Ruslar Milli Mücadelede bize ne karşılığında silah ve altın teklif ettiler?

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

 

Pakistan and Turkey Zindabad

 

Tarih araştırmacılığında amaçlanan hakkı olana hakkını teslim etmektir. Bu anlayış hem gerçeğin bulunmasına hizmet etmekte, hem de kimsenin haksız karalanmasına veya hakkında aşırı övgüler düzülmesine engel olmaktadır.

Tarih gelişen bir bilim dalı olduğu için, “Son söz” söylenememektedir. Çünkü her an bulunabilecek yeni bir belge tüm bilinenleri bir anda ters yüz edebilecektir.

Aşağıda Milli Mücadele döneminde Rusların bizlere ne karşılığında yardım ettiği, bugünkü Milli İstihbarat Teşkilatının karşılığı olan, Teşkilat-ı Mahsusa’nın son başkanı Hüsamettin Ertürk’ün, “İki Devrin Perde arkası” isimli eserinden aktarılmaktadır.

Karar her zaman olduğu gibi, okuyanın, bilgi-deneyim ve değerlendirmesine kalmaktadır.

**

-“Bir iki gün sonra Harbiye Nezaretinde Müşir İzzet Paşa’nın emri mucibince, Müsteşar Erkânıharp Miralayı İsmet (İnönü) Bey’i odasında ziyaret ettim. İsmet Bey çok çalışıyor, kâğıtların içine âdeta gömülmüş bulunuyordu. Belli idi ki Harbiye Nezaretinin ağır yükü, bilhassa onun omuzları üstünde idi.

Başını kaldırıp bana baktıktan sonra. Yer göstermiş, oturmama izin vermişti. Hüsamettin Bey dedi. Müşir İzzet Paşa’nın emirlerini duydunuz herhalde…

Hattâ bunun tasfiyesine de erkânıharp miralayı Hasan Tosun Bey’i memur ettik. Ona mührü, evrakı teslim ediniz. Silah ve mühimmat depolarını bildiriniz. Bizim için çok ağır olmakla beraber mütareke şartlarına riayete mecburuz.

Miralay İsmet Bey’in bu katî emirlerine itiraz mümkün olmadığını biliyordum. Yalnız Enver Paşa’nın giderken bana verdiği talimatı tekrarladım. Miralay İsmet Bey, beni dikkatle dinledikten sonra şöyle söyledi:

Hüsamettin Bey, siz erkânıharp misiniz?

– Hayır Miralayım, Mektebi Harbiye’den mezun çarıklı bir zabitim.

– Öyle ise dinleyiniz. Enver Paşa’nın hayalleri genişti. Bugün onlarla hareket etmeye imkân yoktur. Türkiye’nin vaziyeti, Memleketin hayat ve bekası mevzubahistir.

Evet, mümkün olsa bu silâh ve cephaneyi Anadolu’ya kaçırsak, İtilâf kuvvetlerine teslim etmesek, çok iyi olurdu! Fakat şu harp gemileriyle, karaya asker çıkarmış bir düşman karşısında, elimiz kolumuz maalesef bağlanmıştır.

İmparatorluk artık yıkılmıştır. Şimdi yeni şartlarla karşı karşıyayız. Bunun için Teşkilât-ı Mahsusa’yı dağıtıyoruz. Buraya toplamış olduğunuz bu İslâm mücahitlerini de devletin beslemesine imkân yoktur. Bugünden itibaren Harbiye Nazırı Müşir İzzet Paşa Hazretleri’nin emirlerini yerine getirirsiniz!

Kalktım. Harbiye Nezareti’nin bu gayretli ve çalışkan müsteşarını askerce selâmladım. Belki bu dakikada ikimizin de arzuları birdi. Fakat hâdiseleri daha salahiyetli ve yakından bilen erkânıharp miralayı İsmet Bey için de yapacak bir şey yoktu.

Ertesi gün Şeref sokağındaki daireme, erkânıharp miralayı Hasan Tosun Bey gelmişti. Bana:

Hüsamettin Bey dedi, dün Harbiye Nezareti Müsteşarı İsmet Bey’i görmüşsünüz. Size bir takım emirler vermiş, bu meyanda benim de yeni vazifemden bahsetmiş, işte emrim. Mülga Teşkilât-ı Mahsusa’nın veya Umur-ı Şarkiye’nin mührünü, kasasındaki parayı, İslâm alemiyle yapılan bilcümle muhaberatı. Bunları muhtevi bulunan dosyalarla, şifreyi almaya geldim. Ayrıca ambarlarınızdaki silâh ve cephaneyi de tesellüm edeceğim. S.240-241

**

-“19 Mayıs 1919 cumartesi sabahı karargâhı ile beraber Bandırma vapuruyla salimen Samsun’a kavuşan Mustafa Kemal Paşa, burada ancak birkaç gün kalabilmiş, eski bir otomobil ve birkaç yaylı araba ile yollarına devam eden kafile, hep bir ağızdan söyledikleri “Dağ başını duman almış. Gümüş dere durmaz akar’ şarkısıyle dumanlı dağların, akarsuların süslediği zengin bir tabiat parçasını, tekerleklerin kaldırdığı toz bulutlarıyla süsleyerek şirin bir kasaba olan Havza’ya varmışlardı.

…Mustafa Kemal ve arkadaşları, sıcak sularıyla şöhret almış bu şirin beldede tam 22 gün kalmışlar, buraya kadar gelmiş olan bir Sovyet heyeti ile görüşmüşlerdi. Heyetin başında Rus miralayı Budigeni (Mareşal) bulunuyordu. Bu palabıyıklı, babayani askerle Mustafa Kemal’in ahbaplığı süratle ilerlemiş ve kısa zamanda dost olmuşlardı.

Miralay, Mustafa Kemal’e, Bolşevik Rusya’nın silâh ve cephane ile para yardımını vaat ediyor, buna mukabil müşterek düşmanları olan İtilâf devletlerine karşı, Türkleri mücadeleye davet ediyordu.Budigeni’nin istekleri yalnız bu kadarla kalsa idi, Mustafa Kemal Paşa, çoktan razı olacak, müzakerelerin de uzun sürüp gitmesine mahal kalmayacaktı.

Fakat Rus miralayının dilinin altında bir şey vardı. Nitekim pek az sonra o da baklayı ağzından çıkarmış oluyordu. Miralay Budigeni, Mustafa Kemal’e şöyle sormuştu:

-Acaba General Hazretleri, Anadolu’da kurulacak hükümet için nasıl bir rejim düşünüyorlar?

Mustafa Kemal, muhatabının maksadını pek güzel anlamış ve hemen şaşırmadan cevabını vermişti:

– Tabiî Sovyetlerin, Şûralar Cumhuriyetine benzer bir hükümet tarzı!

– Yani Bolşevikliğin prensipleri üzerine kurulmuş bir cumhuriyet değil mi Generalim?

– Öyle olacak, devlet sosyalizmi dersek, daha doğru söylemiş oluruz.

– Yalnız, sosyalizm, içtimaî sahada hüküm süren bir tarzdır, biz sizin komünizmi de gözden geçirmenizi istiyoruz. Ancak büyük komşunuz Rusya, o zaman size elinden gelen yardımı yapacaktır.

Mustafa Kemal Paşa, Miralay Budigeni’nin peşinen söz almaya çalıştığını görüyor, kendisi için tutulacak yolda bu muzaherete muhtaç olduğunu da unutmuyordu. Sovyet heyeti Havza’dan büyük bir ümitle ayrılmıştı. Fakat Mustafa Kemal Paşa bunları mükemmelen atlatmıştı. Hattâ tehlike şayet büyürse, bir kolordusundan faydalanılacaktı.

Havza görüşmeleri, Mustafa Kemal’in düşmanları için, onun komünistliği kabul ettiği şeklinde anlaşılmış edilmiş ve dar görüşlüler. Büyük Türk Önderi’nin bu kadar basit bir pazarlıkla, bütün gayelerinden vazgeçeceğini zannetmişlerdi. Bilâhare kendisiyle görüştüğüm Fevzi Çakmak, bu hâdise hakkında Mustafa Kemal Paşa’nın kendisine:

– O zaman bir sırat köprüsü geçmek zorunda idik, meşhur sözdür, köprüyü geçene kadar… dayı dedik vesselam! Demişti.

…Miralay Budigeni görüşmelerinde Mustafa Kemal Paşa’ya, şarkta kurulacak Ermeni ve Kürd devletlerinin, Batum dahil olmak üzere Karadeniz kıyılarında ihdas olunacak Pontus hükümetinin, İtilâf devletlerince mültezim olduğunu söylemiş, bütün bunlarla Sovyetlerin yeni Türkiye yanında mücadeleye hazır bulunduğunu da ilâve etmişti. Miralay Budigeni:

– Biz demişti, Çarlık Rusya’sının pişdarları, öncüleri ve Kafkasya’nın kundakçıları olan Ermenilere asla yüz vermek niyetinde değiliz. Hele Ermeni Taşnak ve Hınçak komitelerinin harp sonrası faaliyetlerinden biz de hiç memnun değiliz. Onlar kimi kuvvetli görürlerse ona uşaklık ederler. Yarın İngilizler, Fransızlar, Amerikalılar hesabına çalışmayacaklarını kim temin eder? Demişti.

Mustafa Kemal Paşa, miralayın bu fikirlerinin arkasında Sovyetlerin, Anadolu’ya fiilî yardım teklifinde bulunacaklarını tahminde gecikmemişti. Nitekim miralayın başka bir suali şu olmuştu:

Mondros mütarekesine uyularak ordularınız silâhtan tecrit edilmiş, bütün silâh ve cephane depolarınıza el konmuştur. Bu şartlar akında bir taraftan Yunanlılarla, diğer taraftan Ermeniler, Pontusçularla ve Anadolu’nun her tarafında işgal kuvvetleriyle nasıl mücadele edeceğinizi bir türlü anlayamıyorum Paşam? Demişti.

Mustafa Kemal Paşa, karşısında babayani tavırlarına, palabıyıklarına ve Türk dostu görünmek isteyen bütün yapmacık hallerine rağmen, aktan alta vaziyeti iskandil eden, kurnaz bir Rus askeriyle karşı karşıya bulunduğunu görüyordu. Ona cevaben:

– Evet miralayım, vaziyetimiz cidden naziktir. Fakat işte bizim milletin hususiyeti de böyle felaketli zamanlarında iş görmesi, harikalar yaratması olacaktır. Siz müsterih olunuz, müşterek düşmana karşı, bizi tahmin ettiğinizden daha tehlikeli ve hesaba katmaya değer bir kuvvet olarak bulacaksınız, buna da şaşmayınız!

Miralay Budigeni, burada yutkunmuş ve sonradan bana merhum Cevat Abbas’ın anlattıklarına göre epey düşündükten sonra:

-Rusya’nın bütün ihtiyaçlarınızı tamamlamaya hazır bulunduğunu size arz etmek vazifesini üzerime almış bulunuyorum. Yeter ki, siz de bizim arzularımızı yapınız. Padişahlığı, hilâfeti lâğvediniz, komünistliği ilân eyleyiniz, demişti (Sahife,.377)

Mustafa Kemal, miralayı tam söylettirmişti. Artık Sovyetlerin yardım perdesi akında ne yapmak istediklerini, bu kurnaz olmasına rağmen ne de olsa asker olan ve hakikatte bir diplomat derecesinde konuşma metotlarına ve inceliklerine vâkıf bulunmayan Budigeni, hepsini ağzından çıkarmıştı. Mustafa Kemal Paşa, o zaman gayet teenni ile konuşmuş, karşısındakilere hem ümit vermiş, hem de emniyet telkin etmişti.

O, gülerek şöyle cevap vermişti:

-Aziz miralayım, buyurduğunuz işler, şimdi tasavvur eylediğiniz kadar değildir. Padişahlık müessesesi esasen zayıflamıştır, yıkılmak üzeredir. Hilâfet için biraz daha sabırlı, hatta biraz daha dikkatli olmak lâzımdır. Arkamızda bir de İslâm âlemi vardır.

Bunu da hesaba katacağız. Onların müzahereti bugün için elzemdir. İngilizleri ancak bu sayede yerlerinde tutacağız. Komünistliği ilân etmek de bugün için imkânsızdır. Evvelâ dâvayı memlekete anlatmak lâzımdır. Şimdi bizim tek bir hedefimiz vardır. O da harbi, mücadeleyi kazanmak, istilâyı ortadan kaldırmaktır. Zaferi kazandığımız zaman, şartlarınızı daha sakin ve rahat bir ruh haleti içinde düşüneceğiz!

Miralay Budigeni riyasetindeki Rus heyeti çok ümitli idiler. Mustafa Kemal Paşa, modern düşünceli, ileri görüşlü bir askerdi. Her şeyi safha, safha halletmek dâvasında idi. Dürüst bir insan tavrı ile kendilerine her şeyi açıkça söylemişti. O halde bu büyük mücadelenin eşiğinde duran adama, Türklere hemen yardım edilmeli idi. Nitekim Havza konuşmasının büyük yardımı olmuştu. Miralay Budigeni gerek Lenin’in, gerek Stalin’in ve gerekse Troçki’nin en mutemet adamı idi.

Tam bir Rus olan ve askerlikten başka bir şey bilmeyen, ihtilâl şeflerine körü körüne merbut bulunan miralayın görüşüne itimat etmek lâzım geliyordu. O, Sovyet Rusya’ya avdet ettikten ve Mustafa Kemal Paşa da askerlikten istifa ederek, millî kongrelerde riyasete seçildikten ve İstanbul hükümeti ile Padişah’a fiilen meydan okuduktan sonra, Rusya’dan istediği her şeyi, top, tüfek, cephane ve altın rubleyi alabilmiş, bilhassa Sovyetlerin yardımı, büyük taarruzdan evvel, en verimli bir safhaya ulaşmıştı.

Mustafa Kemal filhakika, padişahlığı, hilâfeti kaldırmış, fakat komünistliği kabul etmemişti. Çünkü ne Türk ananeleri ne İslâm akideleri, bu mezhebe imkân vermezdi. Mustafa Kemal Paşa ise hem Türk ve hem de Müslüman’dı. (Sahife, 378)

**

Kazım Karabekir Paşa, 2009 yılında, Yapı Kredi Bankası tarafından 2 cilt olarak yayımlanan günlüklerinde;

-“27.12.1919, İngiliz kaymakamı Rawlison gece Erzurum’a geldi. 4 sonrada daireye beni ziyarete geldi. İki saat konuştuk. Cumhuriyet (yönetimi) taraftarı imiş.  Demektedir.

Ruslardan ve İngilizlerin önerilerinden anladığımız, Yeni dönemde Osmanlı hanedanlığı ile Hilafeti istemedikleridir.

Bu sorunun cevabını herhalde konunun uzmanı tarihçiler vereceklerdir.

Peki, Albay Rawlinson kimdir?

-“Itilaf Komiseri sıfatıyla Kafkasya ve Doğu Anadolu ‘da faaliyetlerde bulunan Albay Rawlinson bir İngiliz subayıdır. İtilaf Komiseri olmasının yanında, İngiltere’nin Türkiye ve Kafkasya siyasetini yönlendirmek gibi bir misyonu da üstlenmiştir. 1919-1921 yıllarını kapsayan bu dönemde Rawlinson askeri ve siyasi olmak üzere iki misyon üstlenmiş, siyasi misyonu gizli tutulmaya çalışılmıştır. İngiltere’nin TBMM Hükümeti ile uzlaşma çabalarına da müdahil olan Rawlinson, İstanbul’un işgali üzerine gözaltına alınmış 1921 Ekim ayı sonunda Malta Sürgünleri ile mübadele edilerek Türkiye’den ayrılmıştır.” (1)

**

Ve Kazım Karabekir Paşa;

-“Kazım Karabekir Paşa, 2 Mart 1919’da Erzurum’daki 15. Kolordu Komutanlığı’na atanmış ve Eylül 1920’de, 1878’de 93 Harbi sırasında Rus Çarlığına kaybettiğimiz Sarıkamış, Kars, Ardahan, Artvin ve Batum’u kurtarmış, sevilen ve çok değer verilen bir komutandır.”

-Paşa, Kasım 2009’da  yayınlanan günlüklerinde, “Önce İsmet Paşa’ya arkasından da Mustafa Kemal Paşa’ya, İşgal Kuvvetlerine karşı savaşmak üzere Anadolu’ya geçmelerini önerdiği de açıklamıştır.

-Kendisine Mustafa Kemal’i tutukla diyen Genelkurmay’a,

-”Ben ‘İngilizlerin emriyle bir Türk komutanını tutuklama şerefsizliğini gösteremem!’ Diyerek, tüm imkanlarını Mustafa Paşa’nın emrine vermiştir.

**

Ve bu can insanları şükran ve rahmetle anıyoruz…

“Pakistan-Turki zindabad”

Balkan Savaşları sırasında Osmanlı için açılan yardım sandıklarına Pakistanlılar ellerinde ne varsa yetiştirmişlerdir. Prof. Azmi Özcan’ın aktardığı belgeye göre bir İngiliz görevlisinin tuttuğu raporda yardımların nasıl toplandığı şöyle anlatılıyor:

“Herkes elindeki her şeyi Osmanlı’ya yardım için getirip bırakıyordu. Bir ara kalabalık telaşlandı, bir hareketlilik görüldü. Kucağında bebek bulunan fakir bir kadın can havliyle sağa sola koşuşturuyor,

-‘Yok mudur bir hayırsever, Allah rızası için bu çocuğumu satın alsın, bedelini Osmanlı’ya göndereyim’

diyordu. Herkes şaşkın, herkes perişandı. Yürekler parçalanmıştı sanki. Hemderd olmanın bu derecesi mümkün müydü?

Neyse ki bir hayır sahibi kadın adına istediği meblağı yardım sandığına, çocuğu da annesine bıraktı.”

İstanbul’da tam teşekküllü bir hastane kurdukları gibi, okudukları üniversiteleri bırakarak Osmanlı saflarında gönüllü olarak savaşmaya gelen Hintli gençler de vardı.

Birinci Cihan Harbi sırasında İngiliz hükümetinin resmi tarihçisi Theodore Morison’un gözlemleri ise şöyledir:

Peşaver’den Argot’a bütün Müslümanlar Türkiye üzerine yoğunlaşmışlar. Evlerine kapanmış kadınlar bunun için gözyaşı döküyorlar. Artık başka hiçbir şey konuşulmuyor ve düşünülmüyor.“(2)

Kaynakça;

-Hüsamettin Ertürk, İki Devrin Perde Arkası,

-Kazım Karabekir Günlükleri,  I-II cilt. Yapı Kredi Yayımları, 2009 yılı

(1) (http://dergiler.ankara.edu.tr/. Ankara üniversitesi Türk inkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi S 29-30, Mayıs-Kasım 2002, s. 57-73)

(2) http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?t=05.09.2010&y=AbdullahMuradoglu

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*