Şii-Protestan Dosyası; İslam’ı terörle ilişkilendirmeden önce keşke bunlar öğrenilebilseydi (2)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı
Maide suresi 32; "Her kim bir nefsi yer yüzünde bir fesadı olmaksızın öldürürse  bütün insanları öldürmüş gibi olur,"

Maide suresi 32; “Her kim bir nefsi yer yüzünde bir fesadı olmaksızın öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur,”

 

Terör ve Mezhep çatışmalarını (kasıtla) İslam’a indirgeyerek, Hristiyan Batı’da yaşanmışları; Fransız Devrimi, Katolik-Protestan vb. çatışmaları gözlerden kaçıranlar için aslında söylenecek çok şey bulunmaktadır.

Fransa’daki katliam nedeniyle bu bölümü İslam’ın terör’e bakışı ile birlikte, mezhep çatışmalarına ayırmanın daha uygun olacağı düşünülerek konu ile ilgili aşağıda bilgiler verilmektedir.

İslam, “âlemlere rahmet olarak gönderilen bir dinin adıdır. İslâm’ın tebliğ ve dâvet metodu yumuşaklık, güzel öğüt ve güzel sözle yaklaşımdır. O halde şiddet ve terör, İslâm’ın vahyi temellerine aykırıdır. Bu bağlamda terörün İslâm ile bağdaştırılması söz konusu değildir.

Zira İslâm iyiliği ve barışı emretmekte ve her türlü aşırılığı ve azgınlığı da ortadan kaldırmayı hedeflemektedir.

Dini yaymak ve anlatmak amacıyla ele silah almak ve teröre bulaşmak, ancak İslâm’ın evrensel mesajını çarpıtarak anlamakla mümkündür.

İslâm’ı bu şekilde çarpık, vahyi temellerinden yoksun olarak anlayanların içine yuvarlandığı şiddet ve terör batağı, her türlü terör batağından daha tehlikelidir.

Çünkü, bu batağa saplanan bireyler yaptıkları eylemleri din için, Allah’ın buyruklarını yerine getirmek için yaptıklarına inanmaktadırlar. Bu inanç tarzı ise, işlenen cinayetlerin meşru ve doğru olup olmadığı tarzındaki bir sorgulama sürecinin daha ilk başta engellenmesine yol açmaktadır.

İslâm tarihinde vahyî temellere dayanan dini bilmeyen cahil dindarları kendi kişisel ihtirasları doğrultusunda kullanan zorbalar ve sapkın mezhepler de ortaya çıkmıştır. Bâtınîlik veya Bâtıniyye (1) bunların başında gelmektedir.

Fâtimîler tarafından Selçuklu İmparatorluğu topraklarında Şîîliği yaymakla görevlendirilen Hasan Sabbah (Miladi 1124), Şam, Cezire, Anadolu, Horasan ve Mâverâünnehr’i dolaştıktan sonra, 1090 yılında Kazvin’in kuzeyindeki Alamût kalesini zaptederek burasını bir fitne ve fesat yuvası haline getirmişti. (2)

Böylelikle İslâm coğrafyası beyinleri yıkanmış cahil ve sefih bireylerden oluşan “Bâtınî fedailerin dehşet verici cinayetleri yüzünden çok huzursuz olmuştu.(3) Üzerinde durduğumuz bu sapkın ekol, dinin temel ilkelerini şirke dayalı bir tarzda te’vil ederek veya Mecûsîlerin inançlarına benzer hükümlere büründürerek dinin hükümlerini ortadan kaldırmaya çalışmış, dînî hükümleri kendi istek ve arzuları istikametinde te’vil etmiştir.

Kur’an’ın vahyî temellerinden ayrılarak kendisine farklı bir yol açan bu mezhep kurucuları, kendi fikirlerini benimseyenler için, kız çocuklar ve kız kardeşlerle evlenmeyi, içki içmeyi ve bütün zevk verici diğer şeyleri mübah saymışlardır. (4)

Bâtıniyye hareketinin asıl amacını ise, Dehriyye/ Materyalizm’in ilke ve düşüncelerini yaymak, dinin haram kabul ettiklerini helal kılmak ve ibadetleri terk etmek suretiyle yok etmek olarak özetleyebiliriz.(5)

Kur’anî temellerden referans almayan sapkın din anlayışlarından bir diğeri de Osmanlı Devleti’nin başına musallat olan Şeyh Bedrettin Simavi’nin görüşlerini içeren din anlayışıdır. Bu şahıs da Maniheizm’in dallarından bogomilisme’nin tesiriyle bozulmuş, saptırılmış taassup içindeki bir din anlayışı ve siyasi bir amaçla iktidarı ele geçirmek için örgütlenmiş ve devlete baş kaldırmıştır. Pek tabii ki sonunda bu isyanının karşılığını canıyla ödemek zorunda kalmıştır. (6)

Demek ki, bu sapkınlıklar dinin özünden değil, kötü niyetli kişilerin dini bilmeyen cahil dindarları kendi karanlık emelleri doğrultusunda kullanmasından kaynaklanmaktadır.

O halde bu bağlamda söz konusu iki kelimenin yani terörle İslâm’ın yan yana getirilerek “İslâm terörü” şeklinde kullanılması, İslâm’ın teröre bulaştırılması, belki de İslâm dinine yapılabilecek en büyük kötülük olabilir. Çünkü İslâm adından da anlaşılabileceği gibi sulh, sükûn, huzur, doğruluk, güven, sağlık, esenlik anlamlarına gelmektedir. Arapça “selam-selamet” mastarından gelen “İslâm” kelimesi, kökü itibariyle “her türlü bela ve afetten uzak olmak, onlardan kurtulmak”, “barış, emniyet, ibadet, itaat” gibi anlamlara gelir. (7)

Batıda (Avrupa’da) yaşanan Mezhep çatışmalarına girmeden önce “Terör-Terörizm” konularında kısa bir bilgilendirme yararlı olmalıdır.

Terör ya da terörizm, siyasal, dinsel ve/veya ekonomik hedeflere ulaşmak amacıyla sivillere; resmî, yerel ve genel yönetimlere yönelik baskı, yıldırma ve her türlü şiddet içeren yolun kullanımıdır. Terör uygulayan organize gruplara terör örgütü; terör uygulayan şahıslara ise terörist denir.

Türkçeye, Fransızca “terreur” sözcüğünden geçmiş olan terör sözcüğü Latince kökenlidir. Latince sözcüğün anlamı “korkudan titreme” veya “titremeye sebep olma”dır…

Terörizm, “Disasters: Terrorism” adlı kitabında, “What is Terrorism?” başlığı altında Ann Weil tarafından da şu şekilde tanımlanmıştır: “Terörizm; rastgele seçilmiş ya da sembolik değeri olan kurbanların, şiddetin aracı olarak seçildikleri bir savaş yöntemidir. Bu araçsal kurbanların kurbanlaştırılmaları, mensup oldukları grup ya da sınıf içerisindeki yerlerine bağlıdır. Böylece, söz konusu grup ya da sınıfa mensup olan diğer bireyler de, kronik bir terör korkusunun içine itilmiş olurlar”.

Terör sözcüğünün tanımına ilk defa Fransız Devrimi yeni bir boyut kazandırır. Fransız Devrimi’nin ilk yıllarında Fransa’da yürütme yetkisine sahip Convention, ülkenin dış güçler tarafından işgal edilmesine duydukları endişeden dolayı ve içteki sivil huzursuzluğun devrime zarar verebileceğini düşündükleri için olağanüstü önlemler alma gereği görürler.

Bu amaçla kamu güvenliğinden sorumlu komiteyi (Comité de salut public) neredeyse diktatörlüğe varan yetkilerle donatırlar. 5 Eylül 1793 günü Convention bir bildiri ile devrim karşıtlarına karşı Terörü (la Terreur) açıklar: “Komplo kuran tüm kişileri dehşete düşürmenin zamanı geldi. Kanun adamları, Terörü başlatın.”

Kamu güvenliğinden sorumlu komitenin başındaki Maximilien Robespierre Terörün ateşli bir savunucusu olacaktır ve görevlendirilmesinden bir yıl sonra, 28 Temmuz 1794 günü despotluk suçundan idam edilene kadar binlerce kişinin infazına öncülük edecektir.

Terör, yargısız karar verilen idamlara kadar giden uygulama şekli ve halk üzerinde bıraktığı korku ile tarihe devlet eliyle gerçekleştirilmiş bir terör örneği olarak geçer. (8)

Şimdi de, Fransız Devrimi öncesine, 16’ncı asırda yaşanan bir Mezhep Çatışmasına gidiyoruz. Olay tüm detayları ile birlikte;Nasıl Yaşanır? İsimli, Fransız yazar “Montaigne’in hayatı” ile ilgili eserde anlatılmaktadır?

“12. Soru Nasıl yaşanır? Yanıt: İnsanlığınızı koruyun”

TERÖR

Önceki barış antlaşmaları gibi 1570 Saint-Germain Antlaşması da kimseyi memnun edemedi. Hep daha fazlasını isteyen Protestanlar, anlaşma koşullarının onlara sınırlı ibadet özgürlüğü tanımasından dolayı yeterince geniş kapsamlı olmadığını düşünüyordu. Katoliklerse anlaşmanın gereğinden fazla haklar tanıdığı kanısındaydı: Protestanların verilen tavizleri teşvik olarak algılayacaklarından endişeleniyor, meşru Katolik krala karşı devrim başlatıp bir başka savaş çıkartacaklarından korkuyorlardı. Bir başka savaş olacağı konusunda haklıydılar, ama savaşın sorumlusu konusunda yanılıyorlardı.

Gerginlik iyice arttı ve Ağustos I572’de Paris’te, Katolik Marguerite de Valois ile Protestan Henri de Navarre arasındaki evliliğin kutlamaları sırasında doruk noktasına ulaştı. Üç ana cephenin liderleri asık suratlarla törene katıldı: ılımlı Katolik Kral IX. Charles, radikal Protestan lider Amiral Gaspard de Coligny ve aşın uçtaki Katolik due de Guise. Her cephe diğerinin korkusuyla yaşıyordu.

Vaizler, kışkırtıcı söylevlerle sıradan Parisliler arasındaki heyecanı yükseltiyor, evliliği engellemeleri ve fırsatları varken kâfir liderleri ortadan kaldırmaları için halkı ayaklanmaya çağırıyordu.

Evlilik 18 Ağustos’ta gerçekleşti, ardından da dört günlük resmi kutlamalar geldi. Bittiğinde pek çok kişinin rahat bir soluk aldığına kuşku yok. Ancak son gece, 22 Ağustos I572’de bilinmeyen biri, Louvre Sarayı’ndan evine yürümekte olan Protestan lider Coligny’e arkebüzle ateş ederek onu kolundan yaraladı.

Olayın haberi bütün kente yayıldı. Ertesi sabah intikam yemini etmiş Huguenot akın akın Coligny’i görmeye geldi. Çoğu, suikast girişiminin arkasında annesi Catherine de’ Medici ile bizzat kralın olduğuna inanıyordu (ki çoğu tarihçi halen buna inanır); amaçları, olası bir Protestan başkaldırısının liderini ortadan kaldırarak yılanın başını küçükken ezmekti.

Eğer bu doğruysa, Charles hesap hatası yapmıştı. Coligny’e düzenlenen saldırı Protestanları kızdırdı. Daha da kötüsü Katoliklerin korkuya kapılmasına yol açtı. Protestanların ayaklanacağı beklentisiyle kendilerini savunmaya giriştiler, kentin çevresinde toplandılar. Muhtemelen kral da tedirgindi; ölü bir isyancı liderinin yaralı bir isyancı liderinden daha az tehlikeli olabileceği sonucuna varmıştı. O yüzden emri verdi ve bir kraliyet muhafızı Coligny’in evine girerek yaralı adamı yatağında öldürüp yarım kalan işi bitirdi.

Olay 24 Ağustos, Pazar günü, Aziz Bartholomeus Yortusu’nun erken saatlerinde yaşanmıştı.

Katiller Coligny’in başını kesip kraliyet sarayına gönderdi, burada mumyalanıp Papa’ya sunulmak üzere Roma’ya gönderilecekti. Bu arada başsız beden pencereden sokağa atıldı, Katolik güruh tarafından yakılarak semtte dolaştırıldı. Coligny’in yanan bedeni parçalara ayrıldı ve bu parçalar günlerce teşhir edilip tahrip edildi. (Sahife,202)

Coligny’in evindeki olaylar Parisli Katolikler arasında olduğu kadar Protestanlar arasında da daha fazla paniğe yol açtı. Katolik çeteler sokaklara akın ederek tanıdık Protestan kim varsa yakalayıp öldürdüler. Protestanlann yaşadığı bilinen evleri basarak kentte olup bitenlerden habersiz uyuyan insanları yaka paça evlerinden çıkarıp parçaladılar ya da boğazlarını kestiler, sonra da cesetlerini yakıp nehre attılar.

Kargaşa giderek daha büyük kalabalıkları çekerek daha korkunç gaddarlıkları besledi. Resmi kayıtlara geçen olaylardan birini örnek verirsek, Mathurin Lussault adında bir adam kapısını açma hatasını yaptığında öldürüldü, gürültünün nedenini öğrenmek için aşağı inen oğlu da bıçaklandı Lussault’in karısı üst kattaki pencereden komşusunun avlusuna atlayarak kaçmaya çalıştığında iki bacağını birden kırdı. Komşuları ona yardım etti. Ama saldırganlar içeri girip onu saçlarından tutup sokağa sürüklediler. Altın bileziklerini almak için ellerini kestiler, sonra da kadını süngüyle öldürüp cesedini nehre attılar. Köpeklerin kemirdiği elleri birkaç gün sonra bile sokakta görülebiliyordu.

Bütün kentte buna benzer sahneler yaşanıyordu; Seine nehrine o kadar çok ceset atılmıştı ki, suyun renginin kızıla döndüğü söylenir.

Charles ilk suikastle her neyi amaçladıysa —ve elbette sorumlusu gerçekten oysa—ardından gelenleri amaçladığı düşünülemezdi. Bu sefer de askerlerine şiddet olaylarını bastırma emri verdi, ama artık çok geçti. Cinayetler Paris civarında neredeyse bir hafta boyunca devam edip ülkenin geri kalanına yayıldı.

Bundan böyle “Aziz Bartholomeus Yortusu Kıyımı” olarak bilinen olaylarda yalnızca Paris’te beş bin kişi öldü. Her şey bittiğinde Fransa’da on bin kişi ölmüştü. Kentler, hortuma yakalanan balıkçı kayıkları gibi şiddetin içine çekilmişti: Orleans, Lyon, Toulouse, Bordeaux ve sayısız küçük kent…

Genel olarak bakarsak yeni Papa XIII. Gregory Fransa’daki olaylardan hoşnut görünüyordu. Madalyonun dışında, Giorgio Vasari’ye, Vatikan’daki Sala Regia’nın duvarlarına çizmesi için kutlama freskoları sipariş etmişti. Fransa kralı da bütün bu şükran sunma etkinliklerine katılmış, kendisi adına iki madalyon bastırmıştı; birinde kendini Hidra’yla dövüşen Herkül şeklinde resmetmişti, diğerinde ise tahtında görünüyordu, etrafı çıplak bedenlerle doluydu ve elinde de zaferi temsil eden palmiye yaprağı tutuyordu.

Huguenot kendini toparlayıp savaşacak ordular toplayınca yine topyekûn savaş patlak verdi. Bu savaş aralıklarla I570’ler boyunca devam edecekti. Aziz Bartholomeus Yortusu Kıyımı dönüm noktası oldu: Bundan böyle savaşlar daha düzensiz olacaktı ve daha çok fanatizmle ateşlenecekti. Bildiğimiz savaşlar yetmezmiş gibi şimdi bir de işsiz güçsüz ve parasız kalan askerlerden oluşan çetelerin çıkardığı taşkınlıklar başlamıştı; sözümona barış dönemleri bile büyük acılarla doluydu. Köylüler evlerinde oturup saldırıya uğramayı beklemek yerine —arada bir de eğlence olsun diye işkence görüyorlardı— ormanda yaban hayatı yaşamaya başladı. Bu, doğaya uygun yaşamanın en uç noktasıydı.

I579’da bir taşra avukatı olan Jean La Rouviere, krala bir mektup yazarak yaşadığı bölgedeki yoksul köylüleri koruması için yalvarmıştı. Bizzat tanık olduğu olaylar ya da dinlediği hikâyelerde şöyle dehşetler vardı:

İnsanları gübre yığınları içine diri diri gömüyor, kuyulara ya da hendeklere atıp ölüme terk ediyorlar. Bu insanlar acılarından köpekler gibi uluyor. Onları tabut kadar havasız kutuların içine zorla okuyor, bir lokma ekmek olmadan kulelere kapatıyorlar. Dağların ve ormanların derinliklerindeki ağaçlarda boğulanlar var, alevlerle bedenleri dağlananlar var. Kadınlarına tecavüz ediyor, kadınlar gebeyse bebeklerini düşürtüyorlar, çocuklarını kaçırıyor, ya para istiyor ya da anne babalarının gözü önünde diri diri yakıyorlar. (9)

Umarız yukarıdaki özet bilgilerle okuyanlara, İslam anlayışı ile terör konusunda açıklayıcı bilgiler verebilmişizdir.

Devam edecek

-Üçüncü bölümle birlikte tekrar Şii ve Protestan anlayışına dönüyoruz.

Şii anlayışı ve Protestanlık bir inanç mıdır, bir siyaset aracı mıdır?


Kaynaklar;

(1) Bâtıniyye: Nasların zâhirî manalarını kabul etmeyen, gerçek anlamları ancak Tanrı ile ilişki kurabilen “masum imam”ın bilebileceği temel görüşünü savunan aşırı fırkaların ortak adıdır. Avni İlhan, İslâm Ansiklopedisi (DİA), Bâtiniyye mad. İstanbul, 1992, c. V, s. 190. Diğer bir tarife göre de Bâtınîlik, her zahirin bir bâtını olduğunu ve Kur’an ile hadislerin ancak te’vil yoluyla anlaşılabileceğini iddia eden fırkalara V. asırdan itibaren verilen ortak isimdir. Bkz. Şerefuddin, “Bâtınilik Tarihi” Darü’l-Funun İlahiyat Fakültesi Mecmuası, Mart, 1928, c.II, S. 8,s.1-27; “Fâtimiler ve Hasan Sabbah” D.F.İ.F.Mecmuası, 1926, c. I, Sayı. 4, s. 1-44.

(2)Şerefuddin, Fâtimiler ve Hasan Sabbah, s. 22.

(3)Turan, Osman, Selçuklular Tarihi ve Türk İslâm Medeniyeti, İstanbul, 1969, s. 245, 246.

(4) Bağdâdî, Ebu Mansur Abdulkahir, el-Fark Beyne’l-Fırak (Mezhepler Arasındaki Farklar), Çev. E.Ruhi Fığlalı, Ankara, 1991, s. 222.

(5) Bkz. Bağdâdî, el-Fark Beyne’l-Fırak, s. 230.

(6)Lütfi Paşa, Tevarih-i Âli Osman, (Âli Bey’in Haşiyeleriyle),İstanbul, 1341, s. 73;Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, Osmanlı Tarihi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1994, c.I, s. 364-365; Ülken, Hilmi Ziya, İslâm Düşüncesi, Türk Düşünce Tarihi Araştırmalarına Giriş, İstanbul, 1995, s. 147-148; Yaltkaya, M. Şerafeddin, Simavne Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin, İstanbul, 1994, s. 98-103, 133-135. Çeşitli sapkın düşünceleri için kendisinin yazmış olduğu Varidat isimli eserine veyahut buna dair yapılan şerhlere ve tercümelere bakılabilir

(7) Daha fazlası için bakınız; http://web.firat.edu.tr/sosyalbil/dergi/arsiv/cilt11/sayi2/369-382.pdf (1den 7’ye kadar verilen dipnotlar, bahsekonu esere ve yazarına aittir.)

(8)Daha fazlası için bakınız; http://tr.wikipedia.org/wiki/Ter%C3%B6rizm

(9)“Nasıl Yaşanır” YADA Bir soruda Montaigne’in hayatı ve cevaplamak için yirmi teşebbüs”  SARAH BAKE WELL, Baskı: Kasım 2013. Sahife;210

 

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*