Romalılardan itibaren batıda özel hayat: Eğitim, Okul, Rüşvet, çalışma ve servet anlayışları (6)

Önceki Yazı
Sonraki Yazı

neden roma-2-

 

Bu bölüm, Roma’da eğitim”e ayrılmıştır.  Yeni doğan çocuklar dünyaya gelir gelmez bir sütanneye emanet edilirdi: Annelerin çocuklarını kendilerinin emzirip büyüttükleri dönem geride kalmıştı…

Romalılar nasıl yaşamışlardır?

Eğitim

Yeni doğan, ister kız ister erkek olsun, dünyaya gelir gelmez bir sütanneye emanet edilirdi: Annelerin çocuklarını kendilerinin emzirip büyüttükleri dönem geride kalmıştı. Ama “sütanne”, meme vermekten çok daha fazlasını yapardı: Küçük erkek çocuklarının eğitimi, ergenlik çağına gelene kadar ona, ayrıca da çocukların iyi bir eğitim almasından sorumlu olan ve (nutritor, tropheus) diye de adlandırılan bir “pedagog”a emanet edilirdi.

Marcus Aurelius’a kendine bakmayı ve Sirk’teki yarışlara merak salmamasını pedagogu öğretmiştir. Çocuklar onlarla birlikte yaşar, gündüz yemeklerini onlarla yer, ancak törensel bir yanı olan akşam yemeklerini ebeveynleri ve onların konuklarıyla birlikte yerlerdi.

Sütanne ve pedagog her zaman çok önemliydi. Marcus Aurelius biyolojik babasından, üvey babasından ve “lala”sından kusursuz bir merhametle söz etmiştir; İmparator Claudius ise sıkça kırbaca başvuran pedagoguna karşı tükenmez bir kin besler.

Bir kız çocuğu evleneceği zaman, gerdek gecesi annesi ile sütannesi beraber, genç damada gidip en son öğütleri verirler. Pedagog, sütanne ve sütkardeş, bir ikinci-aile gibidir; her türlü hoşgörü, hatta dostluğu gösterirler ve dünyanın yasasını yok saymakta özgürdürler. Annesi Agrippina’yı katlederken, Neron’un suçortaklığını “lala”sı yapacaktır;

Bir eğitimin gerçekliği, eğiticilerin kendi öztatminlerinden farklı olabildiğinden, Romalı bir hoca bize değişik bir görüntü vermektedir.

Gerçekten de, mesleğinin gerektirdiği gibi, özel bir ciddiyetle konuşur (Roma’da, filozoflar ve kimi zaman da hatipler toplum içinde ayrı bir yere sahiptirler, konumları biraz bizdeki rahiplere benzer).

Bu hocaya göre, ebeveyninin evinde yetiştirildiğini varsaydığı çocuğa yakın çevresinin verdiği tek şey “rehavet” tir; üstündeki çocuk giysileri yetişkinlerinki kadar şatafatlıdır ve yetişkinler gibi o da tahterevanla yolculuktuk eder; ebeveynler, çocuğun ağzından çıkan en küstahça sözler karşısında bile kendilerinden geçerler; akşam yemeklerinde açık saçık şakalar, hafif şarkılar dinler, evde odalıkların ve oğlanların dolaştığını görür.

Oysa, daha ileride göreceğimiz gibi, Roma’da zihinler dünyanın gidişatını yoz ve bozuk olarak yargılayan bir akıl doktriniyle yoğrulmuştu; öte yandan ahlaklılığın, erdemi sevmek ya da erdemli hayat alışkanlığını edinmekten çok, kötülüğe direnme gücüne sahip olmaktan ibaret olduğu düşünülüyordu; Dolayısıyla bireyin temel taşını direnme gücü oluşturuyordu.

Eğitimin kuramsal hedefi, bireylerin, büyüdüklerinde, zamanın kötülüğü yüzünden her yana yayılmış olan lüks ve yozlaşma mikrobuna direnebilmeleri için, henüz vakit varken karakteri sağlamlaştırmaktı.

Bu biraz, bizlerin,  yeniyetmelere spor yaptırmamıza benzer;  çünkü iyi biliriz ki, ömürlerinin kalan kısmını bir masada oturarak geçireceklerdir.

Oysa uygulamada uyuşukluğun karşıtı, karakterin kaslarını güçlendiren faaliyettir, yani industria’dır, halbuki, uyuşukluk onları zayıflatır; örneğin Tacitus, ‘pleb (Burjuva) kökenli, ama çok eski ve saygın bir aileden gelme” bir senatörden söz eder; bu kişi “enerjiden çok kalenderce şeylerden etkileniyordu, oysa babası onu katı bir şekilde eğitmişti’  Karakteri güçlendirecek olan tek şey, baştançıkarıcı hevesleri dehşete düşüren katılıktır.

Bu yüzden, der Seneca,

-“Ebeveynler, bebeklerin henüz esnek olan karakterini ileride onlara yararlı olacak şeye katlanmaya zorlarlar; istedikleri kadar ağlayıp debelensinler, onları sıkıca kundaklarlar ki, henüz olgunlaşmamış bedenleri dümdüz büyüyecek yerde biçimsizleşmesin! Ardından onlara liberal kültürü aşılarlar ve reddederlerse zorbalığa bile başvururlar.”

Anne gevşekliğin safında yer alırken, bu katılık babanın rolünün parçasıdır; iyi eğitilmiş bir çocuk, babasına sadece “efendim” (domine) diye hitap eder.

Sonradan görmeler bu aristokratik âdeti çabucak taklit ediyorlardı. Ebeveynler ile çocuklar arasındaki mesafe başdöndürücüydü.

Biraz önce andığımız retorik hocası, on yaşındaki çok sevdiği oğlunu kaybetmişti. Yazdığına bakılırsa, bu çocuk babasını, hem sütannelerine hem de onu yetiştirmekte olan yaşlı akrabasına tercih ediyordu; bu oğul, adli belagat konusunda en yüksek kariyere ulaşmaya aday gibi görünüyordu (bu tür belagat sanatı o dönemde, edebi hayatın en göz alıcı, gözde ve faal kısmını oluşturmaktaydı, tıpkı bizdeki tiyatro gibi); babanın herkesin gözü önünde tuttuğu yasın gerekçesi çocuğun işte bu sıradışı yetenekleri idi.

Bilindiği üzere, sözümona analık ya da babalık içgüdüsü, sevgide yeğ tutmaya ilişkin bireysel durumlarla (ki bu durumun, ebeveyn ve çocuk arasında ortaya çıkması, varoluşun rastlantıları sonucu biraraya gelen herhangi iki birey arasında ortaya çıkmasından ne daha az ne daha fazla olasıdır) egemen ahlakın “sürüklediği” ve hiç şüphesiz daha çok karşılaşılan ebeveynlik duygusunu birbirine karıştırır; egemen ahlak, babalara, aile adı ve soy zincirinin yüceliğinin sürdürücüleri olarak, çocuklarını, gereksiz acıma gösterilerine başvurmaksızın sevmelerini öğretiyordu. Ailevi umutların yerle bir olması karşısında gözyaşı dökmek meşruydu. (1)

Devam edecek…

Roma’da Okul, çalışma hayatı, rüşvet…

www.canmehmet.com

Resim: Tarafımızdan düzenlenmiştir.

Kaynak: Özel Hayatın Tarihi C.I: Sahife:29 (Yapı Kredi Yayınları

Konu ile ilgili görüşlerinizi belirtebilirsiniz. Görüşleriniz için tıklayınız

Yorumlar

Yorumlar

Leave a comment

(required)

(required)


SPAM ENGELLEME SORUSU

*