Batı, uygarlığını borçlu olduğu İslam’ı neden inkârdan gelmektedir? (10/Son)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı
 "İnsan Hakları Beyannamesi"nde; düşünce, vicdan, din, toplanma ve örgütlenme özgürlükleri bulunmamakta mıdır? Bulunmakta ise, buraya üye olanların ülkesindeki kısıtlamalar ne anlama gelmektedir?

“İnsan Hakları Beyannamesi”nde; düşünce, vicdan, din, toplanma ve örgütlenme özgürlükleri bulunmamakta mıdır? Bulunmakta ise, buraya üye olan devletlerin diğer inanç sahiplerine karşı kendi ülkerinde yaptıkları engellemeler ne anlama gelmektedir?

İslam, Barışa, Kardeşliğe, Merhamete, İnsan haklarına saygıya; “iyiliği emredip, kötülükten men etmeye”; “Oku” emri ile, Bilgiyi ve Âlimi yüceltmesine rağmen bugün neden olması gereken yerde değildir?

Tarihçilere göre bugüne kadar 16 büyük uygarlık yaşanmıştır. Bugün varlığını sürdüren İki uygarlık vardır. Batı ve İslam Medeniyeti.

Bunlardan Batı Medeniyeti, Batılı ilim insanlarına göre kastedilen manadaki varlığını, İslam Medeniyeti’ne borçludur. Bu iddia, yazının bölümlerinde delillendirilmiştir.

İslam Medeniyeti, yaklaşık 1000 yıllık süreçte belirleyici olmuş, bunun beş yüzyılında, İnsanlığa hediye ettiği buluşları ve getirdiği yaşam şekli ile tarihteki en büyük devrimleri gerçekleştirmiştir.

İlme ve Tarihe meraklı olanlar, Alman Martin Luther, İtalyan Filozof Tommaso Campanella, İskoç Adam Smith,  Alman Karl Marks’ın, gerek din ve gerekse insanın yaşamı (üretimi-tüketimi-emeği) üzerine çalışmalarını bilirler. Bunların düşüncelerinin oluşmasında İslam’dan esintiler olduğu bilinmektedir.

İslam ve Adalet

Şüphesiz ki Allah insanlar arasında adaleti ikame etmek için Rasulleri göndermiş, kitaplar indirmiştir. O adalet ki semalar ve yeryüzü onun üzerine kurulmuştur.  Hakkın izleri ortaya çıktığı ve hangi yolla olursa olsun adalet ikame edildiği zaman Allah’ın şeriatı, rızası ve emri tamamlanmış olur.

Allah-u teala, adaletin yolunu, delilini ve emaresini tek şekle hasretmemiştir. Ve onun dışındaki daha açık, daha delile dayalı ve daha güçlü yolları yok etmemiştir. Aksine bu hususta bir çerçeve belirleyerek hakk ve adaleti ikame etmenin yolunun, insanlar arasında adaleti gerçekleştirmek olduğunu belirtmiştir...” (1)

İslam, Bilim ve Bilginler

-Kuran ; ”Kitap ve hikmeti (İlmi) öğreten bir Peygamber göndermekle Allah mü’minlere büyük bir lütufda bulunmuştur.” (2) Demektedir.

-Hz. Muhammed’e (sav), “İlâhî tebliğdeki görevinin, eğitim-öğretimden ibaret olduğu” bildirir.

-”Allah beni bir muallim olarak göndermiş bulunuyor.”(3)

-”Kıyamet gününde âlimlerin mürekkebi ile şehitlerin kanı tartılır, âlimlerin mürekkebi şehitlerin kanından ağır gelir.”

-“Âlimlere tabi olun! Çünkü onlar, dünya ve ahiretin ışıklarıdır.”

-“Âlimler, kurtuluş yolunu gösteren birer rehber ve kılavuzdur.”

-“Âlime hürmet eden, bana hürmet etmiş, onu ziyaret eden beni ziyaret etmiş olur.”

-“Bir âlim ölünce, İslam da bir gedik açılmış olur ve kıyamete kadar kapanmaz.”

-“Âlimin sohbetinde bulunmak, bin rekât nafile namazdan üstündür.”

İslam, İnsan hakları ve Hürriyeti

“İnsanları dövmeyin, sonra zelil kılarsınız; mahrum bırakmayın, sonra isyan ettirirsiniz… Annelerinin hür olarak doğurduğu insanları ne zamandan beri köleleştirdiniz?” (4)

Her canlının yaşamı ve hürriyeti değerlidir. Bu değeri, ne inancı, ne cinsiyeti, ne rengi, ne sahip oldukları ne de kariyeri belirlemelidir. Bunlar doğumu ile birlikte onun hakkıdır. Bu doğrultuda, tüm canlılara yapılan haksızlık tepki görmelidir. Tepkimiz, bizden olmalarından, bizim gibi düşünmelerinden  kaynaklanmamalıdır.

İslam, “hürriyeti” insan hayatının anlamını gerçekleştiren şey olarak görmektedir. Onda gerçek hayat vardır. Onu yitirmesi ise ölümdür. Bireysel, grupsal ve toplumsal anlamda insan hürriyeti –yalnızca “hukuk” değil- insanın insanlığının gerçekleşmesi için zorunlu olan en önemli “gereklilikler”den birisidir…”(5)

İslam’ın, ortaya çıktığı toplumdaki köleleri tedricen özgürlüğe kavuşturmaya verdiği önemi düşünenler, bu özgürlüğe kavuşturmanın yarattığı “diriltici atılım”ı anlarlar. Öyleki kölelerin özgürlüğe kavuşturulması Allah’a yaklaştıran bir ibadet ve Müslümanlardan günah işleyenlerin günahına keffaret olmaktan başka İslam devletinin genel gelirlerinin sarfedildiği belirli alanlardan biridir.

İslam zenci, rum, fars… gibi çeşidi uluslardan kölelerin bulunduğu bir toplumda ortaya çıktı. Daha da önemlisi bu toplumda “kölelik nehri” çok çeşitli kaynak ve kollardan beslenmekteydi. Bu kaynakların ürettiği köleler, bu nehrin sürekli coşmasını temin etmekteydi.

İslam geldiğinde bu “kölelik düzeni”ni tedricen ortadan kaldırmayı güvence altına alan “Devrimci-mümkün” bir tavır almıştı.

Bitmek tükenmek bilmeyen kabile savaşları köleleştirmenin kaynaklarından biriydi. Kabile ve ferd ikinci kaynaktı. Borçlanmaya yol açan yaygın fakirlik de üçüncü bir kaynaktı. Borçlu borcunu ödemekten aciz kalınca köleleştiriliyordu.

Tefecilerin kat kat aldıkları faiz, bu fakir toplumdaki sosyal adalet dengesini tamamen bozuyordu. Faiz, kimileyin “kölelik nehri”ne düşmeye yol açan yoksulluğu daha da şiddetlendiren bir etkendi. Kölelerin içinde bulundukları sıkıntılı durum ise gerçekten korkunç ve çirkindi.

İslam’ın şiddetle faizi yasaklamasının arkasında bu vardır. Faiz, kölelik için en büyük tuzaktır.

İslam geldiğinde bu “vakıa” ya “mümkün-devrimci” icraatlarla karşı durdu. Hemen “kölelik nehrini” yeni kölelerle besleyen kaynak ve kolları kapattı. Bunlardan yasal savaş dışında bir yol kalmadı.

Hatta savaş köle ve esirlerinin özgürlüğe kavuşturulması İçin fidye sistemi getirildi. Sonra hedefi genişleterek azad etme ve hürriyetine kavuşturma usulüyle “kölelik nehri”ni kurutma yoluna gitti.

İslam, köle azad etmeyi Allah’a yaklaştıran bir ibadet saymış ve “Kim bir köle azad ederse Allah azad ettiği kölenin her bir azasına karşılık onun bir azasını cehennemden azad eder” demek suretiyle müslümanları köle azad etmeye özendirmiştir. Sık vaki olan birçok küçük günahın keffareti bir köleyi kölelik boyunduruğundan kurtarmaktır. Köleler İslam’a sarılmakta yarışıyorlardı. Bu durum müşrik önderlerin onlara işkence yapmalarına yol açıyordu. Bu yüzden İslam, köleleri hürriyete kavuşturmayı teşri (yasa) kılmış, zekatların ve genel hazinenin daimi harcama yerlerinden biri yapmıştır.

“Sadakalar, Allah’dan bir farz olarak ancak fakirlere, düşkünlere onlar üzerinde çalışan memurlara, kalbleri (İslama) ısındırılacak olanlara, kölelik altında bulunanlara, borçlulara, Allah yoluna ve yolcuya aittir. Allah bilendir, hikmet sahibidir.”(6)

Bu, Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de farz kıldığı bir vecibedir. Aynı şekilde anlaşmalı kölelere borçlarını kapatabilmeleri için yardım etmek de âyette geçen “borçlular” hükmünün kapsamına girmektedir.

Bu toplumsal dayanışma bütün insanları kölelik çukuruna düşmekten koruyan müşfik bir koruma setidir.

Hatta Kur’an-ı Kerim bir adım daha ileriye giderek Müslümanlara “gerçek iyiliğin” duada ve namazda doğuya ya da batıya yönelmekte olmayıp daha başka iş ve çalışmalarda olduğunu bildirmiştir.

Bunlar arasında köleleri efendilerinden satın alarak hürriyetlerine kavuşturmayı da saymıştır.

-“Yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz iyilik değildir.’Asıl iyilik, O (kimsenin iyiliği) dir ki; Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara ve peygamberlere inanmak, Allah rızası için yakınlara, yetimlere, yolda kalmışlara, dilencilere ve boyunduruk altında bulunan (köle ve esir)lere mal vermek; namazı kılmak, zekatı vermektir..” (7)

“Kadınlarına zihar edip sonra söylediklerinden dönenler, karılarıyla temas etmeden önce bir köleyi hürriyete kavuştursunlar. Size öğütlenen budur. Allah yaptıklarınızı haber almaktadır.”(8)

“Ona iki tepe (iki hedef: hayır ve şer yolunu) gösterdik. Fakat o, sarp yokuşu geçemedi. Sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bileceksin? Bir boynu (kölelik zincirinden) çözmektir. “(9)

İslam kölelere birçok haklar tanımış, güçlerinin yetmeyeceği yükümlülükleri sırtlarından almıştır. Hatta neredeyse efendileriyle tamamen eşit hale getirmiştir. Artık bu durumda İslami bir ibadet olarak kölelerin azad edilmesi hatırı sayılır bir maddi ziyan olmaktan çıkmıştır.

Allah Rasülü (sav) şöyle buyuruyor: “Kölenin yemesi ve giyinmesi sahibine aittir. Onları güçlerinin yetmediği işlerle yükümlü tutmayınız”(10)

-“Sizden biriniz kölem, cariyem demesin. Oğlum, kızım desin.(11)

İslam ve Demokrasi

Yunan kökenli bir kelime olan Demokrasi’nin; halk ve iktidar kelimelerinin birleşmesinden meydana geldiği bilinir.

Demokrasi; “ halkın kendi kendisini yönetmesi ve görüşlerini özgürce söyleyebilmesi”dir.

İslam devleti, İslam toplumu ve Müslüman ailede geçerli olan islami yönetim felsefesinin “şûra”(Görüş ve bilgi alışverişi) olduğu konusunda neredeyse tüm bilginler ittifak etmişlerdir.

Yani bu “otorite”nin alanı neresi olursa olsun; ister devlet, ister toplum, isterse aile olsun “İslami otorite”nin kaynağı şûradır.

İslam, “şûrâ”yı insan haklarından bir hak saymakla yetinmemiştir. Diğer medeniyetlerin yalnızca hak saydığı öteki şeylerde olduğu gibi şûrayı da yönetici-yönetilen tüm ümmet üzerinde; devlet, toplum, aile ve insan hayatının tüm cephelerinde “zorunlu bir şeri fariza” (bağlayıcı) kılmıştır.

Kur’an şûradan, yönetim, siyaset ve dünyevi uygarlık işlerinde Rasulullah (sav)’in uyması gereken bir (bağlayıcı) fariza olarak söz etmektedir… Hatta peygamber için dahi

Yüce Allah, elçisine hitaben şöyle buyuruyor

“Allah’ın rahmetinden dolayı, ey Muhammed, sen onlara karşı yumuşak davrandın.  Eğer kaba ve katı kalbli olsaydın, şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi. Onları affet, onlara mağfiret dile.  İş hakkında onlara danış, fakat karar verdin mi, Allah’a güven, doğrusu Allah güvenenleri sever”(12)

Allah’ın elçisine vahyi olan Kur’an-ı Kerim’de,  zorunlu bir şer’i fariza olan şûrayı iyi anlayan seleflerimiz (öncülerimiz) bu ayetin tefsirinde şunları kaydediyorlardı:

-“Şûrâ, şeriatın kaidelerinden ve ahkâmın (Hükümlerin) en büyüklerindendir.

İlim ve din ehliyle istişare (danışmayanların) etmeyenin azli vaciptir. Bu, hakkında hilaf bulunmayan şeylerdendir!..”(13)

Kur’an’ı Kerim Müslüman toplumda şûraya bu kadar geniş yer  verdiğine; onu hem küçük ailenin, hem de tebanın ve devletin idare felsefesi yaptığına göre müslümanların temayüz ettikleri sıfatlar arasında (şûrâ etmeyi-bilgi alışverişi) saydığını görmemizde de bir gariplik yoktur!..

“Size verilen şeyler, dünya hayatının geçimidir. Allah’ın yanında bulunanlar ise daha hayırlı ve daha süreklidir. (Fakat bu mükafat) şu kimseler içindir ki- inanıp Rabblerine dayanırlar. Büyük  günahlardan ve çirkin işlerden kaçınırlar; kızdıkları zaman onlar, affederler. Rabblerinin çağrısına gelirler, namazı kılarlar, işleri, aralarında istişare iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan harcarlar. Bir zulüm ve saldırıya uğradıkları zaman kendilerini savunurlar.”(14)

’Bu ayetler Müslümanların sıfatlarını saymaktadır”. Bu sıfatlardan biri de “İşleri(nin) aralarında şürâ ile” olması, bir ferdin veya grubun insanları hesaba katmaksızın görüşüyle baskı yapma hakkının olmamasıdır. (10)

Kur’an’i Kerim bir çok yerde “şûrâ” terimini açıkça kullanarak İslam ümmetinin siyasetinin, yönetiminin ve her işinin şûrâ ile olmasının gerektiğini vurgulamıştır. (15)

 “Avrupa İSLÂM’dan Neden Korkuyor” Veya İnkardan geliyor?

“..Rahip Lelong’un “İslâm Ve Batı” isimli eserinde;

-“Bilgisizlik yüzünden korku doğuyor, İslâm’dan ürkülüyor. Avrupa ve Amerika’da İslâm’ın zenginlikleri yeterince bilinmiyor…” (16) Demektedir.

Bilgisizliğin yanında bir etken daha vardır. (Kimi) Hristiyanların (Din adamlarının-Kilise) din üzerinden haksız olarak büyük kazanç sağlamaları.

Bu iki sebep neticesinde, asırlardır özellikle de Hristiyan Din adamları’nın dolaylı veya doğrudan yayınladıkları kitaplarda, “korku!” unsuru kullanılan, işlenen en önemli malzeme olmuştur.

Ülkemizde de iyi bilinen! İtalyan Dante’nin İlahi Komedya’sını okuyanlar, Müslümanların Hristiyan Alemi’ne (Düşmanlık hissi taşımayan) bakışlarına, anlayışlarına karşılık, Hristiyanların İslam’ı ve Müslümanları nasıl görmek istedikleri veya gördüklerini hatırlayacaklardır.

Bugünde, İslam’ı kasıtlı olarak Cahil inananlarının uygulamaları ile eşleştirerek, bunu da, 7 gün 24 saat kontrol ettikleri görsel ve yazılı medya üzerinden,“beyin yıkamak” adına her an tekrarları, bu korkunun din üzerinden (Maddi değer boyutunda) sağlananların kaybedileceği korkusundan kaynaklandığı anlaşılacaktır.

Batılı sömürgeciler, bu yayınlarla kendi halklarını da aldatmakta, sömürülerini (kendilerine göre) haklı kılmaktadırlar!

 

Resim;web ortamından alınmıştır.

Yararlanılan eser; “İslam ve İnsan Hakları, Haklar Değil Gereklilikler, Dr. Muhammed UMARA (Yazı içeriğinde anlatılanların kaynakları diğer bölümlerde bulunmaktadır)

(1)İbn-i Kayyım, İlâm’ul-Mevkiayn’, c. 4, sh. 373, Beyrut 1973 baskısı.

(2)(Âl-i İmrân Sûresi 164)

(3)İbn Hanbel, III, 328; İbn Mâce, I, 17

(4)Ömer b. Hattab (r.a.)

(5)İslam ve İnsan hakları,

(6)Tevbe; 60.

(7)Bakara; 177.

(8)Mücadele; 3.

(9)Beled; 10-13.

(10)Müslim, İbni Hanbel, Muvatta.

(11)Bahari, Müslim, Ebu Davud, İbni Hanbel.

(12)Âl-i Imrân; 159.

(13)Kurtubî el-Camiu’l ahkamu’l Kur’an c.4, s.249.

(14) Şûrâ; 36-39.

(15) İslam ve İnsan hakları,

(16) http://www.sizinti.com.tr/konular/ayrinti/avrupa-islmdan-neden-korkuyor-ekim-1989.html

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*