Sevr iddiaları gerçekse yanmışız! Kimler Damat Ferit’le ve neden alay ettiler (2)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

istanbulu kim kurtardı

 

Damat Ferit Paşa, işgalcilerin yurtlarındaki toplantıda onlara boyun eğmeden ve  “Eyvallah!” demeden konuşur. Bu konuşmalar önceden bilinseydi veya üzeri örtülmeseydi, Ona neden “Hain!” denildiği daha iyi anlaşılacaktır.

Öncelikle kayıt düşmüş olalım. Mustafa Kemal Paşa’yı Milli Mücadele için Anadolu’ya gönderenlerin arasında Damat Ferit Paşa’da vardır.

“Barış Konferansı’nda Türk Delegasyonu

Henüz bir barış antlaşması taslağı formüle edilmemiş olmasına rağmen, 17 Haziran 1919 tarihinde bir Türk delegasyonunun Onlar Konseyi’ne katılmasına izin verildi. Delegasyonun başında, 4 Mart tarihinde sadrazamlığa getirilen ve padişahın kayınbiraderi olan Damat Ferit Paşa bulunuyordu.

Damat Ferit Paşa alttan almaktan ziyade dikbaşlılıkla okuduğu önceden hazırlanmış metninde, Türkiye’nin savaşa girmesinde ve Ermeniler’le Yunanlılar’ın gördüğü kötü muamelede Türk halkının bir sorumluluğu bulunmadığını, ülkesinin daima İngiliz ve Fransız yanlısı olduğunu, yapılan zulmü de yürekten kınadığını ifade etti.

Olanlarda padişahın da bir kabahati yoktu. Hiç tartışmasız bütün kabahat, Almanya’yla ittifaka girip ordunun denetimini elinde tutan ve böylece bütün bir ülkeyi teslimiyete götüren İTC’nin (İttihat terakki cemiyeti)  birkaç liderinde aranmalıydı.

Zulme uğrayanlar sadece Hıristiyanlar değildi. İTC’nin yaşattığı şiddetten üç milyon Müslüman da nasibini almıştı. İsteklerini çoğunluğun ortak dinine dayandıran Damat Ferit Paşa, Osmanlı İmparatorluğu’nun bütünlüğünün korunmasını talep ediyordu.

-“Çünkü.” Diyordu. “Bu yekpare bloğun parçalanması Doğu’nun barış ve huzur ortamı için çok zararlı olacaktır.”

Muhtıra, Damat Ferit’in Onlar Konseyi karşısında tutturduğu ses tonundan daha da sert çıktı. Dolambaçlı ifadelere hiç girilmeden, Osmanlı hükümetinin,

– ‘İmparatorluğun parçalanmasını ya da muhtelif mandalar altında taksim edilmesi’ni kabul etmeyeceği belirtiliyordu. Bunu hemen hükümetin kabul etmeye hazır olduğu maddeler izliyordu.

Trakya’da, Edirne’yi korumak amacıyla 1878 Berlin Kongresi’nde belirlenen sınırlara dönülmesi zorunluydu. Kıyı adalar ile Rus ve İran sınırına kadar Musul dahil bütün topraklar Türkiye’ye ait olmalıydı.

Eğer Müttefikler şu anki Rus Ermeni devletini kabul ederse, Türkler ortak sınır konusunda onlarla görüşmeye taraftardı. Muhtelif Arap eyaletleri, İstanbul’da bulunan halifenin denetiminde kalmalıydı. Bütün valiler, kendilerine kayda değer bir yerel özerklik hakkı tanınacak olmasına rağmen padişah tarafından atanmalıydı.

Kendi idari örgütlenmesini sağlayacak olan Hicaz buna istisnaydı. Son olarak, Türkiye, Mısır ve Kıbrıs meselelerini İngiltere’yle görüşmeye hazırdı.

Onlar Konseyi’nde bulunanlar kulaklarına inanamıyorlardı.

Wilson, “ömrümde bundan daha aptalca bir şey duymadım,” derken, Lloyd George Türk delegasyonu ve muhtırası için

-‘iyi espri’ ifadesini kullanıyor ve gösterinin ‘Türkler’in siyasi kabiliyetsizliğinin en iyi kanıtı’ olduğu yorumunu yapıyordu.

Türk halkının sorumluluk dışı tutulması yaklaşımını reddeden konsey, yaptığı yazılı açıklamada,

“Bir ulus kendisini idare eden hükümetle değerlendirilmelidir,” diyordu.

Türkiye’nin yakın geçmişiyle değil, Türk tarihi boyunca azınlıklara gösterilen yardımsever yaklaşımla değerlendirilmesi isteğini de azmi şekilde geri çeviren konsey, şunları söylüyordu:” (*)

Bu noktada bir not düşülmesi gerekmektedir:

Önce kaynağını verelim(**) (“SEVR ENTRİKALARI Büyük Güçlerin Hedefleri ve Tutumları”, Paul C. Helmreich. Sahife:149)  Bakınız, ABD’li ilim insanı ne demektedir:

-“..Fransızlar’ın Picot’yu Mustafa Kemal’le görüşmeye göndermiş olmaları bile , İstanbul rejimine güvenlerini yitirdiklerinin işaretiydi. Mustafa Kemal’in Anadolu’da Fransa’nın danışmanlığını ve ekonomik yardımını tercih edeceklerini belirtmesi, Quai d’Orsay’da gerekli etkiyi yapmıştı. İngiltere nasıl Yunanistan’da tutunabileceği yeni bir kuvvet arayıp bulmuşsa, Fransızlar da Mustafa Kemal’i önemsemeye başlıyor ve birlikte çalışılabileceklerini düşünüyorlardı..”

Buradan anlaşılması gereken, Osmanlı Hükümeti’nin, İmparatorluğun üzerinde “bir ameliyata izin vermeyecek” olmasıdır.

İddia o ki: Yunan işgali bu tespit üzerine kurgulanır. Amaç, yeni bir devlet ortaya çıkararak onunla anlaşma yapabilmek. Bu iddia önümüzdeki bölümlerde işlenecektir.

Yukarıdaki yazılanlara ve sizce, Damat Ferit Paşa, (kimilerinin iddia ettiği gibi)  “Hain”lik yapabilecek bir anlayış ve karakterde midir?

Sevr ile ilgili anlatıya başlamadan önceki bölümde bahsettiğimiz, “Sevr Taslağı’nın Osmanlı Hükümeti tarafından neden imzalandığı ile ilgili iddiayı” (sorunun ikinci cevabı da) buraya not düşüyoruz.

Vahdettin İşgal güçlerince tehdit ediliyor!

Kaynak: “Misak-ı Milli’den Lozan’a” Mustafa Budak (Başbakanlık Devlet arşivleri Gn. Md. Yrd)

“..Bu arada belirtelim ki. Sultan Vahdeddin de biraz farklı olmakla beraber itilâf devletlerinin baskı ve müdahalelerinden şikayetçiydi. Fakat, yukarıda değindiğimiz itilâf devletlerinin İstanbul ve Boğazlar hakkındaki niyetleri, en önemlisi de Sultan’ın itilâf karşıtı bir davranış göstermesi halinde istanbul’un idaresinin Rumlara bırakılması tehdidi:

“Bu tehdidin varlığını, Sultan Vahdeddin, San Remo günlerinde, ablası Mediha Sultan’la yaptığı konuşmada da dile getirmişti:

-“Gitseydim, İstanbul Rum’undu. Her namazımda dua ediyordum hemşire! İstanbul’u dualarım muhafaza etti.”

Ayrıntı için bkz., Murat Bardakçı, Şahbaba (Osmanoğullarının son hükümdarı VI. Mehmed Vahideddin’in hayatı ve hatıraları ve özel mektupları), 2. Basım, Pan Yayınları, Istanbul 1998, s. 101;

Gerçekten, İstanbul ve Boğazlar meselesi, tarihî Doğu Meselesi’nin esasıydı. Mütarekeden sonra da bu konudaki tartışmalar uluslararası ilişkilerin ana gündem maddesini oluşturmuştu.

Bu konudaki tartışmaların özlü bir anlatımı için bkz.. Bilge Criss, İşgal Altında İstanbul, 1918-1923, 2. Baskı, iletişim Yayınları, Istanbul 1994, s. 21-25.

Sultan Vahdeddin’i çaresiz bırakmıştı. Bu yüzden Sultan ile onun hükümetleri itilâf devletlerinin her türlü isteklerini kabul ediyorlardı. (***)

Osmanlı Hükümeti, onaylanmayacağını önceden bildikleri için Sevr’de bir antlaşma taslağına imza koymuştur.

Şimdi konumuza dönebiliriz.

Aşağıda anlatılanların kaynağı: “VAHDEDDİN’İN SIRDAŞI AVNI PAŞA ANLATIYOR, Milli Mücadele ve Sürgün Yılları “ Osman Öndeş  I. BASKI 2012, İstanbul

Ahmet Avni Paşa Kimdir?

1878’de Batum’da doğan Ahmed Avni Paşa, 1897 Osmanlı-Yunan, Balkan Harbi ve Birinci Dünya Savaşları’na katıldı. Son padişah Vahdettin’in başyaverliği görevi ile Bahriye Nazırlığı görevlerini yürüttü. Cumhuriyet’in ilanından sonra 1924 yılında 150‘likler listesine dahil edilerek sürgüne gönderildi. (1)

“Atatürk, Vahdettin’in karşısında Kuran’a el basarak yemin etti”

..Son Osmanlı Padişahı Vahdettin’in döneminde Bahriye Nazırlığı ve Başyaverlik görevlerinde bulunan Ahmet Avni Paşa’nın kaleme aldığı çarpıcı detaylarla yüklü hatıratı, 90 yıl sonra ortaya çıkarıldı.

Yazar Osman Öndeş’in kaleme aldığı, “Vahdeddin’in Sırdaşı Avni Paşa Anlatıyor” isimli kitapta yer alan hatıratla, Vahdeddin’in Kurtuluş Savaşı’ndaki rolü ve Mustafa Kemal Paşa ile ilişkisine dair karanlıkta kalan birçok nokta aydınlandı. Kitapta yer alan bilgilere göre, Vahdettin, Mustafa Kemal Paşa’yı, Osmanlı Ordusu’nun dağıtılması sürecini denetleme ve asayiş için görevlendirmeye karar veriyor.

Vahdettin, Atatürk’e, üstleneceği görevi layıkıyla yerine getireceğine dair yemin ettiriyor. Yıldız Camii’ne gelen Mustafa Kemal, cuma selamında, 15 Mayıs 1919’da, Kuran-ı Kerim’e el basıp yemin ediyor.

İşte o yemin
Yemin olayı ise şöyle anlatılıyor:

-“Sadrazam Paşa, Yaver Paşa padişahın iki tarafında birer adım gerisinde idiler. Mustafa Kemal Paşa askeri duruşuna dini bir edâ dahi vererek ilerledi ve sağ elini Kuran-ı Kerim’in üzerine koyarak şu yemini eyledi.

-‘Heyet-i Vükelaca tanzim olunup Padişah Hazretlerinin iradesine sunulan yirmi bir maddelik özel talimatta bana verilen yetkiler doğrultusunda padişah hazretlerimizin Anadolu vilayetlerindeki bütün mülki ve askeri memurlar üzerindeki teftiş ve tedkikat görevimi, padişah hazretlerinin müsaadeleri doğrultusunda iftiharla ve sahip olduğum yetkiler doğrultusunda tüm sadakatimle yapmaya gayret edeceğime vallâh billâhi.”

Vahdettin’in hayal kırıklığı
Yemin edildikten bir gün sonra, 16 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Paşa, 9. Ordu Genel Müfettişi vazifesiyle 18 silah arkadaşıyla birlikte Bandırma Vapuru ile İstanbul’dan Samsun’a doğru yola çıkıyor. Kitapta, Bandırma Vapuru’nu hazırlayan kişinin de Avni Paşa olduğu anlatılıyor.

Mustafa Kemal ve arkadaşları Samsun’a gidip Kurtuluş Savaşı sürecinin kıvılcımını çaktıktan sonra Vahdettin ve İstanbul’la ilişkileri koparmıştı. Avni Paşa, bu Vahdettin’in ülkeyi terk etmeden önce hem yakın çevresine hem de Mustafa Kemal’e serzenişte bulunduğunu anlatıyor. Avni Paşa, şunları yazıyor:

“Anadolu’ya düşmanları defetmesi için görevlendirdiğimiz Mustafa Kemal’in ihtirası ve muvazaası karşısında kaldım. Her tarafımı istila eden kör ve nankörler arasında dolandım ve ıztırap içerisinde bunaldım. Bu şekildeki hilafete, kendimde ne direnme ve ne de itaat imkanını göremeyerek, ortalık sakinleşinceye kadar belirli bir süre için bu tehlikeli mıntıkadan uzaklaşmaya karar verdim.” (2)

Şimdi bahsedilen kitaptan konu ile ilgili bölüm:

“…Bir gün Avni Paşa otomobilini göndererek, beni Bahriye Nezareti’ne davet etti… Avni Paşa o vakit Harbiye Nazırlığı’nda bulunan Şakir Paşa’nın damadı idi.

…Harbiye Nazırı Şakir Paşa beni makamına davet etti. Masasının karşısında oturdum. Tek kelime söylemeksizin bana dosyayı uzattı: ‘Bunu okur musunuz?’ dedi. Dosyayı baştan sona kadar gözden geçirdim. Özeti şu idi:

-‘Samsun ve çevresinde birçok Rum köyü Türkler tarafından her gün saldırıya uğramaktadır. Osmanlı hükümeti bu vahşi saldırıların önüne geçememektedir. Bu bölgenin emniyet ve huzurunu temin etmek insanlık namına borcumuzdur.”

Raporlar İstanbul hükümetine verilirken bir de protesto ilave edilmişti: “Bu saldırıları engellemek gerekir.”

Dosyayı okuduktan sonra Harbiye Nazırı’nın yüzüne baktım: “Emriniz paşam!” dedim. Daha sonra: “Bu böyle midir, zannedersiniz?’ dedim. “Zannetmiyorum, fakat bir şeyler olması ihtimali vardır.” Dedi. Bunun üzerine asıl konuya geçti:

işte,” dedi, “böyle midir, değil midir, evvela bunu meydana çıkarmak için oralara bir zâtın gidip incelemelerde bulunması lazım. Ben sadrazam paşa ile (Damad Ferid Paşa) görüştüm. Sizi uygun gördük. Oraya gidiniz ve meselenin mahiyetini anlayınız.”

‘Memnuniyetle giderim. Ancak ben oraya, Türkler Rumlara zulmediyor mu, etmiyor mu, yalnız bunu anlamak için mi gideceğim? Vazifem bu mudur?” dedim. “Evet,” dedi. Konuştuğumuz budur, “Pekala, yalnız müsaade buyursanız, memuriyetime bir şekil vermek lazım! Sizi üzmeyeyim, arzu ederseniz Erkân-ı Harbiye reisinizle görüşerek bunu tespit edelim!” dedim. Bunun üzerine: “Hay hay!” dedi.

Ben zaten Anadolu’ya geçmek için fırsat arıyordum… Benim ehemmiyet verdiğim, yetki meselesi idi.

Mümkün olduğu kadar Anadolu’nun her tarafına emir verebilmeliydim.

İstediğim bir madde;

-Samsun’dan başlayarak kuvvetlerin bulunduğu bütün Şark vilayetleri valilerine doğrudan doğruya emir verebilmekti.

Bir başka madde;

-Bu mıntıka ile herhangi bir temasta bulunan askerî ve idari makamlara bildirilerde bulunabilmemdi.(3)

Erkân-ı Harbiye İkinci Reis’i Diyarbakırlı Kâzım Paşa ile açık konuşarak bütün düşündüklerimi anlattım. Dedim ki:

-“Onların arzularını bir araya topla, fakat sonuna bu iki maddeyi ilave et!’ Kâzım Paşa yüzüme baktı:

-“Bir şey mi yapacaksın?”

-“Kulağını bana doğru uzat!” dedim.

“Evet, bir şey yapacağım. Bu maddeler olsa da olmasa da yapacağım.’  Kâzım Paşa güldü:

“Vazifemizdir, çalışacağız!

Az bir süre geçer geçmez Kâzım Paşa Sadrazam Paşanın talimatnameyi imzalamayacağını söyledi. Şâkir Paşa da imza atmaktan çekinmiş; ancak, bu rahmetli de vicdani bir seziş olsa gerek:

“İmza etmem” sözünden sonra:

-“Mührümü basarım!” demiş.

-“Mührünü basıyor mu?” dedim.

-“Evet, hatta bana mührünü verdi ve bas.” Dedi.

-O halde talimatnameye, Mustafa Kemal Paşa gerekli gördükçe doğrudan doğruya Sadrazam Paşa ile haberleşir, kaydını da ilave edelim.” Dedim.

-‘Çok iyi ama Şakir Paşa’ya sunduğum müsveddede bu kayıt yoktu!”. Bununla beraber Kâzım Paşa böyle bir madde de ilave ederek talimatnameyi temize çekti ve Şakir Paşanın makam mührü basıldı.

İki nüsha idi, birini cebime koydum. Ötekini de Kâzım Paşa’ya vererek;

-“Sen de bunu dosyanda saklarsın.” Dedim.

Dokuzuncu Ordu Müfettişi Mustafa Kemal Paşa, artık kurmay kadrosunu oluşturmak yolundadır. Harbiye Nazırı Şakir Paşa, Dokuzuncu Ordu Müfettişi sıfatıyla kendisini Sadrazam Paşa’ya bizzat takdim etmek ister. Mustafa Kemal Paşa bu sahneyi şöyle anlatır:

“Veda ederken her arzunuzu doğrudan doğruya bana yazabilirsiniz, derhal yapılacağından emin olunuz diyordu.

Bunun çok faydalı olacağını söyleyerek derin teşekkürlerimi tekrar ettim. (4)

Mustafa Kemal Paşayı bu yeni görevine götürecek olan tek vasıta Bandırma Gemisi’dir ve bu gemiye ait tüm işlemleri bizzat Bahriye Nazırı Ahmed Avni Paşa takip ederek hazırlatmıştır. Bandırma Vapuru Kaptan İsmail Hakkı kumandasında Samsun seferine çıkmak üzere ikmalini yapar ve şamandırada beklemeye başlar. (5)

Damat Ferit Paşa ile neden alay etmişler?

-“Biz Musul’u vermeyiz, Manda kabul etmeyiz!” dediğinden olmalıdır.

-İşgalciler ne demiş olabilirler!  “Yar saçların lüle lüle Osmanlı Saltanatı-Hilafeti sana güle güle!

Devam edecek…

Yunan İşgali bir amaç mı, bir araç mıdır? Yunanlılar baştan beri bu işgalin geçiçi bir durum olduğunu bilmekte midir? Meşhurr Yunan Başbakanı Venizelos kimlerin adamıdır? İngilizler Venizelos’u kurtarmak için ona bir şans mı verdiler? Elbette Osmanlı kesesinden!

www.canmehmet.com

Resim: Web ortamından alınmıştır.

Kaynaklar:

(*) “Sevr Entrikaları…”,  Sahife:81-82-83

(**) “SEVR ENTRİKALARI Büyük Güçlerin Hedefleri ve Tutumları”, Paul C. Helmreich. Sahife:149

(***) “Misak-ı Milli’den Lozan’a”. Mustafa Budak, Sahife: 21-25

(1)Daha fazlası için bakınız: http://www.haberturk.com/kultur-sanat/haber/709115-vahdeddinin-sirdasi-avni-pasa-anlatiyor

(2) Daha fazlası için bakınız: http://www.haberturk.com/kultur-sanat/haber/709115-vahdeddinin-sirdasi-avni-pasa-anlatiyor

(3) “VAHDEDDİN’İN SIRDAŞI AVNI PAŞA ANLATIYOR, Milli Mücadele ve Sürgün Yılları “ Osman Öndeş  I. BASKI 2012, İstanbul. Sahife:83

(4) A.g.e

(5) A.g.e. Sahife:85

 

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*