Sis perdesi kalkıyor, Yazık ölen vakitlere, Yazık öldürülen hakikatlere! Tek derdimiz, “Dersim” olaydı (5)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

ali-sukru

 

“Ali Şükrü Bey, Köşk’ün altı yüz metre ilerisinde, beyaz bir torbanın içerisinde, çeşitli yerlerinden parçalanmış, çift kat iple boğulmuş, sol eli kırılmış bir biçimde bulunur. Katili Muhafız Alayı Komutanı Topal Osman’dır. Ali Şükrü Bey’i neden öldürdüğü, emri kimden aldığı sorgulanmaz. Ama o da öldürülür ve ‘başsız cesedi’ Meclis önünde asılır.” (1)

-14 ocak 1923, 7.30 sonra (Gazi paşa, Fevzi paşa, ben trenle Ankara’dan hareket)

-Muhaliflerden Ali Şükrü Ankara’ya makine getirmiş. Tan gazetesi çıkaracakmış. Gazi yanımda Cevat Abbas’a dedi;

-“Muhalifler matbaa yapıyor siz hala uyuyorsunuz. Yakmalı, yıkmalı!”

Dedim; Paşam bu tarzda mukabele doğru mudur?” (2)

Aşağıda (8 Mart 2015 Tarihinde) yeni ulaştığımız bir bilgiyi okuyanlarla paylaşıyoruz. Konu ile ilgili tamamlayıcı bilgiler hazır olduğunda ayrıca “Dersim” konulu  yeni bir yazı hazırlanacaktır.
“…Onun, arkadaşlarıyla ve birçok yerde halk ile arasındaki görüş ayrılığı da buradan ileri geliyordu. Ankara’da bulunduğumuz sırada, Dersim mebusu Diyab Ağa
-“Ben cahil bir adamım. Bütün bildiğim; gördüğüm şeylere inhisar eder. Âl-i Osman, bu devleti vücuda getirmek ve onu bugüne kadar yaşatabilmek için asırlarca müddet uğraşmışlar, hükümetler devirmişler, ordular mahvetmişler, kırmışlar ve kırılmışlar… şimdi nasıl oluyor ki beş-on adamı bir yere toplamak ve sonra halka karşı tahakküm etmekle bir hükümet yapılabiliyor? Ne duruyoruz? Biz de Dersim’e gidelim ve orada bir hükümet kuralım. Bundan kolay ne var?”
demişti! Altı-yedi asırlık bir târihî geçmişe ve büyük bir siyasi öneme sahip bir devlet-i muazzamanın yerine geçecek “Mustafa Kemâl Cumhuriyeti” Osmanlı mevcudiyetinin, hüküm ve nüfuzunun, saltanat ve hilâfetinin yerini tutabilecek ve bu milletin hayatını ve istiklalini temin edebilecek mi idi? Vahidüddin, sultan bin sultan bin sultan… ve halife-i İslâm idi. Arkasında zaferlerle, şan ve şöhretle, sayısız övünçle dopdolu mesud bir mazi bulunuyor ve uzun zamanlardan beri fena idareden, sonu gelmeyen gafletlerden, zulümlerden dolayı vatana zaaf ve inkıraz arız olduğu inkar edilemezse de yine Türklüğün hayat ve bekasının bu mevcudiyete bağlı bulunduğu kanaati her yerde hüküm sürüyordu. Bugün, vatanlarını kurtarmak için Mustafa Kemâl’e iltihak edenler; dün fikir ve mevcudiyetlerini başka bir varlığın teminine, onun kurtuluş ve refahına adamışlar ve ecdadlarmm da bu maksadla çalıştıklarını ve hayatlarını feda ettiklerini görmüşlerdi…” (Kaynak; “BİR MİLLETİN DİRİLİŞİ” HÜSEYİN KAZİM KADRİ, Birinci basım: ocak 2008)

Peki, Dersim’de ne olmuştu?

Dersim Katliamı dediğimizde, 1938 yılında yaklaşık 12 bin kişinin Türkiye’nin değişik bölgelerine sürgün edildiği, 40 ile 70 bin arasında insanın da katledildiği ve üzerindeki örtünün hiçbir zaman çekilmediği bir toplumsal trajediden söz ediyoruz.

Bu vahşeti gencecik bir asker olarak yaşayan eski hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur, Milliyet Yayınları’ndan çıkan ‘Anılar ve Görüşler- Üç Dönemin Perde Arkası’ adlı kitabında o iki aylık kanlı zulmü anlatmaz, okurundan özür diler.

Orgeneral Muhsin Batur’un neden ‘yaşantısının o bölümünü anlatmaktan kaçındığını’, uzun yıllar Dışişleri Bakanlığı yapan, o dönemde Malatya Emniyet Müdürlüğü’nde görevli olan ve Diyarbakır’da yeni yapılan Singeç köprüsünü açmaya gidecek olan Atatürk’ten Seyit Rıza’nın hayatının bağışlanmasını isteyecek ‘6 bin beyaz donluya meydan vermemek’ için Emniyet Genel Müdürü Şükrü Sökmensür’ün emriyle duruma el koyan İhsan Sabri Çağlayangil aydınlatır.

Tunceli’de, 17 Kasım 1937’de idam edilen ‘Dersim isyanının’ lideri Seyit Rıza ve yedi arkadaşının asılması başlı başına bir hukuk skandalıdır…

Usule itiraz eden savcı izinli sayılarak göreve yardımcısı getirilmiştir…

Okuma yazma ve Türkçe bilmeyen sanıklara ne iddianame, ne de avukat verilmiştir…Asabilmek için Seyit Rıza’nın yaşı 57’ye indirilmiş, oğlunun yaşı da 17’den 21’e çıkartılmıştır…

Bölge komutanı Alpdoğan Paşa kararın yazılacağı boş kâğıdı önceden imzalamıştır… Ama bütün bu hukuksuzluklar, gerçekleştirilen büyük katliamın yanında az kalır. İhsan Sabri Çağlayangil’in anılarını anlattığı kitabından okuyalım:

‘Mağaralara iltica etmişlerdi. Ordu zehirli gaz kullandı. Mağaraların kapısının içinden. Bunları fare gibi zehirledi. Yediden yetmişe o Dersim Kürtlerini kestiler.’ (3)

“Tarihimizi yaktık mı?

Türkiye Cumhuriyeti” temellerinin atılmasında emekleri geçen kadroda yer alan Kazım Karabekir Paşa’nın yakın tarihimize ışık tutacak ve “Türk İstiklal Tarihi”‘nin yazılmasına katkısı olacak bu kitabın ne amaçla, neden, nasıl ve kimler tarafından yok edildiğini olayların içinde yaşamış olan gazeteci yazar Ferudun Kandemir belgelerle gözler önüne sermektedir.

Yakılmak istenen tarih miydi?

Olağanüstü zamanların liderleri olduğu gibi gerçek kahramanları da vardır. Kadroyu oluşturan bu kahramanlar, art düşünce ve ikbalden uzak, kendilerini vatanına adamış, şerefleriyle hizmet edenlerdir.

Bilirler ki hizmet tamamlandığı zaman, kadro değişecek, yerlerini lideri pohpohlayanlar alacaktır, ama bu onlar için önemli değildir.

Onlar için önemli olan, vatana hizmettir. Şan, şöhret, ikbal ellerinin tersiyle ittikleri değersiz kavramlardır. Kâzım Karabekir Paşa’da yakın tarihimizde lider değil, lideri lider yapan, vatana hizmet kadrosunu gerçekleştiren idealistlerdendir.

Savaş sonrası 1933 senesine kadar çekildiği köşesinde kalemiyle de vatanına hizmet etmekte olan paşa, kendisine karşı yapılan ağır hücumlara karşı, istiklal Harbi hatıralarını yazıp, Türk’ün yakın tarihini hurafelerden korumak istemiştir.

Ne var ki, gerçeklerin ifadesi olan bu hatıraların gün yüzüne çıkarılması birilerince engellenmek istenmiş ve sonuçta basımına başlanılan bu kitaba, ciltlenme aşamasına geldiği anda matbaa baskınıyla el konulmuş ve çuvallanarak yok edilmek üzere götürülmüştür.

Hatta numune olarak hazırlanan ve Karabekir Paşa’ya verilmiş olan birkaç nüsha eser de; bir gece yarısı, vatanı için cephelerde ordulara kumanda eden ve “Türk İstiklal Tarihi”nin yazılmasında ve Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinin atılmasında büyük emekleri geçen kadroda yer alan kahraman Paşa’nın, aranan bir suçlu gibi evine yapılan baskınla alınmış ve yok edilmiştir….

Kâzım Karabekir“

Kurtuluş savaşı komutanlarımızdan Kâzım Karabekir 1882 yılında İstanbul’da doğdu. Mehmet Emin Paşa’nın oğludur. İlköğrenimini İstanbul, Van, Harput ve Mekke’de tamamladı. 1896 yılında İstanbul Fatih Askeri Rüştiyesi’ni, 1899’da Kuleli Askeri İdadisi’ni. 1902’de Harbiye Mektebini ve 1905 yılında da Erkanı Harbiye Mektebi’ni bitirerek yüzbaşı rütbesiyle Manastır’a tayin edilerek orduya katıldı.

Manastır’da kıta hizmetini yaparken, Enver Paşa ile birlikte İttihat ve Terakki Partisi’nin Manastır örgütünün kurulmasında vazife aldı. 1907’de İstanbul Harbiye Mektebine öğretmen vekili olarak atandı, ittihat ve Terakki İstanbul örgütünün kurulmasında da görev aldı.

II. Meşrutiyet’ten sonra Edirne’de bulunan II. Ordu 3. Tümen kurmay subaylığına getirildi. 31 Mart 1909’da İstanbul’daki ayaklanmada Hareket Ordusu’nda görev aldı. 1910 yılında Arnavutluktaki ayaklanmanın bastırılması harekâtına katıldı.

14 Nisan 1914’de binbaşılığa yükselerek Balkan Savaşı’nda Trakya sınır komiseri olarak görev yaptı. Aynı yıl yarbay rütbesiyle Birinci Kuvvei Seferiye komutanlığında İran ve ötesi harekâtıyla görevlendirildi. Bir süre sonra İstanbul Kartal da 14. Tümen komutanlığına atandı.

Çanakkaleye gönderildi. Kerevizde re’de Fransızlara karşı üç ay savaştıktan sonra albaylığa yükseltildi.Bilahare İstanbul’da I. Ordu genel kurmay başkanlığına, daha sonra Caliçya’ya gidecek olan ordunun ve ardından Mareşal Von der Goltz’un kurmay başkanlığına atanarak Irak’a gitti.

1916’da Kutü’IAmare’yi kuşatan 18. Kolordu komutanlığına getirildi ve burayı aldıktan sonra Irak’ta İngilizlerle çarpıştı. 1917’de Diyarbakır’daki 2. Kolordu komutanlığına getirildi ve Van, Bitlis, Elazığ cephelerindeki II. Ordu komutanlığına vekalet etti.

1918’de Erzincan ve Erzurum’u Ermenilerden ve Ruslardan geri aldı. Ardından Sarıkamış, Kars ve Gümrü kalelerini ve Karaköse’yi işgalden kurtardı. Aynı yıl tümgeneral oldu. Mondros Mütarekesi sırasında Sadrazam Ahmet İzzet Paşa’nın genel kurmay başkanlığı görevini üstlenmesi isteğini geri çevirerek Anadolu’da görev almak istediğini bildirdi.

Tekirdağ’daki  14. Kolordu komutanlığına, ardından Nisan 1919’da Erzurum 15. Kolordu komutanlığına atanmasını sağladı. Erzurum Kongresinin toplanmasında önemli rol üstlendi. Kurtuluş Savaşı’nda Edirne Milletvekilliği ve Doğu cephesi komutanlığı yaptı.

Ermenilerin eline geçen Sarıkamış, Kars ve Gümrü kalelerini geri alarak 15 Kasım 1920’de Ermeni ordusunu kesin olarak yendi.

1923’te İstanbul Halk Partisi Milletvekili oldu. 1924de TBMM’deki Dörtler Grubu’nu destekledi. Halk Partisinden ayrılarak Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Cafer Tayyar Eğilmez paşalarla birlikte Terakkiperver Cumhuriyet Partisi’ni kurdu ve başkanlığına seçildi.

Bu parti tüzüğündeki bazı maddelerden dolayı dinci bir parti olarak nitelendi ve halktan gördüğü büyük destekten dolayı siyasi yönetimi kaygılandırdı.

3 Haziran 1925’te Şeyh Sait ayaklanması bahanesiyle kapatıldı.

Kâzım Karabekir, Mustafa Kemal Paşa’ya karşı düzenlenen İzmir Suikastı nedeniyle ilgili görülerek bazı partililerle birlikte idam cezası istemiyle yargılandı ve beraat etti… (4-4a)

(Konunun Meraklısı için aşağıda geniş bir açıklama verilmektedir.)

Ve Kazım Karabekir Paşa’nın yayınlanan günlüklerinden bir demet…

-1 Ocak 1919, İsmet İnönü askerlikten çıkalım, köylü olalım demektedir. Ben tek kalsam da yılmayacağım Anadolu’da bir milli hükümet kurmalı, şarka gidersem bunu yapacağım.

-27.12.1919, İngiliz kaymakamı Rawlison gece Erzurum’a geldi. 4. sonrada daireye beni ziyarete geldi. İki saat konuştuk. Cumhuriyet taraftarı imiş.

-12 Mart 1922 de M. Kemal, “Hilafet kalacak” diyor…

-17.07.1926, Karşıyaka’dayız. Bugünkü tarihli Vakit gazetesi Samsun-Sivas hattı inşasında 8 milyon sarf edildiğini, bundan en az iki milyon lira çalınmış olduğunu yazıyor.

-4.02.1927, Milliyet; bir buçuk milyon lira ile Türk-Fransız barut inhisarı şirketinin teklifini yazıyor. Meclis idarenin dördü,  Fransız, yedisi Türk, Türkler; sabık Maliye vekili Trabzon vekili hasan bey (saka) Maliye vekili iken 70 milyon açık vermiş, İstifa ile meclis naibi olmuştu.

-23.02.1932, Amerikalı bir şirket Van ve Diyarbakır’a tayyare işletecek. Hükümet sözleşme imzalamış.

-2 Ocak 1923, Fransızlar geldi. Telsiz istasyonu için müracaatta bulundular

-2 Haziran 1923 gazi paşa gittikçe Enver paşadan bile zaafa uğruyor

-10 Temmuz 1923 Mustafa Kemal, dini ve namusu olan aç kalamaya mahkumdur…

-21 ağustos 1923, her şeyi Mustafa kemale izafetle milli tarihe yanlış mecra verirsiniz

-12 Kasım 1923, halife iki bohçamı alır giderim diyor…

-29 nisan 1924, Bakan Ramazanda rakı istiyor garson vermiyor bakan tokat atıyor ve kimse ilgilenmiyor…

26 Eylül 1925, Aydın valisi, “ Kamçı ile şapka giydireceğim “demiş

-27 eylül 1925, İstanbul civarında muhtarlar şapka giyecekmiş değilse müstafi addedilecekmiş

-26 Ocak 1932, Uşak şeker fabrikası satılıyor

-13 Mayıs 1932, Ruslar 8 milyon kredi açmış

-18 Mayıs 1932, İngilizler 16 milyon borç veriyor

-31 Mayıs 1932, İtalyanlar 30 milyon kredi vermiş  (5)

Devam edecek….

Gelecek yazı, Cumhuriyeti İttihatçılar mı kurdu?

 

Resim: http://www.oncetrabzon.com/trabzonun-milli-kahramani-sehid-ali-sukru-bey_h217.html  sitesinden alınmıştır.

 

(1-3) Star gazetesi, Mehmet ALTAN, 21 Kasım 2011

(2-5) Kazım Karabekir Günlükleri, YKB yayınları 1.ci baskı.

(4) “Yakılan İlk Kitap / İstiklal Harbimizin Esasları Neden Yakıldı? Feridun Kandemir.

(4-a) Ve meraklısına not;

“Kazım Karabekir’in kitabını kim yaktı?

Zaman gazetesi yazarı ve tarihçi Mustafa Armağan, ‘Karabekir’in kitabını ‘Kızıl Pençe’ örgütü mü yaktı?’ adlı bugünkü makalesinde şunlara yer verdi; 03 Nisan 2011 Pazar – 09:14

Mustafa Armağan / Zaman Gazetesi

Ahmet Şık’ın internete düşen “kitabı”nın akıllara hemen Kâzım Karabekir’in yakılan kitabını getirmesi ilginçti. Her ikisi de ‘basılmadan’, yani suç unsuru oluşmadan yasaklanmıştı. Öyleyse bugünkü yargı sistemi hâlâ 1930’lardaki düzeydeydi.

Mevcut iktidara saldırabilmek için geçmişten medet ummak güzel de, bu aynı zamanda geçmişin ne denli karanlık olduğunu da ortaya koymuş olmuyor mu? 1930’ların birilerince Altın Çağ olarak kutsandığını hatırlarsak, kitap yakılma olayını gündeme getirmek, biraz Onur Öymen’in Dersim “sürç-i lisanı” gibi oldu.

Mesela Can Dündar, Karabekir’in kitabının ‘basılmadan yakıldığı’nı yazdı (Milliyet, 27 Mart 2011). Merak ettim: Basılmamış bir kitap nasıl yakılır? Eldeki nüsha imha edilir, o kadar. Oysa yakıldığı iddia edilen 3 bin adet kitapsa bunlar nasıl basılmamış olabiliyor? Kitap basılmış ama tam dağıtıma verileceği gün yaktırılmıştı. Hem de mahkeme kararı olmadan. İşte günümüzdeki olayla arasındaki asıl fark, birisinde kitaba hükümet eliyle, diğerinde savcının kararıyla el konulmuş olmasında yatmaktadır.

Şimdi bizzat Karabekir’in yazdıklarına, yani işin kaynağına uzanalım ve kitabın yazılış ve yakılış öyküsünü onun keskin dilinden okuyalım.

Karabekir Paşa 1927’de sona eren milletvekilliğinden sonra Erenköy’deki köşkünde sakin bir hayat sürer. Ta ki “Milliyet” gazetesinde saldırgan bir yazı dizisi başlayıncaya kadar. Yazar İstiklal Savaşı’nın muhalif komutanlarına acımasızca yüklenmektedir. Bir ara sözü Karabekir’e getirir ve ona çocuklar için “Şarkılı İbret” piyesi yazacağına İstiklal Savaşı hatıralarını yazmasının yerinde olacağı uyarısında bulunur. Bunun üzerine Paşa, belgelerle desteklediği cevabî mektubunu gazeteye gönderir. İşin garibi, cevap 4 Mayıs günü gazetede çıkar ve bomba gibi patlar, zira “Nutuk”a alenen karşı çıkmaktadır.

Böylece 6 mektup yayınlanır ve gazetenin tirajı fırlar. Ancak “yüksek yerden” gelen bir emirle Paşa’nın cevapları aniden kesilir. Hakem maçı tatil etmiştir. Silahıyla olduğu gibi kalemiyle de mücadele etmekte usta olan Paşa, hazırladığı notları kitap halinde çıkarmaya karar verir. Karabekir’in deyişiyle “düello” henüz bitmemiş, yeni bir aşamaya girmiştir.

İlk cildin baskı işi 28 Mayıs günü öğle vakti bitmişti. Ancak ikindi vakti kötü haber Paşa’ya ulaştı. Sinan Matbaası sahibi Sinan Omur (ki Risale-i Nur’a yaptığı hizmetler hâlâ hatırlardadır) fena halde tehdit edildiğini, pasaportunu alıp yurtdışına savuşmaktan başka çaresi kalmadığını ve kitabın polisçe matbaadan alındığını haber verir. Paşa, Başbakan İnönü’ye protesto telgrafı çekerek kitabının serbest bırakılmasını ister. Cevap alamaz.

Sonradan öğrendiğine göre CHP İstanbul İl Başkanı Cevdet Kerim İncedayı, Sinan Bey’in önüne bir kâğıt koyup zorla imzalatmış. Kâğıtta matbaa sahibinin, sakıncalı olduğu gerekçesiyle kitabın imhasını istediği yazmaktadır. Oysa böyle bir hakkı yoktur, zira kitabı yazar kendi cebinden bastırmaktadır. Savcıya şikâyet eder, ilgilenmez. Bunun üzerine Paşa notlarında şöyle der: “Hükümet gizli eliyle kitaplarımı yaktı.”

Paşa başka bir yerde de Cumhuriyet’in “Kızıl Pençe” diye bir teşkilatından söz eder. Bu teşkilatın tetikçilerinden birisi Kılıç Ali ise öbürü Recep Zühtü’dür. Kitabının yaktırılması işini bunlar organize etmiştir. (Kılıç Ali hatıralarında kitabı yakma sorumluluğunu İnönü’nün üzerine atar. Ancak Atatürk’ün Karabekir’in kitabını okuyup da “beyinsizce ve alçakça” diye not düşmesi ve Paşa’nın bir akıl hastanesine götürülmesini tavsiye etmesinden nedense dem vurmaz.)

Ardından 70 polis Karabekir’in evini basar, 95 dosya tutarındaki yazı ve belgelerini 4 çuvala doldurup götürürler. Arkadaşı Cafer Tayyar Paşa’nın evi de aranır. Asıl dertleri, yakılan kitaptan Paşa’da kaldığını öğrendikleri o 5 nüshayı ele geçirmektir. Paşa ‘Onları yaktım’ der. Tehditlere devam ederler. Ve iş gelir, suikast planına kadar dayanır.

“Bir suikasd eserime karşı yapıldı”, der Karabekir, “diğeri hayatıma karşı hazırlandı. Fakat haber alıp önledim.” Bu noktadaki açıklamaları çarpıcıdır ve mutlaka dikkate alınması gerekir.

“Bana karşı Gazi’nin bir suikasd yapacağını düellomuzun ilk gününden beri kaç kişilerden işitmiştim” der “Bir Düello Bir Suikast” kitabında ve ekler:

“Fakat bu bir tahminin sonucuydu.” Şimdi yeni bir suikast hazırlığı yapıldığını öğrenmiştir. Habere göre Vali Konağında tam 4 gün bu konu tartışılmış. Bir Ermeni’ye kendisini öldürterek suçu onun üzerine atacaklarmış.

“Bütün hınçları”nın İstiklal Savaşı’nda gördüğü hizmetlerin belgelerini ortaya koymasından geldiğine inanır.

“Dostluğu düşmanlığından tehlikeli olan bu şefimiz, artık son kararını vermiş bulunuyor.”

İsmet Paşa ağustos ayında olaydan haberi olmadığını yazar. Karabekir acır ona. “Ne yazık ki, kendisinin “Gizli Kızıl Pençe”den haberi yok.” der. Kabul eder:

“Kızıl Pençe düzeninde İsmet yoktu. Buna doğruca Gazi emir verir.

Meclis Reisi, Kılıç Ali gibi en güvenilir adamları vasıtasıyla hükümet mekanizması gizli oyunlarına başlarlardı.”

Kitabını onların yaktırdığına, evini onların bastırdığına ve şimdi de suikast düzenleyerek ipini çekmek istediklerine inanır. Başbakana yazarak oyunu bozmaya çalışır.

Karabekir sonuçta bu “anormal işler”in ülkeyi felç ettiğine üzülür.

“Yazık ölen vakitlere, yazık öldürülen hakikatlere” diye not düşer defterine.

“Kızıl Pençe” düzeni Karabekir’i zahiren susturmayı başarsa da, o eser yazmaya devam eder. Bugün elimizdeki kitapları onun bu mücadeleci kişiliğinin eseridir. Birçok sırrı deşifre etmiştir de, nedense “Kızıl Pençe”yi pek özet geçmiştir Paşa. İnsanın aklına geliyor ister istemez: Bu “Kızıl Pençe” nasıl bir şeydi?”(http://www.timeturk.com/tr/2011/04/03/kazim-karabekir-in-kitabini-kim-yakti.html)


Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*