Rusya, “Akdeniz göründü!” ABD, “Musul, yaklaşıyoruz usul usul!” Türkiye, Yemin ettim bir kere! (4)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

musul-3

 

Meraklıları, Misak-ı Milli’yi bilirler de, onun öncüsü, 23 Haziran 1919 Kararlarını fazla bilmezler.  Osmanlı Meclis-i Mebusanı, 23 Haziran 1919’da olası barış görüşmeleri için o günün şartlarına göre kırmızı çizgileri, olmazsa olmazları belirler.

Bu kararları öğrenmeden, 28 Ocak 1920 Misak-ı Milli, Osmanlı Meclisi kararlarını anlamak kolay değildir. Konunun anlaşılması adına aşağıda özet açıklamalar verilmiştir.

23 Haziran (1919) Muhtırası ile bunun Misak-ı Milli ile karşılaştırılması:

Her şeyden önce her iki belge de, Paris Barış Konferansı (18 Ocak 1919) sürecinde kısa aralıkla ortaya çıkan Türkiye’nin barış şartlarını belirleyen birer savunma belgesi idi.

Zaten 23 Haziran (1919) muhtırası “müdafaanâme” olarak anılmıştır.

Her ne kadar Misâk-ı Millî beyannameşine yönelik doğrudan böyle bir niteleme yok ise de onu hazırlayan son Osmanlı Meclis-i Meb’ûsân üyelerinin istiklâl-i devlet ve istikbâl-i milletin haklı ve devamlı bir sulha nâ’iliyet içûn ihtiyâr edebileceği fedâkârlığın hadd-i a’zâmîsini mutazammın olan esâsât”tan sözederek bu esasların dışında Osmanlı saltanat ve toplumunun yaşamasını mümkün görmemeleri, adı geçen belgenin açıkça “savunma amaçlı” hazırlandığını ortaya koymaktadır.

Görüldüğü gibi Misâk-ı Millî beyannamesi, aynı süreç içinde hazırlanmalarının dışında, 23 Haziran muhtırası ile amaç beraberliği içindedir.

Sözkonusu amaç ise I. Dünya Savaşı sonrası şartları içinde Türkiye’nin ülke ve toplum olarak haklarını savunmaktır.

Ancak, Misâk-ı Millî beyânamesi’ni  ile 23 Haziran muhtırası arasındaki benzerlikler bununla sınırlı değildir.

Bu benzerliğin en fazla olduğu konulardan biri, 1. Dünya Savaşı sonrası siyasî şartlara uyum göstermek amacıyla Wilson ilkelerine dayanarak vatanın yeni sınırlarının çizilmiş olmasıydı.

23 Haziran muhtırası, Hicaz, Suriye, el-Cezire ve Arabistan’a geniş bir özerklik vererek Osmanlı Devleti’nden ayrılmasını önlemeye çalışmakla beraber “istiklâl-i tam ve tamamiyet-i mülkiyye şeraiti dâhilinde müstakil bir Türk vatanı” kurulmasını istemekte ve bu Türk vatanının sınırlarını açık bir şekilde belirlemekteydi.

Ana hatlarıyla Batı’da Gümülcine’den kuzeydoğuda Poti’nin güneyine kadar Elviye-i Selâse (Kars, Arda- han ve Batum), doğuda İran ve güneyde ise Halep ve Musul vilâyetlerinin güneyine kadar uzanan bu yeni vatan, Misâk-ı Millî beyannamesinde pek açık olmamasına, sadece kriter konmasına rağmen aynıydı.

Nitekim beyannamenin birinci maddesinde. Mondros Mütarekesi’nden sonra düşman ordularınca işgal edilen Arap çoğunluğun yaşadığı yerlerin geleceğine selfdeterminasyon ilkesi gereğince Arapların karar verecekleri ifade edilmiş; bunun dışında kalan, -beyanname diliyle “hatt-ı mütâreke dâhil ve hâricin- de”-yerlerde yaşayan Osmanlı-lslâm çoğunluğunun yaşadığı yerlerin “bölünmez bütünlüğü “nden söz edilerek aynı vatana vurgu yapılmıştı.

Muhtemelen, yeni vatanın sınırları içinde olduğu düşünüldüğünden 23 Haziran muhtırasında yeni Türkiye’nin sınırlarına dahil edilen Batı Trakya ve Elviye-i Selâse’nin gelecekleri konusu Misâk-ı Millî beyannamesinde ayrı iki madde (2. Ve 3. Maddeler) olarak yer almış ve her iki bölge için “halk oylaması istenmişti. (1)

23 Haziran muhtırasında iki madde (8. Ve 9. Maddeler) halinde yer alan bu husus, Misâk-ı Millî beyannamesinde bir madde (6. Madde) olarak düzenlenmişti. Hiç şüphesiz sözkonusu maddeler, Türkiye’nin bağımsızlığı için gerekli şartlardı ki, Osmanlı Devleti’nin yüzyıllardır geçirdiği acı tecrübeler ışığında ileri sürülmüştü.

Bunun dışında 23 Haziran muhtırasında (10. Madde) olduğu gibi Misâk-ı Millî Beyannâmesi’nde de (4. Madde) İstanbul ve Boğazların güvenliği sağlandıktan sonra Boğazların deniz ticaretine açılması ilke olarak benimsenmişti. Ancak, 23 Haziran muhtıra- sından farklı olarak Misâk-ı Millî Beyannâmesi’nde bütün ilgili devletlerin ortak kararının geçerli olacağı ifade edilmişti ki, her iki belgede bu hususun yer alması Wilson llkeleri’nin bir sonucuydu…

Unutulmamalıdır ki, en azından siyasî şartların bir gereği de olsa Misâk-ı Millî beyannamesi bir Osmanlı-lslâm yurtseverliğinin eseriydi.(2)

Bütün bu benzerlik ve farklılıklara rağmen Misâk-ı Millî beyannamesi ile 23 Haziran muhtırası arasında esaslı bir nitelik farkı vardır.

23 Haziran muhtırası, büyük oranda 1. Dünya Savaşı sonrası uluslararası reelpolitik kavranarak hazırlanmış ise de vatanın siyasetle kurtarılması (3)

gerektiğini savunan bir anlayışın ürünüydü. Her ne kadar bu muhtıra, Damad Ferid Hükümetinin bir girişimi gibi görünse de esas itibariyle Osmanlı Hariciye Nezareti için- de yürütülen yaklaşık 6-7 aylık ciddî bir çalışmanın sonunda hazırlanmış barış şartlarını içeren bir belgeydi.

Buna karşılık Misâk-ı Millî beyannamesi, çoğunluğunu Müdafa’a-i Hukukçuların oluşturduğu son Osmanlı Meclis-i Meb’ûsânı tarafından kabul edilmesinin ötesinde, vatanın kurtarılması için diplomasi ve savaş -öncelikle savaşın, yani silahlı mücadelenin- araçlarının birlikte kullanılması gereğine inanan insanların düşüncesinden doğmuştu.

Buna rağmen 23 Haziran muhtırası, amaç ve içerik bakımından Misâk-ı Millî beyannamesinin öncüsüdür. (4)

Misâk-ı Millî Beyannamesi ve Türkçeleştirilmiş altı maddesi:

Misak-ı Milli(Milli Yemin): Osmanlı İmparatorluğu’nun son Meclis-i Mebusanı’nın 28 Ocak 1920’de kabul ettiği altı maddelik bir bildiri.

“..Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik olarak çıkmamızın ardından, 1918’in 30 Ekim’inde imzaladığımız Mondoros Mütarekesi ile vatan toprakları henüz resmen olmasa da fiilen işgale uğramış ve İstanbul’da toplanan Meclis, ülkenin toprak bütünlüğü ile gelecekte uygulanacak dış politikanın esaslarını belirleyerek altı maddelik bir belge haline getirmişti.

Birinci Madde: Osmanlı Devleti’nin özellikle Arap çoğunluğun yaşadığı ve 30 Ekim 1918 tarihli mütarekenin kabulünde düşman orduları işgali altında kalan kısımlarının geleceğinin, halkının serbestçe beyân edecekleri oylara uygun olarak tayin edilmesi gerekir. Sözü edilen mütareke hattının içinde ve dışında din, ırk ve ülkü birliği bakımlarından birbirlerine bağlı olan, karşılıklı saygı ve fedakârlık duyguları besleyen, ırk ve toplum ilişkileri ile çevrelerinin şartlarına saygı gösteren Osmanlı-İslam çoğunluğunun yerleşmiş bulunduğu kesimlerin tamamı, ister bir eylem ve ister bir hükümle olsun birbirlerinden ayrılamayacak bir bütündür.

İkinci Madde:Halkı özgürlüğe kavuşunca oylarıyla anavatana katılmış olan üç sancak (Kars, Ardahan ve Batum) için gerektiğinde yeniden halkın serbest oylarına müracaatı kabul ederiz.

Üçüncü Madde:Batı Trakya’nın Türkiye ile yapılacak barışa kadar ertelenen hukukî durumunun belirlenmesi işi de, halkının özgürce beyân edeceği oylara uygun şekilde yerine getirilmelidir.

Dördüncü Madde:İslam hilâfeti ile saltanatın merkezi ve Osmanlı hükümetinin başkenti olan İstanbul şehri ile Marmara Denizi’nin güvenliği her türlü saldırıya karşı dokunulmaz olmalıdır. Bu esas mahfuz kalmak şartıyla Ak deniz ve Karadeniz Boğazları’nın dünya ticaretine ve ulaşımına açılması konusunda, bizimle birlikte diğer bütün ilgili devletlerin müteffiken verecekleri karar geçerlidir.

Beşinci Madde:İtilâf Devletleri ile düşmanları ve bazı ortakları arasında yapılan antlaşmaların esasları çerçevesinde, azınlıkların hakları komşu memleketlerdeki Müslüman ahalinin de aynı haklardan istifade etmeleri ümidi içerisinde tarafımızca benimsenip güvence altına alınacaktır.

Altıncı Madde: Millî ve iktisadî gelişmemizin imkânlarını elde etmek ve işlerin daha çağdaş ve muntazam bir yönetim ile yürütmesini başarabilmek için, her devlet gibi bizim de gelişmemizin şartlarının sağlanmasında tam bir özgürlüğe ve bağımsızlığa kavuşmamız, varlığımızın ve geleceğimizin ana ilkesidir. Bu sebeple siyasî, adlî, malî ve benzeri alanlarda gelişmemizi önleyici sınırlamalara (kapitülasyonlara) karşıyız. Belirlenecek borçlarımızın ödeme şartları da bu ilkelerle çelişmeyecektir. 28 Ocak 1336 (1920). (5)

Yukarıda yazılanlardan: gerek, 23 Haziran 1919, gerekse, -Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının da düşündükleri doğrultuda- 28 Ocak 1920 Osmanlı Meclis-i Mebusan kararları, Osmanlı deneyimli diplomatları tarafından olası bir barış sürecinde Osmanlı Devleti’nin kabul edeceği asgari barış şartları olarak belirlenmiştir.

Şimdi Rusların,

Bir Dünya İmparatorluğu kurmak kapsamında gerekliliğine inandıkları ve uzun vadeli planlarının, hedeflerinin bir parçası olan: “Akdeniz”e inmek!” ile,

-Amerikalıların, “Musul için her bedel ödenmelidir” iddialarının yanında, Türkiye’nin,

Yemin ettim bir kere….” Konusuna girebiliriz.

Devam edecek

-Osmanlı İmparatorluğu, Boğazlar mı, Petrol için mi parçalandı?

-Osmanlı İmparatorluğu, “Dönüştürüldü!” mü? Eğer, dönüştürüldü ise, ne oldu da küllerinden doğdu?

Osmanlı Hanedanlığı, kendisinin parçalanacağını ve dönüştürüleceğini biliyor muydu? Bunun için ileriye dönük bir çalışma, plan yaptılar mı?

www.canmehmet.com

Resim:web ortamından alınmış, alt yazı tarafımızdan düzenlenmiştir.

Kaynaklar:

(1) MİSÂK-İ MİLLÎ’DEN LOZAN’A İdealden Gerçeğe Türk Dış Politikası, Doç. Mustafa Budak. Anlatıyor: “Kanaatimiz odur ki, bunun sebebi, İtilâf devletlerine bir iyi niyet göstermekten öte yapılacak bir halk oylamasında Batı Trakya ve Elviye-i Selâse halkına güvenilmiş olmasıdır. Böylece, dolaylı da olsa her iki bölge, halklarının iradesi sonucunda yeniden anavatana katılmış olacaklardı.”…

(2) MİSÂK-İ MİLLÎ’DEN LOZAN’A İdealden Gerçeğe Türk Dış Politikası, Doç. Mustafa Budak. Sahife:185

(3) Bu güzel niteleme Tarık Mümtaz Göztepe’ye aittir. Biz de ondan ödünç alarak aynı kişi ve anlayış sahiplerini kastederek kullanıyoruz. Bkz., T.M. Göztepe, Vahideddin Mütareke Gayyasında, s. 168. (Mustafa Budak)

(4) A.g.e: Sahife: 185

(5) Daha fazlası için bakınız: http://www.haberturk.com/yazarlar/murat-bardakci/941610-iste-turkiyenin-kurulus-belgesi-olan-misak-i-millinin-orijinali

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*