Sultan Vahdettin 2105’e kadar hain olarak bilinmelidir!’ Kurtuluş Savaşı gerçekleri (3)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

 

Tarih, gelecek nesil için bir rehberdir. Doğru bir tarih, doğru bir gelecektir. http://www.habername.com/haber-vahdettin-ataturk-92395.htm

Tarih, gelecek nesil için bir rehberdir. Doğru bir tarih, doğru bir gelecektir.

 

 

Emirle tarih yazdıran tek devlet olmanın yanında; Halkı adam yerine koymadan ve yok sayarak devlet yönetmeye çalışan milletlerdeniz. Bir yerde yöneten ile yönetilen arasında bir fark varsa, orada ne bir cumhuriyetten, ne de bir demokrasiden bahsetme imkânı bulunmamaktadır.

Güçlü silahların gölgesinde bir Orgeneral konuşmaktadır;

-“28 Şubat süreci bin yıl sürecektir!”(1)

-Bu ülkede cumhuriyet ve demokrasi yok mudur? Halk Meclisinin olduğu bir yerde böyle bir karar nasıl böyle bir pervasızlıkla ifade edebilmektedir?

-Onun gelecek bin yılına nasıl ve hangi hakla ipotek koyabilir, halkın iradesini yok sayabilirsiniz?

Bu ülkede Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlık yapmış bir siyasetçi-devlet adamı (Sayın Süleyman Demirel):
– ‘Vahdettin en az yüz yıl daha hain olarak bilinmelidir…’ (2) Diyerek; Sultan Vahdettin’in, 2105’e yılına kadar, “Hain” olarak bilinmesi gereğini ilan eder…

Peki, Neden Vahdettin “Hain!” olarak bilinmelidir?

Birinci Dünya Savaşına ülkeyi üstelikte hile ile sürükleyenler İttihatçılar,

Sonra gelen süreci yöneten de ittihatçılar,

Ancak, “Ülkeyi batıran ve Hain!” olarak damgalanan Sultan Vahdettin!

Dilimize bu nedenle mi yerleşmiştir?

-“Bu ülkede hiçbir başarı cezasız kalmaz!”

San Remo’da yakınları ile sohbet eden sabık sultan Vahdettin Türkiye Cumhuriyet ve kurucuları hakkında şöyle diyordu;

“Devletimi kurtaracak tek adam Mustafa Kemal’di. Vazifelendirdim, cebine de nakit koydum ki müşgül duruma düşmesin, iyi nasihat ettim. Ama... Ah…. …  …   …  ..ah…!

Millet huzura kavuştu inşallah, fakat hanedan perişan oldu”

Sultanın sadık hizmetlilerinden Cenaniyar Kalfa ise; Her devrime bir kurban gerek, biz kurban olduk o da……” diyordu. (‘Sultan Vahdettin’in son günleri’, Rumeysa Areba, Timaş (2012) yayınları tarafında yayınlanan anılarında.)

“20.Yüzyıl, hemen başında İkinci Abdülhamid’in hal’inden başlayarak çok büyük bedellerin ödendiği iktidar oyununa sahne oldu. Koca bir imparatorluk devlet aklına sahip yöneticilerin susturulması sebebiyle, on yıl gibi kısa bir sürede tarih sahnesinden çekildi.” (Osmanlıdan Cumhuriyet’e İktidar oyunu, Avni Özgürel)

Aşağıda ülkemizde çok tartışıldığı halde bir türlü (henüz ) açıklığa kavuşturulmamış bir konu daha, dönemin en önemli tanıklarından, Genelkurmay başkanlığı ve Sadrazamlık (Başbakanlık) yapmış, Sultan Vahdettin ve Mustafa Kemal Paşa ile birlikte çalışmış (İttihatçı) Ahmet İzzet Paşa’nın kaleminden verilmektedir.

Amaç, bilinenlere başka bir açıdan daha bakılmasını temin ederek okuyanların konuyu geniş bir açıdan değerlendirmelerine yardımcı olmak ve;

İsa’nın hakkını İsa’ya; Musa’nın hakkının Musa’ya ulaşmasına katkı sağlamaktır.

Karar her zaman olduğu gibi okuyanlara aittir.

Su her nasılsa döküldüğü kabın şeklini alsa da…

-“İzmir faciası (işgali) bütün ülkede, belki saray çevresinde, hatta Ferit Paşa’nın düşüncesinde bile heyecan ve uyanmaya sebep olmuştur.

Gözleriyle şahit Çerkez beyleri ve İzmir’den çıkabilen asker de ilk önce ayaklanmış ve Binbaşı Hacı Şükrü Bey kumandasında bunlara katıldığı gibi, Bursa vilâyetinde de gerek asker, gerek ahali arasında büyük bir galeyan meydana gelmiştir.

Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu memuriyeti,

Sarayla Babıâli’de, yani Ferit Paşa nezdinde meydana gelen telâş ve uyanışın sonucudur. Mustafa Kemal Paşa, cüretli ve laubali tavır ve hareketleri ve genç İngiliz subaylarıyla ilişki kurmak suretiyle bazı devlet adamı ve makamlarının, bu cümleden olarak sadrazamın zihnine dokunacak tehditkâr bir durum almıştır. Gerçeği söylemek gerekirse, yolsuzluk ve mezalimlere bulaşmış olmadığından, kendisini bir şekilde suçlayarak yakadan silkmek için Dünya Savaşından kalma bir ipucu da yoktu.

Halbuki Ferit Paşa, sarayı ve İngiliz karargâhını herkesten âdeta kıskandığı için Padişah’ın tanışıklığını kazanmış, fahri ya ver ve İngilizlerle ilişki içinde olan şöhretli bir generalin İstanbul’da varlığını çekemezdi.

Dolayısıyla İstanbul’dan sevindirilerek çıkarılması düşüncesinin bu tayinde etkili olduğu düşünülmekte, bu düşünce Harbiye Nazırı Şakır Paşa’nın ileri sürdüğü rivayet edilmektedir.

Bununla birlikte kendisine ordu müfettişi sıfatıyla verilmiş olan yetki, cidden şimdiye kadar hiçbir faniye nasip olmamış bir genişlikteydi.

Zannolunur ki, miskince bir yaltaklanmayla Avrupa’dan hiçbir yardım elde edilemeyeceği anlaşıldıktan sonra, Padişah Anadolu kamuoyunu coşturmak ve ustaca bir şekilde saray tarafına yöneltmek için güvendiği bir Paşa’ya böyle bir görev verilmesini de canu gönülden istemiş, hatta bu yolda özel ve mahrem talimatlar da verdirmiştir.

Öte yandan bu zata İttihatçıların da destek vermiş oldukları rivayet edilmektedir.

Hakkında büyük bir takdir ve sevgi beslemiş olduğum, yüksek bir toplumsal tabakamıza mensup bir genç –ki az zaman sonra son facialara tanık olmadan bu fesatlıklarla dolu fani dünyaya veda etmişti- sadaretten istifamdan bir iki ay sonra, hükümetin bazı tutuklamalara girişmesi sırasında gizli ittihat liderlerinden bir zatı evime getirdi.

Bu zat hükümetin güçsüzlük ve rehavetinden ve buna rağmen düşmanlara âlet olurcasına namuslu kişiler hakkındaki takiplerinden bir nebze şikâyet ettikten sonra, bütün arkadaşlarının aziz vatanın kurtuluşu ve kendi hatalarıyla davet ettikleri kötülüklerin onarılması için can ve gönülden çalışmak istediklerini ve büyük güven ve itimatlarına binaen bana başkanlık vermek ve mukadderat tevdi etmek, yine vatanın selâmeti uğrunda harcamak için tasarruf edip biriktirdikleri akçeyi de emrime amade tutmak niyetinde olduklarını temin edip açıkladılar.

Ben bu ifadelerden İttihat ve Terakki’nin yeniden gizli bir cemiyet haline girmek istediği, benim de başkanlık adıyla buna hizmetimin arzu olunduğu anlamını çıkarmakla birlikte, asıl amacın takibattan yakayı kurtarmak olduğu zehabına da düştüm ve “devlet ve millete hizmet konusunda her suretle çalışma ortaklığına hazır isem de, şimdiye kadar olup bitenin hesabını aramaktan vazgeçmek ve geçirmenin elimden gelmeyeceği” cevabını verdim (*).

Bunun üzerine bu zat benden elini çekerek, galip zannıma göre, Mustafa Kemal Paşa’ya müracaat etti ve onunla bağdaştı.

Kuvvetle hükmediyorum ki, Anadolu memuriyetinden bu zatın haberi ve keyfiyetin ortaya çıkıp gerçekleşmesinde el altından yardımı vardı.

Mustafa Kemal Paşa’nın müfettişliği daha resmen gerçekleşmeden, heyete girmesi için ne düşündüğü öğrenilmeye çalışılan kulağı delik ve çeşitli fırkalara, özellikle ittihat ve Terakki ile ilişkilere sahip bir zat ki bir aralık refakatimde bile bulunmuştu- bu memuriyeti benim üstlenip kabul etmemi vatanın çıkarı için teklif ettiyse de, kendisine “veren yok ki kabul edeyim” cevabını verdim.

İşte bu olaylar ve işaretlerden çıkarıyorum ki, anlattığım ı bu gizli teşkilât yöneticileri, Şakir Paşa nezdinde, hatta Saray’da el altından hayaller üreterek ve nüfuz kullanarak böyle bir memuriyeti Mustafa Kemal Paşa’ya verdirdiler.

Ondan sonra bilinen tertibatta da kendisine yardımda bulundular. Yalnız zamanla güç kazanınca, bu zatın İttihat liderlerini, özellikle Talat ve Enver Paşaları rakip görerek ülkeye kabul etmemesi yüzünden gitgide aralarında ayrılık ve düşmanlık meydana geldi. (3)

Yunan tecavüzünün İstanbul kamuoyundaki etkisi çok acı ve üzücü olmuştu. Ayan (Senato Meclisi anlamında)dairesinde özel toplantılar düzenlemekte ve çeşitli devletlerin siyaset adamları ve Ayan üyelerine, protestolar yazılması için düşünce alışverişi yapılmaktaydı. Bu üzüntü zamanlarında Amerika tarafından zayıf bir ümit ışığı görünür gibi oldu.

O zamanlar bizden ayrılacak ülke kısımlarının galip devletler mandasına konulması teorisi dillerde dolaşıyordu. Korgeneral Cevat Şakir Paşa’nın konağında Amerika zenginleri ve siyaset adamlarından Mr. Karayin’le, meşhur hukukçulardan Profesör King’in başkanlığında bir heyete iki üç defa çay ziyafetleri verilmiş olduğu gibi, bu iki zat, iki defa benim evime de gelerek görüşülmüştü.

Siyaset adamları gayet ağzı sıkı davranmakta, fakat Mr. Karayin Osmanlı İmparatorluğuna savaş öncesi tabi olan bütün ülkelerin ayrılmaksızın ve bölünmeksizin, Arabistan da dahil olmak üzere, bir blok halinde belirli ve sınırlı bir süre için Amerika mandası altına alınması hakkındaki düşüncesini gizlememekteydi.

Bu aralık Ermenistan ve Anadolu’yu teftiş eden, Amerika’nın Avrupa’ya gönderdiği Ordu Kurmay Başkanı General Harvard’ın bizim hakkımızda pek taraftar raporlar verdiği, bir Ermenistan kurulması imkânının olmadığını bildirdiği, hatta seyahati esnasında İngiliz subaylarının müdahale ve tahriklerini keşfedip hissetmesi üzerine, bunları tehdit ettiği ve hatalı bulduğu gibi haberler ve Amerikalılar silâh kuvvetiyle İspanya’dan aldıkları Filipin adalarında ahalinin hukukuna, dinlerine saldırmak ve müdahale etmek şöyle dursun, İstanbul’dan din bilginleri getirterek irşat, ıslah, medenileştirme ve iyi idareye büyük çaba harcandıktan sonra, şimdi de serbesti ve bağımsızlık bahşettiği yolunda rivayetler yayılmaktaydı.

“Manda”kelimesi yeni icat edilmiş bir diplomasi kavramıydı. Bunun gerçek tarifi, yapılacak anlaşma ve sözleşmenin şartlarıyla belirlenecekti. Dolayısıyla faydalı esaslara bağlanmak şartıyla esas fikir bana da az çok yumuşak geldi.

Bu şekil, Avrupalıların görünmeye başlayan ihtiraslarına, düşmanlıklarına ve sözleşmeyi bozucu uygulamalarına karşı, devletin birliğinin korunması için bir çare gibi göründü.

Amerika’nın İtilâf devletlerine yaptığı büyük hizmetlerle birlikte, askerî gücünün ve malî itibarının, diğer galipler gibi, savaş yüzünden aşağı düşeceği değil, kıyaslanmayacak derecede ilerlemesi ve yükselmesi cihetiyle devletler topluluğunda çok büyük nüfuzu haiz ve dolayısıyla ihtiraslara galebe ederek öyle güç bir işi kendi üzerine almaya ve bunun üstesinden gelmeye güç yetirebilir sanılıyordu.

Vahdet’i Milliye ye verilmek üzere kaleme aldığım ve Suriye ile ilişkili iki zatla, iki defa geçen sohbet üzerine düzenlediğim iki muhtıra, bu konudaki düşüncelerimi içerdiğinden, konuya ilişkin bölümlerini ekliyorum (İlgili kitap, Bkz. Ek: 21).

Fakat çok geçmeden ümitlerimizin boş, yabancıların hakkımızdaki niyet ve maksatlarının samimiyet ve insanlıktan tamamen uzak olduğu ortaya çıktı. Dolayısıyla bu görüş çok çabuk terkedildi(**).(***).(S.62)

İşte genel durumun bu şekilde günden güne kötüleşmesi hükümetin mevkiini sarsmakta olduğundan, Ferit Paşa korku ve hırs şevkiyle, Muhaliflerini ya yok etmek veya kendine çekmek suretiyle susturmak telâşına düşmüş olsa gerek ki, herhangi bir sebeple kamuoyunda az çok suçlu görülen ve nefret edilen pek çok kişiyi tutuklatmış, Divan-ı Harblerin üyelerini de değiştirerek kendi keyif ve arzusuna uyacak bir duruma getirmeye çalışmakla birlikte, diş geçiremediği kimseleri kandırarak her taraftan kendisine kuvvet toplamaktan da geri kalmamıştır.

Bir gün Reşit Akif Paşa merhumla Abdurrahman Şeref Efendi akşam yemeğine bize gelerek artık padişahı Tevfik ve Ferit Paşalardan ayırmanın mümkün olamayacağını, fakat devleti bu durumda bunların eline bırakmanın da büyük bir hata ve günah olacağını ve Zât-ı Şahanenin hakkımdaki kötü düşüncesinin değişmeye başladığını açıkladıktan sonra, teklif olunursa vekiller heyetine, hiç olmazsa meclise memuriyet sıfatıyla (ministre şans portefeuille –sandalyesiz bir bakan) dahil olup olmayacağımı sordular. Kendileri gibi tecrübe görmüş zatların dahil olmasında fayda bulunsa bile, benim artık kesinlikle bu adamlarla çalışmayacağımı söyledim.

Bu konuşmadan birkaç gün sonra telefonda, sadaret yaverinin gelip beni göreceği bildirildi. Hemen dışarı çıkacağımdan zahmet etmemesi cevabını verdim. Bunun arkasından telefonda bizzat Ferit Paşa “Vükelâ meclisine memuriyetimi içeren irade-i seniyyeyi elinde tutmakla övünüp iftihar ettiğini ve saat ikide Babıâli’ye gitmemi”, güya aramızda hiçbir şey geçmemiş gibi, tebrikle birlikte bildirdi.

Bakın bizde Vükelâ Meclisi nasıl kuruluyor!

Böyle bir muameleye nasıl karşılık vermek gerekeceğinde hâlâ tereddüt ve şaşkınlık içindeyim. Fakat kalbimde saltanat ve hilâfet makamına çok köklü bir saygı duygusu vardı. Tatlılıkla meydana gelen ve nefsime taalluk eden teklif ve temennileri reddedememek gibi bir zaafımı da yaratılıştan gelen bir eksiklik olarak itiraf etmek zorundayım…

Yüce Meclise memur zatlarla birlikte Vükelâ Heyeti yirmi dörde ulaşıyordu. Yeni tayin olunanların çoğunluğu ile eski hukukumuz vardı. Bu cümleden olarak Reşif Akif, Ali Rıza, topçu Rıza, Mahmut ve Abuk Paşaların ve Abdurrahman Şeref Efendiyle bizim kabinede de Maarif Nezaretinde bulunan Said Beyin ve gerçi aramızda eskiye dayanan bir tanışıklık yoksa da, erdem ve kültürü ile gerçekten gözleri ve gönülleri dolduran Hayderîzâde İbrahim Efendinin konuşmaları teselli verici oluyordu. Yeri Teşrifat gereği Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi’nin yanına rastlamıştı.

Bu zat İttihatçılar zamanında, Romanya’da çekildiği inziva ilticagâhından bu kere döner dönmez ilk işi Sabah gazetesine benimle Ahmet Rıza Bey aleyhinde bir makale vermek olmuş ve bunda benim Balkan Savaşı’ndan sonra Harbiye Nezaretini Enver’e makam hazırlamak ve Dünya Savaşı’ndan sonra sadareti İttihatçıları kaçırmak için kabul ettiğim, o gevşek ve zaman idarenin öncülük ve artçılığını yaptığım gibi boş tecavüzlerde bulunmuş, benden de karşılığını ve savunmasını görmüştü.

Sırası gelmişken şurasını da söyleyeyim ki, bu esnada yalnız İttihatçı liderleri değil, o dönemde hükümet işlerine katılmış tanınmış kimseleri de, sözde, kanunî bir şekilde ezmek ve cezalandırmak isteniyordu.

Güya İttihat ve Terakki kabinelerinde cemiyet genel merkezinin, anayasada belirlenmeyen bir dördüncü kuvvet şeklinde, devletin önemli işlerine müdahale ettiği ileri sürülüyor ve buna delil olarak da Balkan Savaşı’nın sonlarına doğru bir gece Vükelâ Heyetinin cemiyet merkezine giderek müzakerede bulunduğu gösteriliyor, bu hal ise anayasaya ihanet ve âdeta hükümet şeklinin değiştirilmesi demek olduğundan, buna izin veren Vükelâ Heyetini idama kadar götürecek böyle bir siyasî suçla mahkûm etmeye kalkışılıyor, İttihat ve Terakki hükümeti esnasında bir nebzecik Harbiye Nezaretinde bulunduğumdan, benim de sorumluluğuma karar veriliyor…(Feryadım, cilt 2,)

Mustafa Kemal’in geri çağrılması

“….Sadrazamın yokluğunda Anadolu’nun durumu büsbütün vahimleşti. İngilizler, Mustafa Kemal Paşa’nın Müslüman halka camilere topladığı ve Hristiyan halkla İtilâf Devletlerinin kontrol memurları aleyhine kışkırtıp teşvik etmekte olduğu iddiasıyla, hemen değiştirilmesini istediler. . .

Meclis tarafından bu isteğin kabul edilmesi ve Paşa’nın geri çağrılması zorunlu olarak karar altına alındıysa da, Harbiye Nazırı Şevket Turgut paşa açık emir vermeyip istişare için acele olarak İstanbul’a gelmesini bildirerek işi geciktirmekte, İngilizler ise isteklerinde ısrar ve şiddet göstermekteydiler.

Vükelâ- Bakanlar kurulu- Meclisi bir aralık benim telgraf başında haberleşerek gelmeye ikna etmemi istemişse de, kabul etmedim. Fakat sanıyorum ki, Ferit Bey haberlermişse bir sonuca ulaşamamıştır.

Bu sırada Saray’dan da, Mustafa Kemal Paşa’ya gelmesi hakkında tavsiyelerde bulunulduğu rivayet edilmektedir.

Bu keşmekeş arasında, İngilizler bu kere de Albay Refet Bey’in geri aldırılmasını istediler. Harbiye Nezareti bu zatı azletti ve yerine Albay Selahattin Bey’i tayin ederek Samsun’a gönderdiyse de, Refet Bey en yakın âmirinin Mustafa Kemal Paşa olduğunu bildirerek kumandayı bırakmamış ve Samsun’un arkasındaki sırtlarda savunma tertibatı almıştır.

Böyle bir hayli zaman kaybolduktan sonra. Harbiye Nezareti Mustafa Kemal Paşa’ya açıkça azledildiğini bildirdiyse de, o zamana kadar Paşa tertibatını almış olduğundan “rütbe ve memuriyetinden istifa ettiğini ve bir millet ferdi gibi vatanın savunmasına çalışmak için Anadolu’da kalacağını” bildirerek işine devam etti.

Ankara Kolordusu Kumandanı Ali Fuat, Erzurum Kumandanı Kâzım Karabekir Paşalarla, Samsun Kumandanı Refet Bey ve daha önce halkı teşvik ve cesaretlendirerek mahallî bir savunma hazırlamak üzere kendi arzusuyla Anadolu’ya geçmiş olan Rauf Bey, aralarında düşünce birliğine vardıktan sonra, zaten vatan sevgisi ve devletin istikbali endişesiyle yanıp tutuşan birçok kumandan, erkân ve subayları da kendilerine bağladılar.

Böylece memleketin her tarafında, özellikle Batı kuzey ve doğu Anadolu’da nizamiye kıtalarıyla Müdafa-ı Hukuk Teşkilâtı ve Müdafa-ı Milliye’nin bütün kuvvetleri Mustafa Kemal Paşa’nın eline geçti.

Ferit Paşa, Paris’ten dönünce yakalanmış olduğu büyüklük hastalığı icabı, Mustafa Kemal Paşa’yı bir telgrafla istanbul’a döndüreceğini zannetti. Öyle ya, kendisi tayin etti, yine kendisi güzel bir şekilde azleder! Bu kuruntuyla haberleşmeye de girişmişse de, gereken cevabı alınca, gerek sarayın, gerek kendisinin kin ve öfkesi coşmuştu,

İşte bu düşünce haletiyle kongrenin engellenmesi için tedbir aranıyorken, Harput Valisi Galip Bey’in, Kürt gönüllüleriyle baskın suretinde Harput tan on, oniki gün uzak olan Erzurum’a giderek kongre heyetini tutuklaması düşünüldü.

Ben bu ana kadar susuyordum. Fakat artık bu görüşü öfkeyle ve alaylı bir şekilde çürüttüm, konu da kapandı.

Sonra yeni Harbiye Nâzın Nâzım Paşa, Askerî Şûra’nın yeniden canlandırılıp kurulmasına dair tezkiresini okudu ve ordunun hakkımdaki bağlılığından söz ederek bu şûra başkanlığının kabulünü bana yönelerek rica etti.

-“Paşa! Hangi ordudan, hangi şûra’dan, hangi başkanlıktan söz ediyorsunuz? Elde ne kaldı ki!?”

Diyebildim ve gözyaşlarımı tutamayarak meclisi terk ettim. Artık Babıâli denilen bu mihnet evini bir daha göremeyeceğimi zannediyordum. Ertesi günü kaleme aldığım ayrıntılı istifa mektubunu Ayan’dan göndermek üzereyken Abdurrahman Şeref Efendi ve İsmet Bey, böyle şiddetli bir istifa mektubunun sakıncalarından söz ederek, engel oldular. Bu yüzden kısa bir özetini yazarak gönderdim.

Salih Paşa sadaretinin dokuzuncu günü (16 Mart 1920) İngilizler birdenbire İstanbul’u işgal ettiler. Gerçi bir gün önce, geç vakit işgalin olacağı notayla haber verilmişse de, Babıâli’nin itirazına cevap ve ehemmiyet verilmemiştir. Bu tarihte İstanbul fiilen askerî işgal altında, polis de müttefik devletlerin elindeydi.

Şu halde böyle bir teşebbüse ne ihtiyaç olduğu cidden anlaşılamaz! İtilâf askerleri başkumandanı Mareşal Franchet d’Esperey’nin görüş ve izni, ihtimal haberi de olmaksızın, geceleyin İngiliz askeri Osmanlı karakollarına baskın suretiyle saldırdılar. Bir hayli evlere duvarları aşarak, kapıları kırarak girdiler, birçok tanınmış kimseyi de tutukladılar.

Bu olayda İngilizlerin ihtiyatlılık diyerek yaptıkları mezalim ve tedbirler feci olduğu kadar, gülünçtür. Tehdit için donanma toplarını İstanbul’a çevirmiş, bir dreadnot, ağır topları olan zırhlı) ateşe hazır bir durumda köprü civarına kadar sokulmuş, İngiliz erleri Şehzadebaşı karakolunu işgal ettikleri zaman, askerlerimizi uykudayken süngülemiş olduğu gibi, bir hayli devlet adamını –ki içlerinde eski Harbiye Nâzırı ve Genelkurmay Başkanları Cemal ve Cevat Paşalar da bulunmaktadır- yatak odalarından, ailelerinin kucağından zorla alınıp sürüklenerek Malta’ya sürülmek üzere gemilere bindirmişlerdir.

Buna benzer tedbirler bizim daima, hatta iş başındayken bile muhalif adını taşıyan hayırsızların iftiraları, tavsiye ve nasihatlarının bir sonucu olduğundan şüphe olmamakla birlikte, İngilizler için de şerefli bir menkıbe olmasa gerektir.

Ferit Paşa’nın ikinci defa sadrazamlığı

Keşfedemediğim sebeplerle kendine güveni her an artan, bu defa sadaret ve Hariciye Nezaretleriyle beraber Harbiye Nezareti ve Mareşallik ünvanını da üstlenen ve omuzlayan Ferit Paşa’nın bu son dönem hükümeti, İnsanlığa sonsuza kadar leke olacak rezilce ve zalimce uygulamalarla kirlenmiştir.

Millî mücadelecileri, padişah iradesi ve fetvalarla engellemek ve kötülemek, mücahitleri sultana karşı ayaklanmak suçuyla itham etmek, Mebuslar Meclisini zabıta kuvvetleri vasıtasıyla kapamak, İstanbul’un işgali günü yapılan mezalim ve tutuklamalar yetmiyormuş gibi, bir hayli hamiyetli mebusu İngilizlere tutturup sürgün ettirmek, ondan sonra da yayınlanan hatt-ı hümayun ve beyannameleri halkın gözünde bütün sorumluluğu Zât-ı Şahaneye yükletecek bir şekilde kaleme almakla hem padişaha ihanet, hem de Meşrûtiyet hükümlerine açıkça muhalefet etmek gibi kötülük ve alçaklıklar, kabinenin daha ilk faaliyet haftasındaki utanç verici mel’unca ve delice uygulamasındandır.

Padisah’ın genel olarak bu beyanname ve fetvalara ve özellikle yazılış suretlerine muvafakat etmek istemedikleri halde, bunların işgalci devletlerin temsilcilerince kesin şekilde gerekli görüldükleri açıklamasıyla değiştirmeden çıkarılmasında ısrar ve hatta Babıâli’de kaleme aldırıp imza ettirmek istediği hatt-ı hümâyunların Meşrûtiyet usulüne aykırılığını Mabeyn Başkâtibi Ali Fuat Bey’in açıklaması üzerine huzur-u şahanede öfke ve sertlikle hatırını kırmaya cesaret ettiği ve bu beyanname ve hatt-ı hümayunla Başkitabet Dairesinde tescil ettirmeye bile gerek görmediği çok nezih ve sağlam sözlü olan Ali Fuat Bey’in rivayetleri cümlesindendir. Bir süre sonra da sözü edilen zat memuriyetten alınmıştır…” (4)

Devam edecek…

Resim; web ortamından alınmıştır.

Kaynakça;

(1-2) Ahmet Hakan, Hürriyet, yazının tamamı için bakabilirsiniz; webarsiv.hurriyet.com.tr/2005/07/24/676908.asp

(*) Kör Kadı türünden olan bu doğruluk, ömrümde düştüğüm hataların en büyüğü ve en zararlısı olmuştur. Gerçi devleti bu vartaya düşürenler ittihatçılardı. Açtıkları yaraların daha kanı dinmeden, onlarla birlikte çalışmak vicdanıma çok ağır geldi. Fakat onların yerine gelenler daha zararlıydı. Dolayısıyla teklif edilen kuvvet ve serveti iyi bir şekilde ve ustalıkla vatan ve devlet yolunda kullanmaktan kaçınmak ve güçsüz, kuvvetsiz, kimsesiz inziva köşesinde oturmayı seçmek, hesabıma yazılacak büyük bir hatadır. İtiraf ediyorum!

(3) Feryadım, cilt, 2, Ahmet İzzet Paşa, sahife, S.59

(**) Mustafa Kemal Paşa, meşhur Nutuk’unda beni manda taraftan olmakla suçlamak istiyor. Mütareke sırasında manda taraftarı zatlar ve cemiyetler vardı. Ben bunlarla bir kerecik bile görüşmedim. Manda hakkındaki düşüncem yukardaki açıklamadan ve eklenen muhtıra içeriğinden anlaşılıyor. Fakat Paşa hazretleri o tarihlerde benden çok manda yanlısı olup Cevat Paşa konağındaki toplantılar da onun bilgisi dahilinde ve iştiraki dairesinde yapılmakta olduğu sonradan anlaşıldı. Bununla birlikte ortaya koyduğum şartlar dahilinde bir mandaya ben bugün de taraftarım. (Feryadım, cilt,2)

(***) Rauf Beyin (Orbay) Kâzım Karabekir Paşa’ya yazdığı bir mektupta, Mustafa Kemal Paşa’nın askerlikten istifa ettikten sonra: “Allah belâsını versin, şu Amerikalar manda mıdır nedir, bir an evvel kabul etseler de memleket de, millet de bu hercü mercden kurtulsa” sözlerini fartı yeis ve heyecanla kendi kendine konuşur gibi tek tekrar etti” demektedir. (Bkz. Cemal Kutay, “Osmanlıdan Cumhuriyete”, c. 4, s. 395, îst. 1992, (Yay. Not). S.62

(4) (a.g.e.)

‘Osmanlıdan Cumhuriyet’e İktidar oyunu, Avni Özgürel

-‘Sultan Vahdettin’in son günleri’, Rumeysa Areba, Timaş (2012) yayınları

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*