“Son Osmanlılar” Batı, Osmanlıya nasıl kaybettirdiyse öyle de kazandıracak, ya da batacaktır. (6)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

GÜÇ OYUNU

Aşağıdaki tespitleri ileri derecedeki meraklıları dahi belki ilk kez öğrenecektir. Tarih, bir deniz misalidir, kendisine ait olmayanları bir süreç içerisinde kıyıya, sahile bırakmaktadır.

Ve işte tarihin içinden kendisine ait olmayanlardan kıyıya bıraktıkları.

Başlamadan geçen bölümün sonundaki sorunun cevabını verelim.

Bizi NATO’ya kim soktu?

Elbette, Musevi-Mason, 2. Abdülhamid’i ittihatçıların darbesi ile tahtan indiren Selanik Mebusu Emanuel Karasu, İttihatçılar, yani, “Halk Fırkası”,  ve Lideri İsmet İnönü.

Peki, bu yaşananlar bir zaruret miydi, bir keyfiyet mi?

Bunun cevabını aşağıda da görüşlerine yer verilen,  Amerikalı JOHN TIRMAN vermektedir.

1918’de I. Dünya Savaşı’nın sonunda, İngiltere ve Fransa Akdeniz’in doğusundan Hindistan’a kadar olan tüm Müslüman toprakları etkili bir biçimde kontrol altına aldı.

Yaklaşık yirmi yıl sonra gerçekleşecek olan bir sonraki dünya savaşına kadar, Avrupa bu bölgede neredeyse tam bir egemenliğe sahip olacaktı.

Yalnızca Suudiler ve halef Türk devleti belirli bir bağımsızlığı korudu ve onlar da aşama aşama Batı’nın çekim alanına çekildiler.

II. Dünya Savaşı’nın kan banyosu bile Avrupa’nın sömürge egemenliğini alaşağı edemedi. Geriye dönülüp bakıldığında Batı’nın İslam’la karşılaşmasını, en sonunda kesin ve uzun ömürlü bir askeri zaferle sonuçlandırdığı görülüyor.” (1)

Gazeteci, araştırmacı John Tırman ne demektedir?

İngiltere ve Fransa 1918’de, Tüm Müslüman toprakları etkili biçimde kontrol altına aldı.  Suudiler ve Türkler aşama aşama batının çekim alanına çekildiler.

Çok sık verdiğimiz örneği tekrar verelim;

Yıl 1932. Yer, Belçika’da Dünya Güzellik yarışması’nın yapıldığı salon…

Jüri başkanı, Türkiye Cumhuriyeti’nde, “Türk güzeli” olarak seçilen ve bu yarışmaya gönderilen Keriman Halis’in de önünde şu konuşmayı yapmaktadır;

-“Jüri Başkanı  kürsüye geçerek elindeki Türkçe ve Fransızca belgeye göre şöyle konuştu:

“Sayın jüri üyeleri, bugün Avrupa’nın Hıristiyanlığının zaferini kutluyoruz. 1400 senedir dünya üzerinde hakimiyetini sürdüren İslamiyet artık bitmiştir. ”Müslüman kızlarının geleceği böyle olması temennisiyle, Türk güzelini dünya güzeli olarak seçiyoruz.” (2)

Bu seçimin oylamasız yapıldığını da belirtmiş olalım. İlginç değil mi?

Peki,  (Suudiler ve Türkler aşama aşama batının çekim alanına çekildiler.) Yazarın bu ifadesinden ne anlamalıyız?

-1918’de güçlü olan kimlerdir?

-İngiltere ve Fransa mı?

-Peki, 1945’den sonra kim?

-Hımmm! Amerika olmalı…

-Yani kendisinin gücünü temsil eden NATO’mu demek istediniz?

-Ben farkında olmadan öyle mi söylemişim, el mi değişmiş?

Bunu burada keselim ve gerisini okuyanın bilgi-deneyim ve basiretine bırakalım.

Şimdi neden Osmanlı -daha doğrusu batının tüketerek yok ettiği anlayışı- bölgenin, daha doğrusu Avrupalıların çıkarı için geri kazandırılacak, ona bakalım. Ve bu neden bir zarurettir?

...19. yüzyıla gelindiğinde pek çok şey değişmişti. Osmanlı İmparatorluğu açıkça gerileme içindeydi.

Aydınlanma ile canlanan ve Sanayi Devrimi ile güçlenen Avrupa, Müslümanlara karşı hami gibi davranabilirdi; fakat esas olarak onları hor görmeye devam etti.

Avrupa’nın eskiden Osmanlı ve iran’a ait olan toprakları kolaylıkla sömürgeleştirmesi, tehdit ve üstünlük algılamalarını başka yerlere yöneltmesine sebep oldu. Artık Avrupa emperyalizminin borusu ötüyordu; bu 20. Yüzyılın büyük bir bölümü için geçerli olacaktı.

Avrupa, Batı emperyalizmi çağından çok daha önce bile Ortadoğu üzerinde etki sahibiydi. Özellikle Osmanlılar Avrupa silahları alıyordu. Konstantinopolis’in de geçirilmesinden çok önce Türkler, Avrupa yapımı büyük topları kullanıyordu.

Ayrıca gemi yapımcılığı tekniklerini ve denizcilik esaslarını Avrupa’dan almışlardı ve Müslümanlar muhtemelen Haçlı Seferleri gibi erken tarihlerde her türden Batılı silahı satın almışlardı.

Bir bilim adamının gözlemlediği gibi,

“Avrupalılar kendilerini yok etmeye kararlı düşmanlara savaş silahı satarken en ufak bir pişmanlık duymamışlardır.”

”Kucak açılan askeri teknoloji sık sık çeşitli Avrupalı hocaların İstanbul’a yerleşmesine neden olmuştu – ki bu da Türkler için pek hoş olmayan bir gereksinimdi.

Avrupa emperyalizmi Osmanlı ve İran İmparatorlukları’nın tedrici olarak tüketilmesiyle sınırlı değildi elbette.

Orta Asya’daki Rus etkisi 18. Yüzyıl boyunca artıyordu ve 19- yüzyılın ortalarına gelindiğinde Britanya Hindistandaki denetimini emniyete almıştı.

Bu türden tutkular, Türkiye ve İran’ın önemini bütünüyle farklı bir yolla arttırdı: bu ülkeler, Londra ve Delhi arasındaki hayat kanalları, emperyal Rusya ile emperyal İngiltere arasındaki rekabet sahalarıydı. Büyük Oyundaki” en gizli manevralar ve en açık askeri kampanyalar Afganistan ve İran’da gerçekleştirildi.

Fakat sendelemekte olan Osmanlı sultanlarının da bir rolü vardı: Britanya’nın, Doğu’ya giden yollarını emniyete kavuşturma ve Karadeniz’i (dolayısıyla Rus donanmasını) kontrol etme ihtiyacı, Bab-ı Ali ile uzun süreli bir ilişki kurmasına yol açtı.

Kraliçe Viktorya, Çanakkale ve İstanbul Boğazlarından denetimsiz geçiş karşılığında belli garantiler sağladı.

Fakat din yine araya girdi. Sultanın Hıristiyan azınlıklara uyguladığı iddia edilen “zulümler” İngiltere’de ortalığı öyle karıştırdı ki, William Gladstone, Benjamin Disraeli’den sonra 1880’de başbakan olunca İstanbul’la olan bağları kopardı..” (3)

Burada William Gladston’u ve anlayışını tanımak için küçük bir ara vermemiz gerekmektedir.

“…Nitekim (İngiltere Başbakanı) Gladstone, Türklere ve Müslümanlara yönelik bütün politikalarının dışında yalnızca bu cümlesiyle “Türk-Müslüman düşmanı” unvanını aldı. Avam Kamarası’nda Sason isyanlarının konuşulduğu oturuma Kuran-ı Kerim ile gelerek konuşmaya başlayan Gladstone, bir ara Kuran-ı Kerim’i işaret ederek “Bu lanetli kitabın takipçileri oldukça, Avrupa’ya barış gelmeyecektir” (As long as there were the followers of that accursed book, Europe would know no peace) ifadelerini kullanmıştır…”

“…Türkler Avrupa’dan hemen çıkartılmalı, derhal yok olmalıdır… Türkler ortadan kaldırılıp, toprakları üç devlet tarafından anlaşarak paylaşılmalıdır” (4)

Kaldığımız yerden devamla;

…Bu olay Ortadoğu üzerinde etki sahibi olmak için sürekli değişen baş döndürücü ittifak ve gayretler zincirinin halkalarından yalnızca bir tanesiydi; fakat bölgede tarihin seyri açısından belli sonuçlar doğuracaktı.

Rusya’ya karşı denge oluşturmak için Avrupalı bir müttefik arayan sultan, Bismarck yönetiminde birliğini yeni kurmuş ve güçlü Almanya’ya yöneldi. Berlin-İstanbul işbirliği, I. Dünya Savaşı’nda her iki tarafın da yaşadığı hezimete dek ayakta kaldı.

19l4’e gelindiğinde, Osmanlı İmparatorluğu’nun “Avrupa’nın hasta adamı” diye anılması olağanlaşmıştı. Zayıf ve etkisiz bir yönetim haline gelen imparatorluk yine de Doğu Akdeniz ve Arabistan’ın önemli bir bölümünü elinde tutuyordu.

Elinde tuttuğu yerler arasında Kızıl Deniz boyunca uzanan Mekke ve Medine eyaletleri, güneydoğuda Musul, Bağdat ve Basra, güneyde Suriye ve Filistin vardı.

Avrupa’daki topraklarını aşama aşama kaybedişi, 1912’deki kanlı Balkan savaşıyla sona erdi. Trakya hariç Balkanlar’ın dışına atılmıştı. Bulgaristan ve Romanya zaten on yıllar önce kaybedilmişti.

Rusya 1774’te Kırım’ı ele geçirmekle işe başlamış ve ardından imparatorluğun kuzeydoğusunun neredeyse tamamını kuşatmıştı.

Kuzey Afrika’daki Osmanlı hükümranlığı da aynı şekilde aşınıp gitmişti; Cezayir 1830’da Fransa tarafından, Mısır da yarım yüzyıl sonra Britanya tarafından alınmıştı.

Sultan devrilmeye hazır durumdaydı, fakat Osmanlı İmparatorluğu’nun mezara nihayette nasıl gömüleceği meselesi Ortadoğu’nun gelecek on yıllardaki durumunu şekillendirecekti.

1918’de I. Dünya Savaşı’nın sonunda, İngiltere ve Fransa Akdeniz’in doğusundan Hindistan’a kadar olan tüm Müslüman toprakları etkili bir biçimde kontrol altına aldı. Yaklaşık yirmi yıl sonra gerçekleşecek olan bir sonraki dünya savaşına kadar, Avrupa bu bölgede neredeyse tam bir egemenliğe sahip olacaktı.

Yalnızca Suudiler ve halef Türk devleti belirli bir bağımsızlığı korudu ve onlar da aşama aşama Batı’nın çekim alanına çekildiler. II. Dünya Savaşı’nın kan banyosu bile Avrupa’nın sömürge egemenliğini alaşağı edemedi. Geriye dönülüp bakıldığında Batı’nın İslam’la karşılaşmasını, en sonunda kesin ve uzun ömürlü bir askeri zaferle sonuçlandırdığı görülüyor. (5)

Yazılanlar anlaşılan;

-Osmanlı İmparatorluğu, İngiltere-Fransa ile Rusya arasındaki rekabette yıkılmıştır.

-Elbette, son düğümü, Almanya’nın büyük rüyaları üzerine atıldığını da not ederek.

-Peki, neden yıktıkları Osmanlıyı tekrar canlandıracaklardır?

-Neden mi?

-Elbette, Osmanlı İmparatorluğu’nun bir Güneş Devlet olmasında dolayı değil…

Nasıl yani, Osmanlı Bir Güneş devlet mi kurmuştu?

www.canmehmet.com

Resim; www.andrewgrantham.co.uk

Kaynaklar;

(1) SAVAŞ GANİMETLERİ ‘ AMERİKAN SİLAH TİCARETİNİN İNSANİ BEDELİ, JOHN TIRMAN Aram Yayıncılık: Nisan 2005, Sahife, 32.

(2) Daha fazlası ve kaynaklar için için bakınız;http://www.canmehmet.com/bati-soslu-hayat-basliyor-laiki-tarikatci-uluscu-happy-birthday-to-youcu-11.html

(3)SAVAŞ GANİMETLERİ ‘ AMERİKAN SİLAH TİCARETİNİN İNSANİ BEDELİ, JOHN TIRMAN Aram Yayıncılık: Nisan 2005,

(4)Daha fazlası ve kaynaklar için bakınız;

http://www.canmehmet.com/amerika-ve-ingiltere-osmanlinin-yeni-devlete-donusturulmesinin-neresindedir-8.html

(5) SAVAŞ GANİMETLERİ ‘ AMERİKAN SİLAH TİCARETİNİN İNSANİ BEDELİ, JOHN TIRMAN Aram Yayıncılık: Nisan 2005. Sahife;32

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*