Sevr anlaşmasının gerçeğini öğrenmek ister misiniz? Kurtuluş Savaşı gerçekleri (2)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

Bizde Amerika, sizde Rusya! Yok aslında biribirimizden farkımız….

Tarihimizde, “Vahdettin Kaçtı!” uydurması gibi bir de, uygulanmayan Sevr anlaşması hikâyesi vardır. Birinci Dünya Savaşı sonucu ile ilgili İtilaf Devletleri ile aramızda imzalanan ve uygulanan tek bir barış antlaşması vardır, o da; 1923’te imzalanan “Lozan antlaşmasıdır.”

“Bunlar “Sevr” antlaşmasıyla bize bir öldürücü zehir yutturmak üzere, delegelerimizi Fransa’ya davet ettiler. Bu kere delegeler heyeti başkanlığına Tevfik Paşa tayin edildi. Fakat devletin önemli işlerini yabancı ellere bir türlü bırakmayan gayretli ve sadık Sadrazam Paşa da –bu sefer emrine kruvazörler verilmeyince, tamtakır olan devlet hazinesinden 150 ile 200 bin lira harcayarak- Gülcemal vapuruyla Marsilya’ya, oradan da Paris’e koştu…

Fakat bu aceleyle Sevr’e ulaştığında bulduğu mahut barış anlaşmasıyla dost, düşman herkesin hoşnutsuzluğu, bir rivayete göre anlaşmanın zararlı maddeleri hakkında bilgi sahibi olunca sinirlenen delegeler heyeti üyelerinden Dahiliye Nâzırı Reşit Bey, sadrazam-ı penahiyi “burada işin ne?” gibi sert bir soruyla küçük düşürmüştür.

Sevr Anlaşmasının devleti içine düşürdüğü büyük maddî zararlardan başka, bazı maddeleri yavaş etkili zehirler gibi, İslâm ırkını aşamalı olarak yok edecek bir nitelikteydi.

Rumeli tarafında sınır Çatalca’ya kadar geri getirildikten sonra, bizzat Anadolu’nun Türk unsuruyla meskûn yansından fazlası ve en bereketli kısımlarını Yunanlılarla Fransızlara ve Ermenilere bırakıyor, bağımsız bir Pontus hükümeti kuruyor; geriye kalan toprağı da üç taraflı (Tripartite) bir anlaşmayla Fransa, İtalya ve bir dereceye kadar ingiltere’nin nüfuz mıntıkaları’na sokuyor; İstanbul’u Boğazlar komisyonunun kontrolü altına verilen ve bütün Marmara kısımlarını çepeçevre kuşatan 10-15 kilometre genişliğinde bir arazi kuşağıyla ülkenin diğer bölümlerinden ayırmak, devletin kara kuvvetlerini 35.000 jandarmayla, 15.000 maaşlı  nizamiye askeri ve birkaç küçük çaplı topa, deniz kuvvetlerini birkaç ganbota indiriyor, fazla olarak Müslüman halkın doğuştan sahip olduğu askerlik yeteneğini imha edecek birtakım taahhütler bile yüklüyor.

Buna karşı İlk bütün Rum ve Ermeni okul ve yetimhanelerinde izci (boy-scout) teşkilâtı yapılıyor; bunlar silâhlanıyor, eğitimler yapıyor, işgal kuvvetleri karakollarının önünden geçerken postalar çıkarılarak selâmlanıyor!

Sevr Anlaşmasının haberi alındıktan biraz sonra, dostlarımdan bir zatın öğle yemeğinde rastladığım bir İngiliz subayına, bu durumun daha sonra Müslüman ahaliyi Hristiyanlara boğazlatmak niyetine işaret ettiğini açıkça söylemiştim…

Düyûn-u Umûmiye, malî ve ekonomik işler, vergiler, davalar ve yargı hakkına ilişkin konular ise, eski kapitülasyonları bin kere aratacak bir şiddeti içeriyor, sözün kısası delegeler heyetinin çektiği telgrafta ifade edildiği üzere, bu anlaşma devlet mefhumu ile ilişkimizi tamamen kesiyor ve yok ediyordu…

Tevfik Paşa başkanlığındaki delegeler heyeti Sevr Anlaşması’nı imzalamaktan kaçındığı için Sadrazam bir defa daha bir Şuray-ı Saltanat toplamaya kalkışarak Yıldız Sarayı’nda birçok devlet adamını topladı. Ben de Ayan’lık hasebiyle davetliydim. Müzakere garip bir tarzda geçti. Üzüntünün şiddetinden bir zihin ağırlığı mı ârız oldu bilemem, itiraf etmek zorundayım ki, müzâkereleri hakkıyla anlayıp hatırımda tutamadım.

Yalnız anlaşma kabul edilmediği takdirde İstanbul’un Yunan askerinin işgaline verileceğinden Devletin tamamen çöküşü ihtimallerinden, kabul edildiği suretteyse işitip anlayamadığım bazı hafifletmeler sağlanacağından ve menfaatler verileceğinden söz edilmişti.

Hatta maddeler arasında ümit verici bir şey de ortaya atılmış olsa gerek ki, şartların şiddetinden söz edip duran Abdurrahman Şeref Efendi’nin, onu duyunca: “Kulağa tatlıca bir ümit sesi geliyor, tekrar eder misiniz?” dediğini hatırlıyorum. Fakat cevaba mazhar olmadı.

Ayan’dan Topçu Rıza Paşa merhum, gür sesiyle itiraza kalkıştıysa da, Sadrazam onu çirkin bir şekilde susturdu ve mecliste düşünce ileri sürülemeyeceği, mesele oya konulacağı zaman kabul edenlerin ayağa kalkması, etmeyenlerin yerinde kalması gerekeceğini kahraman bir eda ile ihtar etti.

Bunun üzerine Zât-ı Şahane: “Böyle müzâkere olmaz. Fayda ve zararlarına dair burada bulunanların görüşleri dinlenmelidir” buyurdular.

Ferit Paşa bunun üzerine galiba daha önce konuşup anlaştığı bazı kişilerin görüşlerini sormuş, bunlar da hep kabul tarafında görüş ortaya koymuşlardır.

Kabul edenler ayağa kalksın denilmesi üzerine Zât-ı Şahane birdenbire kalkıp salondan çıkınca, herkes de tabiî olarak ayağa kalkmış, komedya da bu şekilde sona ermiştir.

İhtimal Ferit Paşa da, oy birliğiyle anlaşmanın kabul edilmiş olduğuna milletin kanaat getirdiği zehabıyla bu ihanet belgesinin imzası için Hadi Paşa ve Rıza Tevfik Bey’i Paris’e gönderdi.

Fakat bu teslimiyet de derde deva olmuyor, Anadolu mukavemetini yavaş yavaş şiddetlendiriyor. Yunanlılar yerinden kımıldamıyor, Avrupalılar da ne fiilen, ne de para bakımından kendisine yardımcı olmuyor. (S.84)

Sevr kabul edilmiyor

İtilâf devletlerinin kabinemizi kabul ediş tarzları, güya Ferit Paşa’nın çekilmesine müsait davrandıklarından pişman olmuşlar gibi bir şekildeydi. İş başına gelir gelmez, bizden Sevr anlaşmasının tasdikini istediler ve bu isteği desteklemek için vaatleri hilâfına bizi parasızlıkla bunaltmaya başladılar.

Gerçi Kanun-u Esasi’ye göre anlaşmaların meclise gerek kalmaksızın hükümdar tarafından tasdik edilebileceğini, içimizdeki bazı siyasî hukuk otoriteleri açıklamışlarsa da, ben Ankara ile temas etmeden bunun tasdikine razı olmayacağımı kesinlikle ifade ettim. (S.93)

vükelâ heyetinin çoğunluğu beni desteklediği gibi, Sadrazam Paşa da Zât-ı Şahâne’nin bu anlaşmayı kesinlikle tasdik etmeyeceğini açıkladı.

Fakat biz Ankara’ya gidinceye kadar İtilâf Devletleri, özellikle Fransız temsilcisi Mösyö Defrance şiddetli ısrarlarda bulunmaktaydı. Bu zorlamanın destekçi gücü de para meselesiydi.

Ferit Paşa’nın hazineyi bize tamtakır teslim etmiş olduğunu belirtmeye gerek yoktur.

Böyle olacağı daha önce tahmin edilmiş ve düşünülmüş olduğundan, kabinemizin kurulmasından önce Tevfik Paşa, ihtiyaç ortaya çıktıkça perderpey alınmak üzere iki milyon lira kadar avans yapılması için temsilcilerin de katılmalarıyla banka ve rejiden vaad alınmışsa da, anlaşıldığına göre diplomatların işe karışmasıyla bu avanslar sürekli geciktirilmekteydi. Bununla birlikte Maliye Nazırımızın yersiz muamelelerinin de bu gecikmede etkili olduğu galip ihtimallerdendir….” (1)

Konu yukarıda olayı birinci derecede yaşayan devlet adamının kaleminden aktarılmıştır.

Aşağıda da konu ile ilgili lehte ve aleyhte diğer görüşler verilmiştir.

Karar her zaman olduğu gibi okuyanlara aittir.

Naılsa su döküldüğü kabın şeklini almaktadır.

Resim;ulkuhaberajansi.com’dan alınmıştır.

Kaynakça;

(1) Feryadım, 2. cilt, Ahmet İzzet Paşa, (Paşa hakkında detaylı bilgi birinci bölümde verilmiştir.)

Meraklıları konu ile ilgili çeşitli görüşleri aşağıda okuyabilirler;

Sevr Antlaşması, (Osmanlı İmparatorluğu’nun paylaşılma planı, 10 Ağustos 1920)

Sevr Antlaşması, I. Dünya Savaşı sonrasında İtilâf Devletleri ile Osmanlı İmparatorluğu hükümeti arasında 10 Ağustos 1920’de Fransa’nın başkenti Paris’in 3 km batısındaki Sevr (Sèvres) banliyösünde imzalanmış fakat uygulamaya konmamış barış antlaşmasıdır. Antlaşma imzalandığı dönemde devam eden Türk Kurtuluş Savaşı’nın sonucunda Türklerin galibiyetiyle, bu antlaşma yerine 24 Temmuz 1923’te Lozan Antlaşması imzalanıp, uygulamaya konduğundan Sevr Antlaşması yürürlüğe girmemiştir.

I. Dünya Savaşı sonrasında İtilâf Devletleri ile Avusturya arasında Saint-Germain Antlaşması, Macaristan arasında Triannon Antlaşması ve Bulgaristan arasında Neuilley Antlaşması imzalanmasına rağmen Osmanlı Devleti ile 1919 Mayıs’ında hâlâ bir barış antlaşması imzalanamamış ve görüşmeler belirsiz bir geleceğe ertelenmişti. Bunun nedenleri bugüne dek yeterince aydınlatılamamıştır.

İtilaf Devletleri Yüksek Konseyi’nin 7 Mayıs’ta aldığı karar uyarınca 15 Mayıs’ta İzmir Yunanlılar tarafından işgal edildi. Bu olay tüm Türkiye’de güçlü bir ulusal tepkiye yol açtı. 4 Eylül’de toplanan Sivas Kongresi’nden sonra İstanbul’daki Osmanlı hükümeti, ülke üzerindeki idari ve askeri denetimini kaybetti. Sivas ve daha sonra Ankara’da, Mustafa Kemal Paşa yönetiminde bir ulusal direniş hükümeti kuruldu.

Anadolu hükümeti, olumsuz şartlarda bir barış antlaşmasını kabul etmeyeceğini bildirdi ve direniş hazırlıklarına girişti.

İtilâf Devletleri 18 Nisan 1920’de San Remo Konferansı’nda Osmanlı İmparatorluğu’na uygulanacak barış antlaşmasının şartlarını hazırladılar. 22 Nisan’da Osmanlı hükümetini Paris’te toplanacak barış konferansına davet ettiler. Padişah, eski sadrazam Ahmet Tevfik Paşa’nın başkanlığında bir heyeti Paris’e gönderdi.

Ertesi günü Ankara’da toplanan Büyük Millet Meclisi, 30 Nisan günü taraf devletlerin dışişleri bakanlıklarına gönderdiği bir yazıyla İstanbul’dan ayrı bir hükümetin kurulduğunu bildirdi.

Paris’te barış şartlarını öğrenen Ahmet Tevfik Paşa, İstanbul’a gönderdiği telgrafta barış şartlarının “devlet mefhumu ile kabil-i telif olmadığını” (devlet kavramı ile bağdaşmadığını) bildirerek görüşmelerden çekildi.

Bunun üzerine 21 Haziran’da İtilaf Devletleri Türk milletinin direnişini kırmak için, İzmir’de bulunan Yunan kuvvetlerini Anadolu içlerine sürmeye karar verdi. Balıkesir, Bursa, Uşak ve Trakya kısa sürede Yunan ordusu tarafından işgal edildi.

Ege’deki işgaller üzerine 22 Haziran’da İstanbul’da toplanan Saltanat Şurası, Paris’e Sadrazam Damat Ferit Paşa başkanlığında ikinci bir heyet göndermeye karar verdi.

Eski Maarif Nazırı (milli eğitim bakanı) Hadi Paşa, eski Şura-yı Devlet (Danıştay) reisi Rıza Tevfik Bey ve Bern Sefiri Reşat Halis Bey’den oluşan bu heyet, 10 Ağustos 1920’de Sevr Antlaşması’nı imzaladı. Ankara’daki Büyük Millet Meclisi antlaşmayı sert bir bildiri ile kınadı. Antlaşmayı imzalayanları vatan haini ilan etti.

Antlaşmanın yürürlüğe girmesi için önce Meclis-i Mebusan’ın antlaşmayı görüşüp kabul etmesi, sonra da imzalamak üzere Vahdettin’e göndermesi gerekiyordu.

Fakat antlaşma imzalandığı tarihte Meclis-i Mebusan kapalı (Mart 1920’de faaliyeti sonlandı ve Nisan 1920’de kapatıldı (kapatılmış) olduğundan antlaşma mecliste görüşülemedi ve padişahın önüne gelmedi.

Taraflardan Yunanistan antlaşmayı tasdik edip yürürlüğe koymak istedi. Çoğu çevreler antlaşmanın hiçbir zaman yürürlüğe girmediğini savunur. Fakat başka görüşlere göre antlaşmasının birçok hükümleri o tarihlerde uygulanmış ve 20. yüzyılın uluslararası siyasi kavgalarına yön vermiştir.

Sevr Antlaşmasının bazı maddelerine dayanışarak Orta Doğu coğrafyası yeniden şekillendirildiyse, bu antlaşmanın bir süre için de olsa fiilen yürürlüğe girdiğinin kabul edilmesi gerekildiği savunulur.

Antlaşma İtilaf Devletleri Britanya İmparatorluğu, Fransa, İtalya, Japonya, Belçika, Yunanistan, Hicaz Krallığı, Portekiz, Romanya, Ermenistan, Polonya, Sırp-Hırvat Cumhuriyeti ve Çekoslovakya ile mağlup Osmanlı İmparatorluğu arasında imzalandı. ABD ve SSCB imza atmadılar.

Saltanat Şurası’nda Yaşananlar

Saltanat Şurası’nda yaşananlar ise günümüzde hâlâ tartışılmaktadır. Nutuk’ta bu toplantıda Vahdettin’le ilgili “Sevr Muahedesi’ni bizzat ayağa kalkmak suretiyle kabul etmiştir.” denmektedir.

Saray Başmabeyincisi Lütfi Simavi’ye göre ise Vahdettin açılış nutkunu okuduktan sonra başkanlığı Damat Ferit Paşa’ya bırakarak salonda durmamış, çıkıp gitmiştir. Son Sadrazam Tevfik Paşa’nın oğlu İsmail Hakkı Okday’ın anlatımı ise şöyledir:

“Nihayet Sevr’i kabul edenler ayağa kalksın denildi. Damat Ferid Paşa bu sırada Padişah’ın salonu terk etmesi için işaret verdi. Vahdettin dışarı çıktı, yandaki odaya geçti. Padişah ayağa kalkınca da salondakiler Hünkâr’a bir saygı eseri olarak ayağa kalktılar. Kendisini bu suretle selamladılar. Öyle ki, bu ayağa kalkışın Sevr’in kabulü anlamına mı geldiği, yoksa Padişah’a hürmeten kıyam mı edilmiş olduğu açık olarak belirmedi.

Hatta Ayan’dan Topçu Feriki Rıza Paşa, ‘Biz Padişaha hürmeten ayağa kalktık, Sevr’i kabul ettiğimizden değil’ diye haykırarak Damat Ferid’in oyununu açıkça protesto dahi etti.”

Kimi tarihçiler bu olayı, şûrâda oy hakkı olmayan padişahın oylama yapılması çağrısı yapılınca dışarı çıkması, fakat Damat Ferit’in olayı oldubittiye getirmesi olarak yorumlamaktadır. Kimileri toplantının Sevr’i onaylatmak üzere taraflı bir tarzda yürütülmesini protesto mahiyetinde, belki de biraz öfkeli bir şekilde ayağa kalktığını ve çıkıp yan odaya geçmiş olduğunu iddia etmektedir. Kimi tarihçiler ise bunun, padişah ile Damat Ferit Paşa’nın antlaşmayı kabul ettirebilmek için birlikte hazırladıkları bir plan olduğunu iddia etmektedirler. (vikipedi)

 

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*