemişti. Bir gün önce bana:

-“Yarın buluştuğumuzda kayık tutup denize çıkalım…” demişti. Ertesi günü isteği yerine geldi. Misafir her istediği an turist sıfatı ile Saray’a girerek her yeri dolaşabilirdi, neden bu muhteşem yapıyı denizden görmek istemişti. Anlamadım.

Soru sormadan beklemeyi uygun görmüştüm. Sandalımız Boğaz’ın mavi sularında sessiz sakin ilerlerken, Bennett gözlerini Saray’ın pencerelerinden ayırmıyordu. Dalgındı, bir ara kendi kendine konuştuğunu fark ettim.

Sonra bana döndü. Parmağını uzatarak:

-“İşte bu pencerenin önünde konuştuk…” dedi.

Gösterdiği yer Muahede Salonunun denize bakan alt kat pencerelerinden biriydi. Ses çıkarmadım. Bennett devam etti:

– “Orada dört kişiydik: Ordu kumandanı General Milne, tercüman olarak ben. Sultan Vahideddin ve bir görevli daha… Padişah ile General, İngiliz işgali ve şehrin asayişi ile ilgili uzun bir görüşme yaptılar. Şimdi ayrıntıları pek hatırlamıyorum. Toplantı bittiğinde General Millne’in biraz sinirli olduğunu fark etmiştim. Özellikle tercümeye dikkat harcadığım için konulara fazla dalamıyordum. Ancak General Millne’in bu konuşmadan hoşnut olmadığı ortadaydı.

Dışarı çıktık, Milne arabasına binerken kulağıma eğildi:

-“Bu adama fazla güvenilmez… Sıfır bir adam,” dedi.

General Milne’in “sıfır” dediği adam altı yüzyıllık Osmanlı imparatorluğunun son padişahıydı. Fakat yenilmiş bir ordunun kumandanıydı ve İngiliz işgalindeki bir şehirde yaşıyordu.

Bu yüzden İngilizlerin bu kişiye güvenmeyişleri yerinde ve haklıydı. Bennett konuya açıklık getirdi:

-“General Milne’in görüşüne katılmıştım. O görüşmeden sonra Sultan Vahideddin’i daha sıkı kontrol altına almam gerektiğini anladım ve Sarayın etrafına tel örgü çevirttim. Tek bir çıkış kapısı bıraktım, nöbetçileri arttırdım. Sonraki günlerde kesin kanıya sahip oldum. Sultan Vahideddin, Anadolu’ya kaçacaktı. Bir fırsatını bulduğunda Küçük Asya’ya geçecek ve Milliyetçi direnişi örgütlemeye çalışacaktı. Buna Milliyetçilerin nasıl bir yanıt vereceklerini araştırmaya koyuldum. Gelen haberler İngiliz politikası yönünden pek de iç açıcı değildi…”

Bennett için Vahideddin; ölümüne kadar, son Osmanlı padişahı olmaya devam etmişti.

Dolmabahçe Saray’ını denizden ziyaret sona ermişti. Küreklere asılarak sandalı Beşiktaş sahiline geri getirip sahibine teslim ettim. Parası ödendi. Bennett dedi ki:

– “Oraları bir de karadan görelim.”

Saray’ın Bezmiâlem Valide Sultan Camiine bakan kapısına doğru yola çıktık. Sahil yolunun Gümüşsüyü yokuşuna saptığı köşe başında, eski tarihî çeşmenin yanında bir çay bahçesi vardı, oraya oturduk. Çaylar söylendi, hava açıktı. Boğaz’dan gelen serin bir rüzgar Yüzbaşı Bennett’in azalmış kır saçlarını dağıtıyordu. Bulunduğumuz yerden Saray’ın güney kapısı ve rıhtım görülüyordu.

– Tel örgü neredeydi? Diye yeniden sordum, işaret etti.

-“Deniz kıyısından başlıyor, şu saat kulesinin yanından dönüyor, yüksek duvarın köşesinde son buluyordu. Beşiktaş tarafında da duvardan denize kadar aynı tel örgü vardı.”

– Sultan tel örgüyü gördü mü?

-“Tabii ki görmüştür, ama hiç sözü edilmedi.”

Çaylar içildikten sonra Bennett’e Saray’a girmeyi teklif ettiğimde “red” cevabı aldım.

Şaşırdım kaldım, sabahtan beri bir zamanlar dehşetli Osmanlı Padişahları’nın tarih yaptığı Dolmabahçe Sarayı’nı denizden karadan kuşatmış, anılarla dolu dakikalar yaşamıştık, acaba şimdi misafirimiz neden oraya gitmeyi reddediyordu? Bununla birlikte önlenemez bir içgüdü ile Saray’ın kapısına doğru konuşmadan yürümeye başlamıştık.

Etrafa göz gezdirirken yanımda Bennett’in durakladığını farkettim. Adam nöbetçi ile göz göze gelmiş, Mehmetçiğin sert bakışları önünde donup kalmıştı.

Bu anı fotoğraflamak istedim. Benett elini uzattı, nöbetçi ile tokalaştılar. Nöbetçinin bakışları bana döndü.

“Bu adam da kim?” diye soruyor gibiydi. Bennett ise nöbetçiye bakmaya devam ediyordu. Ne düşündüğünü anlamaya çalışıyordum. Yeniden yoğun bir duygu anı yaşadığı anlaşılıyordu. En azından yarım yüzyıl gerilerdeydi.

Sayın Bennett, dedim… Bu bir Türk nöbetçisi, şimdi Cumhuriyeti bekliyor.

Bennett’in Dolmabahçe Sarayı’na girmek istemeyişi beni uzun yıllar düşündürmüştür.

Bennett, Türkiye’nin yakın tarihinde pek çok olaya tanık olmuş hatta “Tanık” isimli bir de kitap yazmıştı.

Ancak bazı noktalarda bildikleri Devletin resmî düşüncesiyle ters düşüyordu. Bennett bu ülkede tarihin siyasi düşünce ile her zaman bağdaşmadığını biliyordu.

Her ülkede geçerli olan bu olgu, Türkiye’de “toplumsal barış” uğruna, daha da sertlikle sürdürülüyor, hatta hızla çağ atlayan ve kabuk değiştiren bu ülkede “uzlaştırıcı tarih doktrini” yönetici kadrolar ve yetişkin aydın sınıflar tarafından daha büyük bir titizlikle korunuyordu.

Yanlış bir hareket yapmaktan ve olumsuz yorumlara yolaçacak bir söz söylemekten çekiniyordu Bennett, o siyasî ve askerî kimliği ile değil, oryantalist ve edebi kimliği ile yaşamını sürdürmek istiyordu. (4)

Kaynak 2;

“Millî Mücadele ve sultan Vahdeddin,

Prof. Dr. Metin AYIŞIĞI (5)

-“Türk tarihinin en tartışmalı isimlerinden olan son Osmanlı Padişahı Vahideddin’in hayatının son günlerinde kaleme aldığı anıları, ölümünün üzerinden 72 yıl geçtikten sonra Murat Bardakçı tarafından yayınlandı. “Şahbaba” adı verilen hatıratın birçok yerinde, “Vatanına asla ihanet etmediğini” tekrarlayan Vahidettin, şartların başka türlü hareket etmesine imkân bırakmadığını söylemektedir. Ayrıca, “Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu’ya geçmek istediğini, ama gitmesinin engellendiğini söylemektedir.

Padişah, facialara karşı bir paratoner görevi yaptığını ve bütün fenalıkları üzerine çektiğini söylemektedir .

Anadolu’da başlayan bu şanlı direnişi kırmak, yok etmek için iş başına getirilen Damat Ferit, İngiliz yüksek komiseri Amiral de Robeçk ile görüşerek, tutuklanmasını istediği vatanseverlerin bir listesini de İngilizlere vermişti.

Bu arada, padişahın sempatiyle bakmadığı, İtilâf devletlerinin de güven duymadığı ve 18 Marttan beri çalışmayan Meclis-i Mebusan 11 Nisan 1920’de padişahın emriyle dağıtıldı . Diğer taraftan, aynı gün Ferit Paşa’nın isteği ile İngilizlerin de ısrarıyla, Kuvâ-yı Milliye aleyhine Şeyhülislâm Dürrizâde Abdullah imzasıyla bir fetva yayınlandı .

Buna padişahın bir fermanı da eklenerek, her üç metin bir arada basılarak Yunan ve İngiliz uçakları ile Anadolu’ya dağıtıldı.

Fetvada, Millî Mücadeleyi yönetenler Padişaha baş kaldırmış, kendi çıkarlarını düşünen zorbalar, halifeyi dinlemeyen dinsizler olarak gösteriliyordu Damat Ferit, bu genelge ile halkın desteğini sağlamak istiyor ve Kuvâ-yı Millîye aleyhinde kamu oyu oluşturmaya çalışıyordu. Nitekim genelgede Kuvâ-yı Millîye hareketi bir fitne ve fesat hareketi olarak niteleniyor, ona karşı mücadeleye geçildiği belirtilerek, bu harekete katılanların ve tertip edenlerle teşvik edenlerin te’dib edileceği beyan ediliyordu.

Dürrizâde imzasıyla yayınlanan bu fetvada “Padişahın haberi ve emri olmaksızın asker toplayanların, askeri iaşe ve donanım (teçhiz) bahanesiyle vergi alanların, memurin-i ilmiye ve askeriye ve mülkiyeyi hodbehot azl ve kendi hempalarını nasb ve merkez-i hilâfet ile memâlik-i mahrusanın muvasalat ve münakalât ve muhaberatını kat ve taraf-ı devletten sâdır olan evâmirin icrasını men..” edenlerin öldürülmelerinin şeran uygun olduğunu ilân ediliyordu.

Damat Ferit, bu girişimlerden başka ayrıca Sivas Kongresi sırasında iktidarda iken plânladığı yeni bir kuvvet oluşturma yani Kuvâ-yı İnzibâtiye kurma çabalarını tekrar başlattı. Böylece 18 Nisan 1920’de “Kuvâ -yı İnzibâ tiye Teşkilatı” kuruldu.

Bu gelişme üzerine Damat Ferit’ in Birinci Divâ n-ı Harb-i Örfi başkanlığına getirdiği Nemrut lakaplı Mustafa Paşa, 1 Mayıs 1920’ de Mustafa Kemal Paşa ve bazı arkadaşlarını ölüme mahkû m etti.

Bunlar hakkında gıyaben verilmiş idam kararını padişah, 24 Mayıs 1920’ de “Ele geçtiklerinde tekrar muhakeme edilmek” kaydıyla tasdik etmiştir .

Bu arada Kuvâ -yı Milliye yanlısı birçok kumandan gıyaplarında idama mahkûm olduğu gibi, Anadolu’ ya geçerek Kuvâ -yı Milliye’ ye katılan pek çok subay da askerlik mesleğinden atılarak ihraç edildi .

Bir süre sonra teşkil edilen bir alayına sancak bile verildi . Hatta Padişah Vahdettin 16 Kuvâ-yı İnzibâ tiye gazisini ! Mecidiye nişanıyla taltif etti . Refi’ Cevat gibi sözde aydınlar, gazetelerinde “Anadolu Kemalistlerden temizlenmelidir.” diyordu . Bu hareketlerin Anadolu’ da zararları büyük olmuştur…”Makalenin tamamı için bakınız;(http://w3.balikesir.edu.tr/~metinay/vahdeddin.htm)

Vahdeddin’in ilk beyannamesi

Vahdeddin, Hicazda’ki ikameti sırasında, Mekke’de, İslâm âlemine ilk beyannamesini yayınlamıştır . 

Vahdeddin bu beyannamede,İzmir’in ve ülkenin bazı yerlerinin işgalinden kendisinin sorumlu olmadığını, üstelik Mondros Mütarekesi’ni imzalayan heyetin başında Rauf Bey’in olduğunu hatırlatılıyordu. Ayrıca Mustafa Kemal Paşa’yı, o sırada kumandası altında bulunan ordunun büyük kısmını esir vererek, Toros tepelerine sığınmış olmakla suçluyordu .

Bu noktada Vahdeddin büyük bir yanılgı içindedir. Zira o tarihlerde bölgede elle tutulur bir kuvvet de kalmamıştı.

Zaten 1918 yılı Mart ayından itibaren Yıldırım Ordular Grubu emrinde bulunan 3, 26 ve 54 tümenler lâğv edilmişti. Üstelik tam aksine, Mustafa Kemal Paşa’nın, Toros tünellerinin stratejik açıdan son derece önemli olduğunu, elde tutulması gerektiğini ve terhis işlemlerinin geciktirilmesi konusunda Harbiye Nezaretine tavsiyede bulunduğunu biliyoruz.

Bu beyannamede İzmir’in işgalinden doğan mesuliyeti, Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarına yükleyen Vahdeddin, Damat Ferit Paşa Hükümetinden hiç bahs etmemektedir. Ülkenin başına gelen felaket ve işgallerin sorumluluğunu Mondros Ateşkes Antlaşması’nı birlikte imzalayan Rauf ve Fethi Beylere yüklemektedir. Böyle bir mantığı anlamak kesinlikle mümkün değildir. Bir kere bilgi yanlışlığı yanında memleketin içinde bulunduğu durum ve şartlardan habersiz olduğu anlaşılmaktadır.

Son derece ilginç görüşler ileri süren Vahdeddin, meselenin Yunan problemi halini almasından sonra, yine savaşta mağlub olmamamız şartıyla, mukavemete taraftar olduğunu söylemektedir. Nitekim bu düşünceyle Kuvâ-yı Millîye’ye mütemâyil kabineleri de iktidara getirdiğini ileri sürmektedir.

Bunların yanı sıra, Mustafa Kemal Paşa’nın hareketini de “devlete karşı isyan” olarak değerlendirmektedir . Bu tavrı Damat Ferit Paşa, Dahiliye Nazırlıklarında bulunmuş olan Ali Kemal ve Adil Beylerde de görmekteyiz. Onlara göre de Mustafa Kemal Paşa, devlete karşı isyan etmiş olan Mustafa Kemal Paşa’nın hareketi tam bir “fitne ve fesad” hareketidir…

…Yani Vahdeddin’e göre, Tevfik Paşa kabinesi Anadolu’ya, Kuvâ-yı Millîye hareketine destek vermiş olmakla yanlış yapmışlardır. Saltanat makamının başına gelenler, hadisenin bu noktaya gelmesinin en büyük nedenlerinden biri bu kabinedir.

Vahdeddin, başlıca üç büyük hatası olduğunu vurgulamaktadır :

-“ Birincisi, kardeşi Sultan Reşad’dan sonra saltanat makamını kabul edişini,

-İkincisi, başta Damad Ferid Paşa olmak üzere Tevfik, İzzet, Ali Rıza ve Salih paşalar gibi milletin ve devletin kalburüstü isimlerine talihini bağlayarak aldanmasını,

-Üçüncüsü, Osmanlı Devleti’ni kuran ve halis muhlis Türk olan Osmanoğulları’nın memleketten sürgün edileceğine ve Hilafetin kaldırılacağına asla inanmak istememesini“,  göstermektedir

Sultan Vahdeddin’in 1925 yılında San Remo’da başyaveri Avni Paşa’ya dikte ettirdiği hatıratında son derece ilginç noktalara değinilmektedir.

Örneğin Mütareke dönemi kabinelerinin tümüne ateş püsküren Vahdeddin, Ahmet İzzet, Salih, Ali Rıza ve Tevfik Paşa kabineleri gibi Kuvâ-yı Millîye’ye, dolayısıyla Millî Mücadele’ye destek vermiş kabineleri Damat Ferit’le bir tutarak, bunlara inanmakla hata ettiğini söylemektedir…

Ayrıca kendisinin ifadesiyle, Ankara ile İstanbul arasında anlaşmazlığı giderebilmek için derhal lüzumlu vesileleri ittihaz edinmeye koyulan kendisi değildir.

Son Osmanlı Hükümeti olan Tevfik Paşa kabinesidir. Bilhassa o kabinede bulunan, âdeta Ankara’nın emrinde bir Harbiye Nazırı olarak çalışan Ziyaeddin Paşa ve arkadaşlarıdır.

Ahmet İzzet Paşa, Salih Paşa, Ali Rıza Paşa’dır. Yine bu kabine tarafından İstanbul Emniyet Müdürlüğüne getirilen ki aynı zamanda Müdafaa-i Millîye Teşkilatının başı olan Albay Esat (Furgaç) Bey ve daha nice isimleri hatıra gelmeyen kahramanlar.

Böyle bir düşünce ile mukavemete karar verilir mi? Savaşın seyrinin ne şekilde gelişeceğini kim bilebilir? Üstelik ülke adım adım işgal edilirken koşullu mukavemet mi olur? İşte bu mantık tüm Millî Mücadele boyunca sürüp gitmiştir.

Mustafa Kemal Paşa’nın görevlendirilmesi

Vahideddin, anılarında ‘vatanına asla ihanet etmediğini, facialara karşı ama paratoner vazifesini üstlenerek, tüm kötülükleri kendi üzerine çektiğini, Atatürk’ün Samsun’a çıkış kararında da kendisinin de rol aldığını söylemektedir.

Kimilerine göre ise, Sultan Vahdeddin, Anadolu’da millî bir kuvvet hazırlamayı düşünmüş ve bu kuvveti meydana getirmek için yakınında bulunanların telkini ile yaverlerinden M. Kemal Paşa’yı geniş bir yetki ve özel bir talimatla galip devletlerin İstanbul’da bulunan temsilcilerinin bilgisi dışında, gizlice Anadolu’ya göndermiştir .

-Ancak Sultan Vahdeddin’e o kadar yakın olan Başkâtip Ali Fuat Bey’in anılarında, Vahideddin’in böyle bir kararı olduğunu belirten, Millî Mücadele’yi planladığı umudunu veren ne bir cümlecik, ne de ufacık bir ipucu yer almamaktadır.

Vahdeddin’in verdiği ileri sürülen paralarla ilgili iddia, hiç bir belgeye dayanmamaktadır. Örneğin Vahdeddin, Mustafa Kemal Paşa’ya, Anadolu’da teşkilat yapması için 40.000 altın vermiştir. Üstelik bu paranın önemli kısmı, eskiden beri beslediği değerli yarış atlarını satmak suretiyle elde etmiştir.

Mustafa Kemal Paşa’ya ayrılırken beraberindeki karargâh subayları için kanunlar çerçevesinde bir tahsisat verildi. Elbette bu yeterli değildi. Nitekim Dahiliye Nazırı Mehmet Ali Bey tarafından, Mustafa Kemal Paşa’ya makbuz karşılığı 25 bin altın lira kadar bir paranın ödendiği iddia edilmektedir. Bu konuda herhangi bir belgeye rastlayamadık.

Sonuç

Bütün bunlardan çıkan sonuca bakılırsa, Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’ya gönderilirken kendisine verilen talimat, kimilerinin dediği gibi işgale karşı direnişi örgütlemek ve Millî Mücadele’yi başlatabilmek için gerekli ortamı hazırlamak değildir.

Talimata göre Mustafa Kemal Paşa’dan istenen “bölgede huzur ve asayişi” sağlamasıdır. Ayrıca bölgede muhtelif yerlerde bulunan silah ve cephanenin bir an önce toplattırılarak depolarda muhafaza altına alınacaktı.

Ancak O, Vahdeddin’in de vurguladığı gibi, talimatın dışında birtakım hareketlerde bulunarak, hükümetin kararlarına karşı çıktı. Bu nedenle görevinden alınarak, “aklı başına getirilmek” istendi. Bu da yetmedi askerlik mesleğinden çıkarıldı, “yakalandığında tekrar yargılanmak kaydıyla” idama mahkûm edildi.

Vahdeddin’in hatıralarında üzerinde fikir yürütmeye değmeyecek, tamamen kendi şahsi görüş ve karalamalarla dolu birçok konu var.

Bu iddiaların hemen hepsi belgesiz ve dayanaksız olduğu gibi, bugüne kadar bunları doğrulayacak herhangi bir bilgi veya ipucuna arşivlerde rastlayamadık. Bu konuda hükmü tarih vermiştir, bizim başkaca bir sözümüz yoktur.

Osmanlı Devleti tüm ihtişamıyla yaşamış, devrini tamamlamış ve tarih sahnesinden çekilmiştir. Ne yazık ki bazıları yeniden ve objektif olarak tarihin gerçek boyutlarını araştıracak yerde, bu defa Mustafa Kemal’i yargılıyorlar.

Bu arada şu, ya da bu gerekçeyle Vahdettin’in itibarını iade etmeye çabalıyorlar. İşbirlikçi değilmiş de, devleti kurtarmaya çalışmış da vs.

Vahdettin’e “hain” demek, bir başkası için de “kahraman” demek doğru değildir görüşünden yola çıkarsak, literatürde bu kelimelerin anlamı açıktır.

O halde memleketini, tebaasını, hanedanını bırakıp ülkeyi terk eden, devletin kurtuluşunu İngilizlere yakın bir politika izlemekte gördüğünü ifade etmekten çekinmeyen birine hangi sıfatı vereceksiniz.

Eğer Kurtuluş Savaşı’nda izlediği tutum dolayısıyla “korkak, hain” olmakla suçlanan Vahdeddin aklanabilirse, herhalde bu sıfat başkalarına yakıştırılacaktır…” (Prof. Dr. Metin Ayışığı)

* Bu yazı “Millî Mücadele ve Sultan Vahideddin”, başlığı altında 7-9 Nisan 1999 tarihleri arasında Konya Selçuk Üniversitesi’nde düzenlenen “Kuruluşunun 700. Yıl Dönümünde Bütün Yönleriyle Osmanlı Devleti” Uluslar Arası Kongresi’ne bildiri olarak sunulmuştur.

***

Kaynak 3;

Nisan 1921 tarihinde Osmanlı şehzadesi Ömer Faruk Anadolu’daki milli mücadelecilere katılma girişiminde bulunduğu zaman Mustafa Kemal kendisine nazik ama kesin bir üslupla İstanbul’da kalmasını tavsiye etmişti” Modern Türkiye’nin doğuşu, Bernard Lewis, s.346, Yazarın kaynağı;Jaschke, “Auf dem Wege zur Türkischen Republik”, WI, n.s., v (1958), 215-16, özel bir mektuplaşmadan alınmıştır.)

***

Kaynak 4;

“Bunun yanısıra veliahd Abdülmecid Efendi’nin oğlu Ömer Faruk Efendi de, Millî Mücadele’ye katılmak için 26 Nisan 1921’de İnebolu’ya hareket etmiştir. Ancak Mustafa Kemal Paşa, 27 Nisan’da çekmiş olduğu telgrafla, şehzadenin o sıra Anadolu’ya geçmesini sakıncalı bulmuştur. (14- İkdam, 20 Nisan 1921, s. 8658; Gotthard Jaeschke, 8 Türk Kurtuluş Savaşı Kronolojisi, Ankara 1989, l, 165) (Kaynak; İkinci İnönü ve Sakarya Zaferlerinin Türk Kamuoyundaki Yankıları, Prof. Dr. Dr. Metin Ayışığı )

Biz meraklısına bir kapı açtık…

Karar her zaman olduğu gibi okuyanın bilgi, deneyim ve basiretine sunulmaktadır.

(1) John Godolphin Bennett  (8 Haziran 1897 – 13 Aralık 1974), İngiliz asker… Osmanlı Devleti’nin yıkılış ve cumhuriyetin kuruluş öncesi yıllarında İngiliz ordusunun işgali altındaki İstanbul’da istihbarat subayıdır. Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Samsun’a gidişi için gereken vizeyi 16 Mayıs 1919’da imzalamıştır. Osmanlı Meclis-i Mebusan’ının İngiliz askerlerince basılıp İttihadçı milletvekillerin tutuklanmasında ve onların Malta Adası’na gönderilmesi operasyonunun başında da Bennett vardır. Bennett’in, ilk baskısı 1974’te yapılan ve Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin yakın geçmiş tarihiyle ilgili önemli bilgilerin de yeraldığı Witness  (Tanık) adında birde otobiyografisi vardır.

(2) George Milne (d.5 Kasım 1866, Aberdeen) İngiliz komutan. 1916’da Makedonya’daki İngiliz kuvvetlerinin başına geçti. 1919’da İngiliz işgal kuvvetleri komutanı olarak İstanbul’a girdi. Anadolu’da başlayan ulusal hareketlerden endişelenerek, İstanbul Hükümeti’nden, Ordu müfettişi olarak Sivas’a gönderilen Mustafa Kemal’in geri çağrılmasını ve çete hareketlerinin durdurulmasını istedi. Bir yandan da İzmir ve çevresini içine alan Milne Hattı’nı saptayarak, Yunanlıların Ege’yi işgalini kolaylaştırdı. Kurtuluş Savaşı’nın başarıya ulaşmasından sonra İngiltere’ye dönerek genelkurmay başkanı oldu.

(3) “ATATÜRK’E NASIL VİZE VERDİM”, İngiliz İstihbarat Subayı Yüzbaşı Bennett Anlatıyor, Nezih UZEL. 2008.

(4) Nezih Uzel,1938 yılında Mudanya’da doğdu. 1957 yılında Galatasaray Lisesini bitirdi. Pek çok Yerli yabancı çeşitli gazetelerde muhabirlik, köşe ve araştırma yazarlığı yaptı.

(5) (http://w3.balikesir.edu.tr/~metinay/vahdeddin.htm)Prof. Dr. Metin AYIŞIĞI, 1 Ağustos 1955’te İstanbul’ da doğdu. 1977 yılında İstanbul, Atatürk Eğitim Enstitüsü Sosyal Bilgiler Bölümünden mezun oldu…1978’ de dil öğrenimi için Almanya’ ya gitti…1983’te İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünü bitirdi. Aynı Üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsünde Yüksek Lisans ve   Doktora   yaptı…1985-1993  yılları  arasında  İstanbul Teknik Üniversitesi Dil ve İnkılâp Tarihi Bölümünde Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi okutmanı olarak görev yaptı… 20 Ekim 1994 tarihinde Bölüm Başkanlığına getirildi. 3 Ekim 1995’ te Cumhuriyet Tarihi Doçenti unvanını aldı… Şubat  2001’de Profesör unvanını alan Metin AYIŞIĞI… 1 Ekim 2009 tarihinde Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Bölüm Başkanlığı’na getirildi..” (Bilgiler özetlenerek, http://www.metinayisigi.com/?page_id=2 alınmıştır.

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*